2000’ler nostaljisinin zamanı geldi mi?

2000’ler nostaljisinin zamanı geldi mi?
SIX FEET UNDER (2001-2005).

Netflix’in 2023 yapımı dizisi Beef’i izliyorum. Trafikte başlayan, birtakım kişisel, toplumsal, sınıfsal dertlerle katmerlenen bir kavgayı anlatıyor. İki kişi birbirine giderek daha da kuruluyor, kuruldukça diğerinin hayatına daha da dahil oluyor, dahil oldukça kendi hayatının dizginlerini daha da kaybediyor. İlk bölümün sonunda biri diğerinin evine giriyor, tuvaletin her yerine güzelce çişini yapıp kaçıyor. Kaçarken yüzünde muzip bir ifade, arka planda tanıdık bir melodi: "The Reason" – Hoobastank. Tamam da 2023’te geçen bir hikaye bu. 2004’te çıkmış şarkının ne işi var?

Malum, popüler kültür bu, yakaladı mı bırakmıyor. Benzer örnekleri 2023 yapımı anaakım filmlerde de görüyoruz. Saltburn’ün başkarakteri Sophie Ellis-Bextor – "Murder on the Dance Floor"la (2001) dans ediyor, Anyone But You’nun esas oğlanı Natasha Bedingfield – "Unwritten" (2004) için sinirlerimi yatıştıran şarkıdır diyor. Yoksa sonunda o günler mi geliyor? Kendine vaat edileni bulamamanın hayal kırıklığını yaşayan neslimiz[i] için yeni bir nostalji egzersizi mi doğuyor? Gündelik sohbetlerden sosyal medya paylaşımlarına, Ekşi Sözlük başlıklarından postmodern "ölülü dergilere"[ii] kadar sızmış "90’larda çocuk olmak", "90’lar Türkçe pop", "old laik days"[iii] diyaloglarının[iv] şimdilik damga vurduğu kolektif hatırlama ritüelimize yeni bir halka mı ekleniyor?

Koray Kırmızısakal, Gaye Su Akyol’un İstikrarlı Hayal Hakikattir albümüyle ilgili yazdığı "İstikrarlı Nostalji Kapitalist Gerçekçiliktir" yazısında –Fredric Jameson’a referansla– postmoderniteye özgü bir "nostalji modu" ya da "tarzından" bahsediyor. Jameson’a göre bu tür bir nostaljinin derdi geçmişi temsil etmek değil, geçmişin nesnelerini, duygularını yeniden icat etmeye çalışmak. "Nostalji modu böylece şimdiki zamanı sömürür," diyor Kırmızısakal: "Bu nedenle kültür, anakronizmlerle bezelidir. Zaman çığrından çıkmıştır." Beef’in ilk bölümünün sonunda çalan 2004 yapımı "The Reason"ı hatırlıyoruz: "Mükemmel biri değilim, keşke yapmasaydım[v] dediğim pek çok şey var."

İzlemediyseniz bile sosyal medyada denk gelmişsinizdir, 2000’lerin en meşhur dizilerinden Six Feet Under’ın son bölümünde bir sahne var, karakterlerden biri diğerine "Bu ânın fotoğrafını çekemezsin, geçip gitti bile,"[vi] diyor. Nostaljinin iddiası ise tam tersi, geçmişteki pek çok ânı doğrudan yakalamayı, paketleyip teslim etmeyi kapsıyor. Zaten kültür teorisyeni Svetlana Boym da çağdaş nostaljinin "geçmiş hakkında olmaktan çok yitip giden şimdi hakkında" olduğunu söylüyor. Başka bir deyişle, aslında orada olmayan bir şeye hasret duyuyoruz. Nostaljik duygularla andığımız o geçmişe dönmek mümkün değil, çünkü öyle bir geçmiş hiçbir zaman var olmamış[vii]. Tabii "o ânın" geçip gittiğini hatırlatan sahneler bile nostaljiye konu olabilirken ("Six Feet Under’ın o sahnesi ne güzeldi, değil mi, her izlediğimde gözlerim doluyor"), hayatın o anlarının geçip gidebileceği kimsenin aklına gelmiyor.

