30 yıl sonra hâlâ fazlasıyla yorucu: “Katil Doğanlar”
Oliver Stone’un Katil Doğanlar (Natural Born Killers) filmi, ABD’nin kurak güneybatısından birbirinden kopuk, bazen kırmızıya çalan, grenli, siyah beyaz görüntülerle başlar. Kartallar, çıngıraklı yılanlar ve Amerika’nın çöküşünün en klişe sembollerinden paslı bir lokanta tabelası bir görünür, bir kaybolur. Hızla değiştirilen televizyon kanalları Richard Nixon ile Leave It to Beaver dizisini yan yana getirir, eğik kamera açıları ve sıcak beyaz tepe ışıklarıyla tanınan görüntü yönetmeni Robert Richardson’ın bir tahterevalliyle çalıştığını düşündürür. Bütün bu saçmalığın üstüne Leonard Cohen’in “Waiting for the Miracle” şarkısı yerleştirilmiştir: Hayatınızın en uzun iki saatine hoş geldiniz.
Katil Doğanlar, 30 yıl önce gösterime girdiğinde, kesip biçerek parçalarına ayırmayı vaat ettiği kültürel fırtınayı kendisine çekebilmek için üstünkörü kalibre edilmiş bir tartışma mıknatısıydı. Filmi şiddet içeren, medya güdümlü fiyaskoların hızlı geçişlerle sunulduğu montajlardan birine yerleştirmenin yolunu bulsaydı, Oliver Stone hiç düşünmeden bunu yapardı. ABD’nin en inceliksiz yönetmeninin eline doğası gereği böylesine yanıcı bir malzeme vermek, kundakçının tekine TNT zulası hediye etmekten farksızdır. Oliver Stone kamuoyundan istediği tepkileri aldı, film hakkında bolca eleştiri de yazıldı, filmden esinlenen silahlı saldırılar olmadı. Şiddet, medya ve şöhret meselelerinde hep aynı amaca hizmet eden görsel efektler yağmuru, filmi neredeyse izlenemez hale getirdi.
Özgün senaryonun yazarı genç Quentin Tarantino, filmi bizzat yönetebileceği mütevazı bütçeyi elde etmiş olsaydı Katil Doğanlar’ın neye benzeyeceğini tahmin etmek kolay değil. O filmin de tartışmalara yol açacağına şüphe yok ama Tarantino'nun uzun planları tercih etmesi ve açık siyasi mesajlardan kaçınması nedeniyle çok daha farklı bir yöne evrilebilirdi. Oliver Stone, David Veloz ve Richard Rutowski kendi senaryo taslaklarını hazırladıklarında Tarantino’nun sesi o kadar kısılmıştı ki jenerikte yalnızca hikayenin yazarı olarak görünüyordu. Tarantino da filmi beğenmediğini ifade etmekten yıllarca hiç çekinmedi. Açılış sahnesinde lokantada ne sipariş edeceğini düşünen ana karakterin birkaç sözü haricinde (“Şu limonlu turtayı bir deneyelim bakalım”) Tarantino’nun diyaloglarına has nüktedanlık ve canlılık senaryodan bütünüyle temizlenmişti.
Bu açılış sekansı, daha sonra göreceğimiz birçok benzer sahnenin zeminini hazırlar: Mickey (Woody Harrelson) ve karısı Mallory (Juliette Lewis), New Mexico çölünün ortasındaki bir lokantada, magazin medyasının bayılacağı türden bir cinayet gösterisinin ortasındadır. Dans pistinde Mallory’yi taciz eden ve çiftin azılı kanun kaçakları olduğunu anlamayan zavallıları canice öldürürler. Oliver Stone, siyah-beyaz ve aşırı doygun renkler arasında geçişler yaparak katil çiftin neşeli sadizmini vurgularken (Mallory kurbanını seçmek için “ya şundadır ya bunda” tekerlemesini söyler) onları yol filmi romantikleri gibi gösterir, ark aplanda “La Vie en Rose” şarkısını çalar. Mickey ve Mallory, kendi yazdıkları mitolojinin bilincinde, hikayelerini anlatması için bir kişiyi sağ bırakırlar. Birer efsane olarak ölmeyi hayal ederler.
