0 ile 1 arasında: The Leftovers ve birisini kaybetmek
Herkesin yapacak bir işi var Yersiz, beceriksiz olan benim. Ben farklı olanım, Çünkü besinim anne sütü
Tao Te Ching, Lao Tzu
Not: Bu yazı diziyle ilgili sürpriz gelişmeleri ele vermektedir.
“Anne, anne, duyuyor musun beni? Duyuyorsan ben buradayım. Elim alnında annem,” diye seslendiğim yaklaşık 30 günün sonunda bunun beyhude olduğunu –geç de olsa– anladım. Belgin duymuyordu hiçbir şeyi, annem nasıl duysun? Bir şey duyulacaksa, önce Belgin duymalıydı, duyarsa o duyardı zaten. Bu yazı Belgin’e yazıldı. Kendisi iyi bir okur olan ve vaktiyle basılan romanımı okuduktan sonra, “İyi bir ilk roman ama eleştirilerim şunlar…” diyerek ayaklarımın yere basmasını sağlayan Belgin’e.
Bir süredir aklımda yalnızca 0’lar ve 1’ler var. Bir de, annem aramızdan ayrıldığından beri, The Leftovers adlı dizi. Tekrar, tekrar ve tekrar. Özellikle de üç bölümü. HBO’da 2014–2017 yılları arasında yayınlanan The Leftovers dizisini, Erich Neumann ve Marion Woodman’ın arketipsel ve bedensel dönüşüm modelleri üzerinden ele alacağım.
Neumann’ın The Origins and History of Consciousness ve The Great Mother kitaplarında tanımladığı kahramanın bilinçdışına iniş, ejderhayla yüzleşme ve yeniden doğuş süreci, dizide Kevin Garvey’nin varoluşsal parçalanma ve bütünleşme hikayesi olarak okunabilir. Buna karşılık, Marion Woodman’ın The Pregnant Virgin’de geliştirdiği dönüşüm anlayışı, ruhsal iyileşmenin yalnızca zihinsel değil bedensel bir yeniden doğuş olduğunu vurgular. Onun için gerçek dönüşüm, bilincin karanlık rahmine inip oradan yeni bir varlık biçimiyle çıkabilmektir. Bu çerçevede Nora Durst’ün hikayesi, kaybın ardından sessizlik, yas ve anlatı aracılığıyla kendi bedeninde yeniden var olmayı öğrenen bir kadının süreci olarak okunabilir. Woodman’ın bakışında Nora’nın yolculuğu, bastırılmış feminenin bedende uyanışıdır: sezgiyle, kederle ve tanıklıkla varlığın yeniden somutlaşması. Dolayısıyla The Leftovers, yalnızca bireysel yasın değil kolektif bilinçdışının iki yönlü bir mitolojik dramatizasyonu gibi geliyor bana: biri eril kahramanın içe dönen yolculuğu, diğeri dişil kahramanın yeniden doğuşu.
Bu yazı, dizinin “International Assassin”, “The Most Powerful Man in the World (and His Identical Twin Brother)” ve “The Book of Nora” bölümlerini bu iki arketipsel hat üzerinden birlikte okumayı amaçlıyor; ölüm, kayıp, kimlik ve anlamın içsel dinamiklerini çözümlemek için. Konuyu tabii ki sana bağlayacağım. Sonuçta seninle olan bağım üzerine de yazılmış bir yazı bu. Hakkını vermeye çalışacağım.
En başta 0’lar ve 1’ler dedim ya, işte The Leftovers, 0 ile 1 arasını anlatıyor.