Şüphesiz, her kuşak kendi nostaljisini yaşıyor, yaşayacak. Lafa 90’larla girdik, ama 70’lerle, 80’lerle ilgili nostaljik çıkışlar da yaygın. Bu dönemlerin de modasından, müziğinden, sinemasından, yaşam tarzından, toplumsal hareketlerinden bahseden birileri illaki çıkıyor. Ama madem lafa 90’larla girdik, bu dönemin özellikle Batı dünyası için ne anlama geldiğini, yani neden nostaljiye değer bulunabileceğini hatırlayalım. Prof. Dr. Hakan Yılmaz, Socrates’in Ağustos 2020 sayısında verdiği röportajda, Amerika’nın 1990’larını şöyle anlatıyordu: "O dönem şöyle bir riya yaşanıyordu: Sovyetler Birliği yıkıldı, neoliberal hakimiyet kuruldu, 'Vur patlasın çal oynasın' hissiyatıyla herkes sadece tüketiyordu. Hiçlik hakimdi. Seinfeld gibi işte, neydi sloganı, hiçlik üzerine bir dizi. O ona bunu dedi, şu şuna bir şey dedi, sandviçin içinden şöyle bir şey çıktı, hadi gidelim hesap soralım… Böyle boş işlere indirgenen bir hayat kültürü. Muzafferane bir yaklaşımın peşinden geliyordu bu, 'Biz kazandık, dünya artık böyle dönecek' yaklaşımı…"[viii] Buna karşılık Ekşi Sözlük’teki "00'lı yılların 90'lar gibi efsaneleşmeme sebebi" başlığına bakarsak, küresel çapta[ix] bir açıklama olarak yine nostaljik çıkarımlara ("İnternet çıktı [yaygınlaştı], mertlik bozuldu,") rastlıyoruz. Bu çıkarım, son yirmi yılda her şeyin fazla hızlandığı, internetin nostalji beslenebilecek somut bir nesne ya da kültür yaratmadığı, hiçbir zaman da yaratamayacağı fikrine yaslanıyor. Her şeyin fazla hızlandığı doğru, ama internet kendi nesnelerini, kültürünü çoktan yarattı.[x]

Boym’un çok sevdiği bir diğer meseleye referansla konuşmak gerekirse, nostaljiyle kurduğumuz ilişkinin hafızayla, hafızamızın güvenilmezliğiyle de ilgisi olabilir. En sevdiğim podcastlerden Dead Eyes’ın üçüncü bölümünde[xi], programın sunucusu – ve başkarakteri – Connor Ratliff, hafızayı Wikipedia sayfalarına benzetiyor. Hafızanızı arada ziyaret ediyor, bazen bazı bilgiler ediniyor, bazen de farkında bile olmadan birtakım düzenlemeler yapıyorsunuz. Hatta sizin hafıza sayfanıza başkalarının da erişimi var, onlar da diledikleri gibi düzenleyebiliyor. Bilgi elde etmenin kolay bir yolu olduğu kesin, ama güvenilirliği şüpheli. Tıpkı Wikipedia gibi.

Beef’in üçüncü bölümünde Incubus’tan "Drive"la[xii] karşılaşıyoruz. Hayatın direksiyonlarını eline almak metaforu üzerinden korkuya kapılmadan harekete geçmeyi telkin eden şarkının nakaratı şöyle: "Gelecek ne getirirse getirsin, orada olacağım / Gözlerimi dört açacak, onu bağrıma basacağım." Bu konuda çok daha karamsar bir bakış açısına sahip Tracy Chapman – "Fast Car"ın bu yılki Grammy Ödül Töreni’nden sonra tekrar büyük bir üne kavuşmasını da buradan okuyabiliriz. O zaman bir de "Fast Car"ın nakaratına bakalım, zira o da bir araba yolculuğundan bahsediyor, daha doğrusu kahramanımızı uzaklara götürecek bir araba yolculuğunun hayalini kuruyor: "Hatırlıyorum, yoldaydık, arabanla yoldaydık / O kadar hızlı gidiyorduk ki sarhoş gibiydim / Kentin ışıkları önümüze serilmişti / Kolun omzumu sarmıştı, iyi geliyordu / Ben de oraya ait hissediyordum / Sanki biri olabilirmişim, biri olabilirmişim, biri olabilirmişim gibi geliyordu." Şimdi de "Fast Car"dan bahseden bir Twitter kullanıcısına kulak verelim: "Nesiller boyu süren yoksulluğu anlatan bir şarkı insanlara hiç olmadığı kadar tanıdık geliyor. Neden acaba?"[xiii] Gerçekten de bugün "geleceği heyecanla bekliyorum" mesajlarındansa "beni buradan alın, nereye götürürseniz götürün" yakarışlarının daha çok karşılık bulması şaşırtıcı olmasa gerek.[xiv]