Oliver Stone, filmin belki de en iğrenç bölümlerinden birinde, ergenlik çağındaki Mallory’nin ev hayatını I Love Lucy adlı sitcom'un bir parodisi olarak sunar. Mallory’nin, Rodney Dangerfield’ın yağ lekeli atletiyle canlandırdığı hödük babasının sözlü, fiziksel ve cinsel tacizlerine maruz kaldığı sahnelerin üzerine kahkaha efektleri serpiştirir. Üstünde kanlı bir kasap önlüğüyle ve kollarında 20 kiloluk sığır eti paketiyle Mickey çıkageldiğinde, Mallory ona ilk görüşte âşık olur. O akşam Mickey ile kaçar, Mickey daha sonra annesini ve babasını öldürürken de onu coşkuyla alkışlar. Mickey, bir köprünün üzerinde düzenledikleri doğaçlama düğün töreninden önce sevgilisine “Cehennem bizi bekliyor,” der. Evlilikleri resmiyet kazanmamıştır, zaten evrak işlerinin gerektirdiğinden daha kısa bir süre hayatta kalabileceklerdir.
Oliver Stone'un bu filmi toplumun geneline yönelik bir iddianameye dönüştürme hevesi düşünülürse, Mickey ve Mallory bu medya tantanasında kendilerine yer bulan gülünç insanlar galerisindeki iki suretten ibarettir. Robert Downey Jr, Timsah Dundee filmlerini yarı uyanık halde izlerken edindiği anlaşılan Avustralya aksanıyla Ted Bundy ve Charles Manson gibi seri katillerle ilgili bölümler hazırlayan, Mickey ve Mallory'yi de benzeri görülmemiş bir reyting ganimeti olarak gören suç belgeseli American Maniacs'ın sunucusunu canlandırır. Kanun ve düzen tarafında ise Tom Sizemore kadınları boğmaya meraklı âdi bir dedektifi, Tommy Lee Jones da istismar filmlerine uygun bir Teksaslı gardiyanı canlandırır.
Oliver Stone, izleyicileri uyuşturacak ve duyarsızlaştıracak kadar fazla görsel ve işitsel enformasyona boğan maksimalist yaklaşımını hâlâ savunuyor. Mickey ve Mallory'nin maceraları kaçınılmaz biçimde Waco Katliamı, OJ Simpson ve Menéndez kardeşlerin cinayet davaları, hatta Tonya Harding davası gibi medyatik dehşet hikayelerine bağlandığında, bu çiftin dünyasına henüz onlarla tanışmadan önce girdiğimizi anlarız. Yönetmenin kurgusunun telaşlı provokasyonu Coca Cola’nın kutup ayılı reklamlarından Nazi propaganda filmi İradenin Zaferi’ne kadar bir projeksiyon aracılığıyla filmin üzerine yansıyan klipleri de içerir.
Katil Doğanlar merak uyandıran bir zaman kapsülü niteliği de taşır, dönemin ruhunu yakalayabilmek için öyle çabalar ki adeta Bill Clinton’ın ilk başkanlık döneminin ortasına kusursuz bir biçimde tarihlendirilmiş gibi görünür. Oliver Stone, Amerikan kültürünü 1990’ların başından ortalarına kadar değerlendirmek isteyenler için, dönemin gerilimlerini ve endişelerini magazin medyasının toplumun en kötü ve şiddet yanlısı figürleriyle kurduğu asalak ilişkiyle birlikte açığa çıkarır. Yönetmenin bu filmle vermeye çalıştığı mesajları kaçırmanız mümkün değildir. Ama bu mesaj verme çabasının sinema sanatıyla ne kadar uyuştuğunu elbette sorgulayabilirsiniz.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Scott Tobias’ın The Guardian’da yayımlanan makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()