Neumann’ın bilinç kuramı 0’lar ve 1’ler üzerinden okunabilir. “0” başlangıç durumudur: ayrımın, benliğin, sınırın olmadığı rahimsel bütünlük; yani bilinçdışı. “1” ise bu bütünlükten doğan farkın, ben’in, bilincin sembolüdür. 0 rahimdir, potansiyeldir, ölümle ve dönüşle ilgilidir; 1 penis gibidir, ayırır, biçim verir, yaşamı başlatır. Bilincin doğumu 0’ın içinden bir 1’in yükselmesidir: ego, bütünlüğün içinden ayrılır, kendini dış dünyanın karşısına koyar. Ama Neumann’a göre bu ayrılık nihai değildir; bilinç sürekli olarak 0’a, yani kökensel karanlığa geri çağrılır. 1 ne kadar kendi düzenini kurarsa kursun, anlamını 0’dan alır. Böylece insan psişesi, 0 → 1 → 0 döngüsünde işler: rahimden çıkış, ayrılık, yeniden dönüş. Her doğum bir kopuş, her kopuş bir dönüş arzusu taşır. Bu devinim, hem kozmosun hem bireyin varoluş ritmidir; varlık ile yokluğun, yaşam ile ölümün, bilinç ile bilinçdışının karşıt değil, birbirini tamamlayan iki nabzı.
Marion Woodman’ın dönüşüm anlayışı da iki kutup arasındaki devinime dayanır, ancak bu kez mesele dışsal başarı ya da kimlik değil, ruhun bedende yeniden doğuşudur. Kadın kahraman başlangıçta 0’dadır: içgüdü, sezgi, duygu ve ilişkilenme alanı. Ancak yaşadığı kültür onu 1 olmaya, yani bedenden ve sezgiden kopmuş bir zihin haline zorlar. Akıl, disiplin, üretkenlik ve kontrol bu maskülen dünyanın ölçütleridir. Kadın, hayatta kalmak için kendi bedenini, arzularını ve içsel sesini bastırır; canlı bir varlık olmaktan çok bir işlev haline gelir. Bu kopuş, Woodman’a göre ruhun rahimden değil, kendi bedeninden sürgün edilmesidir. Fakat bu “1” hali sürdürülebilir değildir; içte bir kuruma, bir taşlaşma başlar. Bu noktada kadın, “hamile bakirenin” arketipsel deneyimine girer: görünüşte doğurmamış ama içsel olarak doğuma hazırlanan bir varlık. Bu, ruhun yeniden bedene çağrıldığı eşiği temsil eder. Dönüşüm, kadının bu çağrıya kulak verip bastırılmış feminen bilgeliği, yani bedensel sezgiyi ve duygusal hakikati yeniden sahiplenmesiyle başlar. Artık 0 ya da 1 değildir; ikisinin arasındaki canlı, akışkan titreşimi bedeninde taşır. Gerçek bütünlük, Woodman’a göre, ruhun bedende yer bulduğu bu farkındalık halidir; var olmanın yalnızca düşünmekle değil, hissetmekle, nefes almakla, yaşamakla mümkün olduğunu bilmekle.
The Leftovers tam da bu 0-1 devinimini dramatize ediyor, Belgin. 0: Yokluk. 1: Varlık. 0: Rahim. 1: Penis. 0: Bilinçdışı. 1: Bilinç. 0: Olmamak. 1: Olmak. 0: Ölüm. 1: Kalım.[0] Dizinin bütün yapısı, varlıkla yokluk arasındaki titreşime dayanır: bir anda yüzde ikinin kaybolması, dünyanın 1’den 0’a düşmesidir. Geride kalanlar, bu eksilmeyle birlikte bilinçdışının alanına –anlamın çözüldüğü, sınırların eridiği 0 noktasına– savrulurlar. Kevin’in ölümle yaşam arasında gidip gelmesi, Nora’nın hem “orada” hem “burada” olma hali, bu döngünün kişisel tezahürleridir. Kevin 1’in sembolüdür: var olmaya, anlam kurmaya, düzeni yeniden tesis etmeye çalışan bilinç. Nora ise 0’ın iç sesidir: yokluğu, kaybı, sessizliği taşıyan rahimsel alan. Dizinin sonunda Kevin ve Nora’nın yeniden buluşması, birinin ötekine üstün gelmesi değil, 0 ve 1’in kısa süreli bir dengeye ulaşmasıdır. Hiçbir şey çözülmez, çünkü çözülmemesi gerekir; yaşam bu iki kutbun ritminde sürer. The Leftovers’ta anlam, tam da bu ritmi fark etmekten, varlıkla yokluğun aynı anda nefes alıp verdiğini kabul etmekten doğar.