Beef’in ilk sezonu boyunca Bush, Christina Aguilera, Kelly Clarkson, Smashing Pumpkins ve Tori Amos gibi pek çok ismin 1990’ların sonu ya da 2000’lerin başında yayımladıkları şarkıları duymak mümkün. Dizinin yaratıcısı Lee Sung Jin ve başrol oyuncusu Steven Yeun’a sorarsanız, şarkı kullanımlarıyla ilgili tematik okumalar yaptıklarını, bu okumaları dizinin ele aldığı meseleler ya da karakterlerin ruh hâlleriyle bağdaştırdıklarını görüyorsunuz, ama mesele dönüp dolaşıp Lee’nin şu sözlerine bağlanıyor: "Beni bu şarkılar büyüttü. (…) Ergenliğimin, lise ve üniversite yıllarımın melodilerine başvurmak mantıklı geldi."

Bu yazıyı yazarken e-posta kutuma bir Adidas reklamı düşüyor. Başlığı "2000’s Running: Reborn" [2000’lerin Koşu Modası: Geri Döndü].[xv] Çok alametler belirdi demeden edemiyorum. Yok yok, galiba gerçekten geliyoruz.[xvi]


[i] Şahsen Y jenerasyonunu tam ortadan yakaladım. Bu da 1990’larda çocuk, 2000’lerde ergendim demek oluyor.
[ii] Hasan Cömert’in "Ölüleri Neden Sık Hatırlar Olduk?" başlıklı güzel bir yazısı vardı. Bir zamanlar buradan erişilebiliyordu, artık Evrensel Kültür olmadığı için yazıyı da tekrar bulamadım. Ölülü dergi ifadesi de sanki bir Umut Sarıkaya karikatüründe geçiyordu, ama onu da bulamadım. İnternette bir şey bulamamak can sıkıcı, insana beceriksiz hissettiriyor. Yazıyı buraya kadar okuyan varsa, bir yerlere "İnternette aradığını bulamayanlar vardır!" yazsın, yalnız olmadığımı anlayayım.
[iii] Burada yıl belirtilmiyor ama 2002 öncesinin ima edildiği aşikar.
[iv] Bu tür nostaljik çıkışlara karşı 1990’ların aslında –özellikle belli kesimler için– çok da matah olmadığını bir kez daha hatırlatmak boynumuzun borcu. Zaman zaman şaka yapmak maksadıyla böyle bir üsluba başvuracaksak da bu yazının esas meselesi aynı nostaljik hislerin 2000’lere karşı da beslenebileceğini iddia etmek değil. Aksine, bu hislerin ardındaki nedenlere dair kafa yormayı hedefliyoruz. Bu yüzden meselenin bu sonnota konu olan kısmıyla ilgili ayrıntılara değinmeyeceğiz.
[v] Röportajlarda ünlülere ne zaman "En büyük pişmanlığın nedir?" diye sorulsa, cevap hep "Benim keşkelerim yoktur," oluyor. Kişisel gelişim jargonuyla bezenmiş bu cevap, yazıda birazdan değineceğimiz geçmişin hep tozpembe görünmesi meselesine de örnek teşkil ediyor. Böylelikle biz de daha bahsetmediğimiz bir şeye referans verdik. Anakronizmse anakronizm, haydi bakalım.
[vi] Bu söz genellikle carpe diem –ya da 1999 çıkışlı bir Duman parçasının dediği gibi "Hayatı Yaşa"– mesajı üzerinden okunuyor. Aslında zamanın ruhunu, zeitgeist’ı yakalama derdindeki sanatçılar ya da sanat eserlerini hatırlatan, onlara bu çabanın fuzuli olabileceğini fısıldayan bir yanı da var. 2012’de yayımlanmaya başlayan Girls dizisinin ilk bölümünde, yazar olmaya heves eden Hannah’nın ailesine söylediği gibi: "Bence bizim neslin sesi olabilirim. Herhangi bir neslin seslerinden biri de olabilirim."
[vii] "Take Two" adlı YouTube kanalında yayımlanan "The Violent Meaning of You Were Never Really Here" [Hiçbir Zaman Burada Değildin’in Vahşetindeki Anlam] videosunda, Lynne Ramsay’nin Hiçbir Zaman Burada Değildin diye Türkçeleştirilen 2017 yapımı filmiyle ilgili şunlar söyleniyor: "Ramsay, iyileşme yolundaysak, hayattaki amacımızı aramanın ne kadar önemli olduğuna dair güçlü bir mesaj veriyor. Nitekim amacımız yoksa, hiçbir zaman var olmamış gibiyizdir." Nostaljinin icat ettiği geçmiş, buradaki varoluşçu anlayıştan farklı bir bağlama oturuyor.
