Acı çekmenin göstergeleri: Dijital çağda görme etiği üzerine

Acı çekmenin göstergeleri: Dijital çağda görme etiği üzerine
İspanya iç savaşında sadık bir milisin ölümü. Cordoba, İspanya, Eylül 1936. Fotoğraf: Robert Capa, Magnum Photos.

Yasın derhal tüketilip unutulmasını talep eden bir çağda yaşıyoruz. Felaketler (doğal, siyasi veya insan yapımı) kesintinin şokuyla değil, zamanlanmış programların kaçınılmazlığıyla geliyor. Karelere ve parçalara bölünmüş acı, sonsuz bir görsel envanterin herhangi bir öğesine dönüşüyor. Susan Sontag'ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabında uyardığı üzere “acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar” şiddetleniyor. Sürekli yeni seyirlikler vaat eden bir kültürde, vahşet hem sonsuza kadar yenilenebiliyor hem de gitgide anlamını yitiriyor. Göz atıyoruz, kaydırıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. Artık acıya tanıklık etmek bir kriz haline çağrılmak değil kısa süreli bir farkındalık ritüeline katılmak (az şey talep eden ve daha da azını vaat eden bir nezaket kuralına uymak) anlamına geliyor.

Yasın bu kadar hızlandırılması, yani neredeyse viral bir reflekse indirgenmesi, görüntü ile vicdanın hassas karşılaşmalarını aşındırdı. Bir zamanlar bir fotoğrafın punctum'u izleyiciyi ele geçirip istemsiz bir hesaplaşmaya zorlarken, artık maruz kaldığımız tekrarlar hepimizi uyuşturuyor. Roland Barthes, Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler kitabında, punctum'dan "Bana iğnesini batıran (ama aynı zamanda beni yaralayan, bana dokunaklı gelen) o çarpışma” diye söz eder. Ancak trajik imgelerin sonsuz düzeyde çoğalması punctum'u neredeyse imkansız hale getirmiştir. İmgeler artık dikkatimizi çekebilmek için birbirleriyle itişip kakışmakta, birbirlerinin çekim gücünü yamyamlaştırmaktadır. Elimizde kalan, pek de yaralamayan bir tanıklık görüntüsüdür. Görürüz ve çok fazla gördüğümüz için daha az hissetmeye başlarız.

Bu etik başarısızlık yalnızca duygudan ibaret değildir. Yapısaldır, acının kitlesel dağıtım için paketlendiği mekanizmaların içine gömülüdür. Judith Butler, Savaşın Tertipleri kitabında bize “temsilin hesap verme sorumluluğunun sahnesi” olduğunu hatırlatır. Tertip etmek, neyin görüleceğini, neyin kederlendireceğini, neyin önemli olmasına izin verileceğini seçmektir. Dijital agorada bu tertipler üzerinde düşünülmeden çoğalır, keder modüler hale gelir, özgünlüğünden, geçmişinden ve taleplerinden arındırılır. Dolayısıyla “viral” yas çağının asıl tehlikesi yalnızca başka tarafa bakmamız değil, sonsuza kadar bakıp hiçbir şey göremememizdir.

Tanıklığın kısa bir soyağacı

Acıya tanıklık etme eylemi hiçbir zaman tarafsız olmamıştır. 19. yüzyılda Mathew Brady ve Alexander Gardner gibi fotoğrafçılar, ölüleri çekmenin yaşayanları uyandırmak olduğuna inanarak ağır ekipmanlarını iç savaş mevzilerine taşıdılar. Savaşın ilk görüntüleri hantaldı, gereklilikten dolayı sahnelenmişti ancak örtük bir ahlaki çekicilik taşıyorlardı: görmek bilmekti, bilmek de kayıtsız kalamamaktı. Karanlık oda, fotografik simyanın o orijinal mekanı yavaşlık ve ustalık gerektiriyordu. Üretim yeri olduğu kadar tefekkür yeriydi de. Başından beri fotoğraf bir dikkat etiğine bağlıydı; bakmak, bir bakışla atılamayacak özel bir yükü taşımak demekti.