Sana hayattayken anlatsam diziyi, “aman, ruhum kararıyor benim öyle şeylerden” diyeceğine neredeyse eminim. Haksız da değilsin. Hakikaten ruh karartıcı bir dizi The Leftovers. Ama sanki bazen ruhumuzun kararması gereklidir, biz bundan kaçtıkça kendi kendine daha fena kararacaktır belki, ne dersin? Cevap veremediğin için ben devam ediyorum. Kusuruma bakmayacağını biliyorum. Belgin, temmuz ağustos aylarına yaklaşırken rahatsızlandın. Seni 13 Eylül 2025’te kaybettik. Yokluğuna alışamadık diyeceğim ama bence asıl sorun başka yerde. Biz senin varlığına alışamadık. İlla bir evlat, eş ya da anne olmak zorundaydın. Senin Belgin varlığını kabullenemedik, senin kabullenmene hiç izin vermedik. Biz senin varlığına alışamadıkça, sen de bu dünyanın varlığına alışamaz oldun. Haklısın. Haklısın. Haklısın.
Damon Lindelof ve Tom Perrotta’nın yarattığı The Leftovers, dünya nüfusunun yüzde ikisinin bir anda ortadan kaybolduğu bir olayın ardından insanların hayatta kalma, anlam bulma ve inançla hesaplaşma çabasını anlatır. Dizi, felaketin kendisini değil, geride kalanların varoluşsal boşluğunu merkeze alır. Gerçeğin açıklanmadığı, yasın bitmediği bir evrende geçer; kaybın yarattığı sessizlik, karakterlerin iç dünyasında yankılanan temel gerçektir. Ve bu sessizliğin merkezinde Kevin Garvey ve Nora Durst vardır. Kevin, kasabanın polis şefi olarak görünürde düzeni sağlamaya çalışan, ama iç dünyasında sürekli bir dağılma yaşayan bir adamdır. Normal görünme çabası, bastırılmış suçluluk ve delilikle iç içe geçer. Nora ise felaket sırasında kocası ve iki çocuğunu kaybetmiş bir kadındır. Mantığı, inancı ve bedeni arasında denge kurmaya çalışırken yaşama sebebini yitirir. Bu iki karakterin ilişkisi, dizinin en insani, en kırılgan hattıdır: her biri ötekinin kaybında kendi yokluğunu görür.
Senin yoğun bakımda olman, yani aramızdan kademe kademe ayrılman Belgin, belki 1,5 ay sürdü ama bunun daha uzun bir süreç olduğunu bence ikimiz de biliyoruz. Sen bir süredir bu dünyadan bilincini çekmeye karar vermiştin. Bilinçli bir tercih miydi bu, bilmiyorum. Onu işin uzmanlarına bırakıyorum. Ama bildiğim şey şu: 1’den yavaş yavaş 0’a kaymaya başladın. Her yakışında, her yudumunda, 0’a daha da yaklaştın. Ve en sonunda geldiğin 0’a döndün. Biziyse kendi elimizle dikeltip asla bırakamadığımız 1’lerimizle bıraktın.
The Leftovers’ın en metafizik katmanını açan üç bölüm – International Assassin” [Uluslararası Suikastçı], “The Most Powerful Man in the World (and His Identical Twin Brother)” [Dünyanın En Güçlü Adamı (ve Onun İkiz Kardeşi)] ve “The Book of Nora” [Nora Kitabı] – bu içsel yolculuğun somutlaşmış halidir. Ölümle yaşam arasındaki sınırlar bu bölümlerde silinir, gerçekliğin biçimi değişir, karakterler kendi bilinçdışıyla yüzleşir. 0 ile 1 arasındaki o titreşim, yani varlıkla yokluk arasındaki akım, bu bölümlerde görünür olur. The Leftovers’ın evreninde hiçbir şey sabit değildir; her şey bir anda 0’a, yani yokluğa, sonra yeniden 1’e, varlığa döner. Bu üç bölüm dizinin omurgasını oluşturur: birincisi ölümle ilk karşılaşmadır, ikincisi kimliğin bölünmesidir, üçüncüsü ise kaybın kabulüdür. Ya da başka bir deyişle, 0’dan 1’e, sonra yeniden 0’a dönüşün üç ayrı fazı.