[viii] 11 Eylül saldırısıyla başlayan, paranoya, gözetim, Ortadoğu’daki militarist politikalarla devam eden, 2008 ekonomik krizle de kapanan 2000’lerle kıyaslarsanız, elbette 1990’ları hatırlamak istersiniz. Hayır, 2000’ler berbattı, 90’larda hiç sorun yoktu demiyorum, lütfen tekrar okuyun.
[ix] Aynı Ekşi Sözlük başlığında Türkiye’deki 2000’ler nostaljisi eksikliği, AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle açıklanıyor. Bu daha makul geldi. 90’lar nostaljisini en yüksek perdeden yapanlarla 3 Kasım 2002’den önce Türkiye’de hiçbir sorun yokmuş gibi davrananların birebir aynı kişiler olduğuna eminim, ama kanıtlayamam.
[x] ICQ’nun kimlik numarasını, MSN Messenger’ın – ekran titretmek (?), dinlediğin müziği paylaşmak, durum bildiriminden şifreli mesajlar göndermek gibi – çeşitli kullanımlarını, Napster, Winamp ya da Kazaa’dan müzik dinlediğimiz zamanları anmıyor muyuz? Kültürün farklı tanımlarını hatırlayalım mı? Esas bir Grafi2000 vardı, onu hatırlar mısınız?
[xi] Podcastin konusunu şurada özetlemiştim.
[xii] Şarkı Ekim 1999’da çıktığı için 2000’ler nostaljisiyle ilgili bir yazıda yer vermeme müsaade edeceğinizi umuyorum. İki ay için birbirimizi kırmayalım.
[xiii] Ekim 2022’de Giorgia Meloni İtalya’da iktidara geldiğinde, liberal Batı medyası "Meydan (kamusal alan da diyebiliriz) neden aşırı sağa kaldı?" minvalinde sorgulamalara başlamıştı. Aslında 2000’lerin başının bu tartışmayla bağdaşan bir yanı da var. Yeni milenyum, Rage Against the Machine, Green Day, System of a Down gibi gruplar, Matrix gibi bir fenomenler aracılığıyla sistem karşıtı mesajların anaakımlaşmasını da müjdeliyordu. Popüler kültür ürünleri bu mesajları fazla basitleştiriyor, metalaştırıyor muydu, evet. Ama oradalardı, en yüksek perdeden dillendiriliyorlardı. Nitekim günümüz ana akımında benzer bir söylemin meta olarak bile var olmadığını görüyoruz. Matrix bile döndü dolaştı, ikiliklere hapsolmamamız gerektiğini söyleyerek kimlik tartışmasına hapsoldu. Ana akımda "Eat the Rich" [Zenginleri Yiyin] çağrıları yaygın, ama zenginler denerek savrulan okun nereye yöneldiği meçhul.
[xiv] Mesela siz bu paragrafı okurken, Dünya’nın bir yerinde bir özel sektör yöneticisi, iş yaptırmak istediği insana "Yalnız hiç bütçemiz yok, ne yapabiliriz?" diye sordu.
[xv] Hatırlayalım: "Postmoderniteye ait olan 'nostalji modu' ya da 'tarzı', geçmişi hiçbir zaman temsil etmeye yeltenmez, aksine eski bir dönemin nesnelerini, duygu yapılarını yeniden icat etmeye çalışmaktadır."
[xvi] Kültür ürünlerini kenara bırakırsak, 2000’ler nostaljisi deyince ilk anda aklıma gelenler Türkiye’nin sportif başarıları (Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanması, basketbolda Avrupa Şampiyonası ikinciliği, 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü), bir de Biri Bizi Gözetliyor. Bunların hepsi beni farklı açılardan çok mutlu etti. Birini izledikten sonra kokoreç yemeye gittim. Birini okulun fen laboratuvarında, birini canlı izledim. Birini ise gerektiğinden fazla ciddiye alıyordum. Hangisinin hangisi olduğunu değerli okurların takdirine bırakıyorum. Bir de sanıyorum bu nostalji egzersiziyle "Ümitsiz derecede nostaljik bir yabancı olmadığınız takdirde, pop kültür dışında bir şeyi özlemeniz mümkün bile değildir," diyen Svetlana Boym’u bir kez daha haklı çıkarıyoruz.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.