Kevin bir tür “zehir” içtikten sonra kendini bir otelde bulur; “Uluslararası Suikastçı” bu anla başlar. Otel, ölüm ve yaşam arasındaki bir geçiş alanıdır; 0 ve 1’in aynı anda yanıp söndüğü bir ara bölge. Kevin’e verilen görev, Patti Levin adlı kadını öldürmektir. Bir suikastçı kimliğiyle hareket eder, katman katman ilerler ve sonunda Patti’yi bir kuyuda boğar. Ancak bu ölüm bir son değil, sistemin kendi sıfırına, yani başlangıcına geri dönmesidir. Otel, bilinçdışının mimarisi gibidir; her oda bastırılmış bir korkuya açılır. Kevin’in Patti’yi öldürmesi, 1’in 0’a dönerek kendini sıfırlamasıdır: geçmişi bastırmak değil, onunla birleşmek. Bölüm, Neumann’ın ejderha savaşına benzer bir dönüşüm sunar: ego, kendini kurtarmak için bilinçdışına iner, karanlığıyla yüzleşir, sonra yeniden “oluş”un akımına katılır. Kahraman mitinin dışsal değil, içsel, sayısal bir versiyonudur bu. 0’ın içinden doğan 1, sonra tekrar 0’a karışır.
Sen yoğun bakımdayken, temmuzdan ağustosa, günler boyunca, The Editors’ın “Smokers Outside the Hospital Doors” şarkısını dinledim Belgin, kendim de sigara üstüne sigara yakarak, yalan yok. Artık hem dinlemek istiyorum hem de istemiyorum o şarkıyı. Dinlerken sen en sonunda iyileşecekmişsin gibi geliyor. Bittiğinde de iyileşemediğini hatırlıyorum. Elvis Perkins’in “While You Were Sleeping” şarkısı daha iyi geliyor o zaman.
“Dünyanın En Güçlü Adamı” bölümünde Kevin aynı otel dünyasına döner, bu kez Amerika Başkanı’dır. Karşısında kendi ikizi –yani gölgesi– vardır. Nükleer bir savaşı önlemekle görevlidir, ancak görev mantıksızdır. Bu kez 1 kendi kopyasını üretmiştir; sistem anlamını kaybetmiştir. Kimliğini doğrulamak için penisini göstermesi gereken sahne, Neumann’ın ejderha mitinin grotesk bir parodisi gibidir. Kahraman ego, kimliğini fallik bir sembolle kanıtlamaya çalışırken aslında kendi sınırını ifşa eder. Neumann’a göre kahraman bilinç, kendini “yaratıcı baba” olarak mutlaklaştırdığında, kendi karanlık kökenini, yani rahimsel 0’ı inkar eder. Fallus burada yaratıcı gücün değil, bilincin kendi simgesine hapsoluşunun işaretidir. 1, biçim verme gücüne tapan bir Tanrıya dönüşür; oysa kurtuluş, yeniden 0’a, rahimsel, bütünsel varoluşa dönmekle mümkündür. Kevin’in yolculuğu artık kahramanlığın değil, sembolik bir kastrasyonun, yani maskülen kontrolün çözülüp teslimiyete evrilmesinin hikayesidir.
Ve yine sen yoğun bakımdayken, Belgin, Infinite Jest’in sonunu çevirdim bir ay boyunca saatlerce ve o canım, canım, canım Don Gately de tıpkı senin gibi yoğun bakımdan çıkmaya çalışıyordu ve ağzında bir tüp vardı ve çıkamıyordu ve hastanedekilere bağımlılık yapıcı ağır narkotiklerden yeniden bağımlı olur diye kendisine vermemelerini söylemeye çalışıyordu ama söyleyip söyleyemediği ya da söylediyse de karşısındaki doktorların hemşirelerin onu anlayıp anlamadığı şüpheliydi ve ben böyle böyle sayfalarca yoğun bakımdan hastanelerce yoğun bakım arasında gidip geliyordum ve bu akıl almaz bir deneyimdi. Zihnimin uçurumlarının diplerindeki minik tapınaklara rölyef rölyef kazınmış durumda her bir gün, her bir sayfa. (Bu arada çeviri bitti ve Don Gately ile bir şekilde iyi anlaşacağınızı biliyorum.)
The Leftovers’ın son bölümü, “Nora Kitabı”, dizinin merkezine geri döner ama ton artık daha sessizdir. Nora, ortadan kaybolanlara ulaşmayı vaat eden bir makineye girer. Ardından yıllar sonra Avustralya’da, “Sarah” adıyla, kuşlarla dolu bir evde yaşamaktadır. Eski hayatından kopmuş, konuşmamayı seçmiştir. Kevin onu bulur; aralarında geçen konuşmada Nora, başka bir dünyaya gittiğini, orada ailesini gördüğünü ve onları mutlu görünce geri döndüğünü anlatır. Hikâyenin doğru olup olmadığı belirsizdir, ama dizinin cevabı zaten burada yatar: önemli olan olanın ne olduğu değil, onun anlatılabilmesidir. Nora artık bir “1” olmaya, kendini akılla, kontrolle ya da açıklamayla var etmeye çalışmaz; kendi sessizliğinde 0’ın dinginliğini bulur.
Bu dönüş, Marion Woodman’ın tanımladığı bedensel farkındalık yolculuğuna denk düşer. Nora’nın “kaybolanlara” girişi, dışsal bir ölüm değil, ruhun kendi bedenine yeniden dönmesidir. Kayıp, artık bir eksiklik değil, içsel bir hamileliktir – görünürde doğurmamış, ama içinde yeni bir anlamı taşıyan bir hal. Woodman’ın “hamile bakire” imgesiyle anlattığı gibi, bu doğum zihinde değil, bedende gerçekleşir. Nora artık yaşamı açıklamaz; onu bedeninde, nefesinde, sessizliğinde hisseder. Kaybı inkar etmeden, onu içinde taşımayı öğrenir. Çünkü gerçekten dönüşen insan, yeniden konuşabilen değil, artık susabildiği halde var olabilendir.
Sen yoğun bakımdayken, Belgin, hastane ziyaret saati gelene kadar sabah erkenden senin o çok sevdiğin Küçükbük koyuna gidiyor, canım hiç istemese de denize giriyor, her bir adımı ayrı bir hüzün, her bir kulacı ayrı bir eza, tuhaf bir şey yaşıyordum dünyanın rahim tezahürlerinde 10-15 dakikalığına. Akşam hastaneden döndükten sonra da aynı şekilde. Herkesin neşeyle koşturduğu, çocukların su kenarında oynadığı, emeklilerin sakince yüzdüğü, senin de en son rahatsızlanmadan bir ay önce Senem’le –iyi ki, iyi ki, iyi ki– girdiğin o denizde açılabildiğim kadar açılıyor, yazlık neşesini olabildiğince geride bırakmaya çalışıyordum ama hatırlarsın, denizde sesler hemen geliverir, senin artık duyamaz olduğumuz o neşeli sesin de açıklarda hep kulaklarımdaydı, Belgin.
The Leftovers’ın bu üç bölümü birbirine ince bir çizgiyle bağlıdır. Kevin’ın inişiyle başlayan yolculuk, gücün illüzyonunun çöküşüyle devam eder ve Nora’nın sessizliğiyle tamamlanır. Dizi, anlam arayışının hiçbir zaman bitmediğini söyler; çünkü 0 ve 1, varlık ve yokluk, bilinç ve bilinçdışı birbirine dönüşmeye devam eder. Ölüm, kayıp ve delilik bir sona değil, başka bir bilince işaret eder. Kevin’ın hikayesi Neumann’ın kahramanın bilinçdışına iniş mitinin içe çevrilmiş halidir; Nora’nınki ise Marion Woodman’ın tarif ettiği bedensel dönüşüm sürecine karşılık gelir. Kevin kendi karanlığında çözülürken, Nora bedensel sessizlikte yeniden doğar. Biri ejderhayla savaşır, diğeri o ejderhanın nefesini içinde duyar. Her ikisi de dış dünyanın açıklamasını değil, iç dünyanın teslimiyetini temsil eder. The Leftovers sonunda ne kurtuluş ne de cevap sunar. Sadece sessizlik kalır geriye. Ve o sessizlikte, 0 ile 1’in birbirine karıştığı, bir bardak çayın buharı kadar süren bir anlayışın sıcak izi.
Ve sen yoğun bakımdayken, Belgin, ve ben günde sadece 10 dakika yanında kalabiliyorken şunları düşünüyordum: tıpkı Kevin gibi sen de bir otelde uyanmaktasın şu anda. Tıpkı Kevin gibi yabancı bir odanın dolabındaki kıyafetlerden bir rol seçmeye çalışıyorsun kendine: evlat-kadın-eş-anne. Sadece kadını seçmeye çalıştığını ama bir anda odayı tuhaf adamların bastığını ve sana zorla evlat, eş ve anne kıyafetleri giydirmeye çalıştıklarını görür gibi oluyorum, seninse onlara (içlerinden biri sanırım benim, Belgin) karşı koyarak ellerinden bir şekilde kurtulduğunu ve kendini koridora attığını. Ama ondan sonrasını kestiremiyorum, Belgin. Korkutuyor devamı beni. Otelin koridorlarının ışıkları önce titreşmeye başlayıp sonra bir yanıp bir sönerken sonra tek tek tamamen sönmeye başlıyor. Sen üstündeki sadece kadın kıyafetinle yine de korkmadan ilerliyorsun o koridorda ama o sırada ben senin için korkuyorum Belgin. Kevin gibi yolunu bulmayı başardığını ummak istiyorum, ama hikâyenin böyle olmayacağını biliyorum. O sırada Nora olsun istiyorum yanında. Hayır, Nora sana göz kulak olsun diye değil. İkiniz birbirinize göz kulak olun diye ve senin de ona söyleyeceğin ve benim asla duyamayacağım şeyler var diye. Nora pek gülmüyor. Senin onu güldüreceğini biliyorum. Varlığının ona iyi geleceğini, onun o demirden iradesinin de sana iyi geleceğini, seni 0’dan 1’e, minicik bir ihtimal de olsa, getirebileceğini. Olmuyor ama. Olsun. Ne yapalım. Bu yolculuk senin yolculuğundu ve senden başka kimse de yapamazdı bunu.
Çünkü yoğun bakımda olmadığın 68 yıl boyunca bir kadın olarak doğdun, evlat oldun, öğrenci oldun, kimya mühendisi oldun, eş oldun, yıllarca çalıştın, anne oldun ve en son da babaanne oldun. Senin sen olduğun, en sen olduğun yılların maalesef benim gelişimden önceydi bence. Üniversite yıllarında, iş hayatının ilk yıllarında seni tanımayı çok isterdim. Ama seni o dönem tanımış olan arkadaşlarından, Zehralar, Ayseller, Gülşenlerden, daha sonra seni tanıyanlardan, Laleler, Birsenler, Ruhsarlar, Serpiller ve daha pek çok kişiden anlıyorum, biliyorum, orada bir Belgin vardı ve son ana kadar da var olmaya devam etti.
Belgin, o hayati ameliyata girmeden önce, seninle karşılıklı olarak son bilinçli konuşmamızı yaptık. Bir bardak su istedin benden, çok gergindin, gözlerinde korku vardı ve ben içim parçalansa da yasak olduğu için o bir bardak suyu sana veremedim. “Bir çöldeyiz şu anda anneciğim,” dedim sana, “hep beraber bir vahaya varmaya çalışıyoruz. Oraya varınca rahatlayacağız, suyumuzu beraber içeceğiz.” Gözünle peki yaptın, hafifçe gülümsedin, bir parça da sakinledin sanki. Birbirimize son bakışlarımız böyle oldu, omzuna dokundum, sonra da aldılar seni. Ve sen de o yoğun bakımdan, o derin uykudan bir daha çıkamadın.
Belgin, 0’a doğru dalışından çıkmaya çalışırken, 1’e son gücünle varmaya çalışırken Cem yanındaydı o gece. Senden duyduğu üç kelimeden ikisi: “Baba.” “Anne.” Artık yoğun bakımda değilsin. Artık 0 noktasındasın. Başka 0 noktasında olanlarla beraber. Rıdvan ve Firuzan da dahil.
Tek temennim, oğlun olmasam da, tanışsak, sanki beni seveceğindir. Annem olmasan da seni tanısaydım, Belgin Teyze olarak bilseydim seni, çok seveceğime, iki kahve birer sigara ile Boğaz’a karşı kahkahalar atacağımıza eminim. Belki yarın bir gün, birtakım 0’ların 1’lerinde karşılaşır, Batman’in sonundaki gibi bir kafede bambaşka rollerde birbirimizi görür, usulca bir gülümsemeyle başlarımızı hafifçe sallar ve hayatlarımıza devam ederiz.
The Leftovers’la başlamıştık. Onunla bitirelim.
Dizinin finalinde, yani “Nora Kitabı” bölümünde, Nora’nın yıllar sonra Avustralya’da (namıdiğer down under’da) “Sarah” adıyla tek başına yaşadığını görürüz. Kevin yıllar sonra onu bulur; uzun bir sessizlikten sonra Nora ona yaşadıklarını anlatır. Makineye girdiğinde gerçekten başka bir yere – Departure’ın tersi bir dünyaya – geçtiğini söyler. O dünyada, yüzde iki değil, yüzde doksan sekiz kaybolmuştur. Onlar değil, biz kaybolmuşuzdur.
O yüzden, benim 0’ımın başkasının 1’i olabileceğinin bir süredir farkındayım. Belki sen de bir başka bir 1’desin. Bir başkalarının 1’lerindesin. Belki de değilsin. Belki de senin olduğun ve bizim olmadığımız bir yerdesin. Denizden yeni çıkmış, içinde anlamlandıramadığın ama artık yakıcılığını çoktan kaybetmiş bir sızı, çok dinlenmiş hissediyorsun. Yanındaki şezlongda o çok sevdiğin Türk kahven. Uzaklardan bir yerlerden belli belirsiz seslendiklerini duyuyorsun sana insanların.
Ne diyorlar, anlamıyorsun. Sesler dalgaların hışırtısında kayboluyor. Pek de umurunda değil zaten. Olmasın da. Çünkü bütün bunların hiçbiri o kadar da önemli değil be, Belgin. Önemli olan şu: Kevin, dünyanın en güçlü adamı mıydı, bilmiyorum. Ama sen dünyanın en güçlü kadınlarından biriydin. Sadece bilincinin değil, bilinçdışının da son damlasına kadar herkese sevgi, izan, coşku ve güç verdin, vermeye de devam ediyorsun. Senin 0 halin, dünyanın bütün 1’lerinden... Elveda Belgin. Huzur içinde, anneciğim.[1]
Kaynaklar
- Lao Tzu, Tao Te Ching, çev. Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2018.
- Erich Neumann, The Origins and History of Consciousness, Princeton University Press, 1954.
- Marion Woodman, The Pregnant Virgin: A Process of Psychological Transformation (Toronto: Inner City Books, 1985)
- Editors, Smokers Outside the Hospital Doors, An End Has a Start, Kitchenware Records, 2007.
- Elvis Perkins, Ash Wednesday, XL Recordings, 2007.
[0] Buradaki “0” ve “1” atamaları biyolojik ya da toplumsal cinsiyet farkına değil, simgesel düzlemdeki yaratıcı karşıtlıklara işaret eder. “Rahim” ve “penis” sözcükleri, Neumann’ın The Origins and History of Consciousness’ta ve Woodman’ın The Pregnant Virgin’da tanımladığı psişik kutupların – içe dönük, kapsayıcı, potansiyel olan (0) ile dışa dönük, biçim veren, eyleme geçen (1) – arketipsel temsilleridir. Bu bağlamda rahim, “kadın”ı; penis ise “erkek”i temsil etmez. Her iki ilke de her insanda, her bilinçte bulunur. 0, potansiyel bütünlüğün alanı; 1, o bütünlükten doğan farkın bilince yükselişidir. Bu devinim, eril/dişil, yokluk/varlık ya da bilinç/bilinçdışı arasında bir üstünlük değil, karşılıklı bağımlılık ilişkisidir. Metin boyunca kullanılan bu simgeler, cinsiyetlendirilmiş organların değil, yaratıcı enerjinin iki yönünün (doğuran ve biçim veren) sembolik adlandırmalarıdır. Dolayısıyla 0 ve 1 arasındaki ilişki, iktidar değil, döngüsel bütünlük ilişkisidir.
[1]

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()