Yirminci yüzyılda kitle iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte tanıklık endüstriyelleşti. Acı çekenlerin görüntüleri -Biafra'daki aileler, Vietnam'daki katliamlar- parlak dergiler ve gece haberleri yayınları aracılığıyla dolaşıma girerek John Berger'in deyimiyle “görmenin tamamen erişilebilir olduğu bir dünya” yarattı. Ancak erişilebilirlik samimiyet anlamına gelmiyordu. Çerçeve genişledi, editoryal müdahale görünmez oldu, acı da daha görünür hale gelirken bile giderek bizden uzaklaştı. Barthes, fotoğrafın ölümle olan huzursuz ilişkisini yazarken, “Fotoğraf kelimenin tam anlamıyla göstergenin bir yayılmasıdır,” gözleminde bulunmuştu. Ancak medyatik imgeye doymuş bir çağda, göstergeler çürümeye başladı: fotoğraflar artık hafızayı korumuyor, hafızanın yerine geçiyor ve acının gösterisinin anlaşılmasından önce geldiği bir dünya yaratıyordu. Görmek alışkanlık haline geldi, neredeyse otomatikleşti ve bir zamanlar bakışa eşlik eden ahlaki aciliyeti aşındırdı.

Bugün akıllı telefonlar ve sosyal medya sayesinde tanıklık işi tamamen demokratikleşti ve metalaştı. Her yurttaş potansiyel bir belgeselci, her ıstırap ânı potansiyel bir içerik birimine dönüştü. Görüntüler artık karanlık odadan ya da editör masasından geçmiyor; doğruluk yerine viralliği, analiz yerine etkiyi önplana çıkarmak üzere tasarlanmış algoritmalardan geçiyor. Jean Baudrillard'ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabında hatırlattığı üzere “giderek daha fazla bilginin, giderek daha az anlamın olduğu bir dünyada yaşıyoruz.” Akıllı telefon hem mesafeyi hem de süreyi ortadan kaldırıyor: bir zamanlar yolculuk, sabır ve bilinçli bir çerçeveleme gerektiren şey için artık sadece bir parmak hareketi yetiyor. Bir zamanlar ahlaki bir konumlanma eylemi olan tanıklık, sonuçtan bağımsız, süreden yoksun ve giderek unutmaktan ayırt edilemeyen bir refleks haline geliyor.

Trajedinin algoritmaları

Bir zamanlar acı görüntüleri uyuyan vicdanı uyandırmaya çalıştıysa, bugün öncelikle dikkat çekmek için dolaşıma girmektedir; etkileşim yaratmak, içeriğin sonsuz metabolizmasını beslemek için. Trajedi optimize edilmiş, yanan bir şehir ile yanan bir ünlü kariyeri arasında ayrım yapmayan algoritmaların açlığına uyacak şekilde ambalajlanmıştır. Algoritmik düzende, keder imgeleri zamansal inceliklerini yitirir, hızla tüketilip atılacak ayrık duyum parçacıkları haline gelirler. Açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk, yıkılmış bir bina, kanlar içindeki bir protestocu... Hepsi, yerini daha yeni ve daha acil görüntülere bırakmadan önce kısa süreliğine viral olabilmek için yarışan, birbirinin yerine geçebilen sinyallere dönüşür.

Platformların yapısı bir tür ahlaki amneziyi zorunlu kılar. Etkileşim ölçütleri -beğeniler, paylaşımlar, yorumlar- yavaş ve huzursuz düşünme işinin yerini almıştır. Acı, düşünceden ziyade etkileşimi kışkırtmak için bir uyarıcı, bir araç haline gelmiştir. Algoritma, insanın acıya duyduğu merakı yansıtmakla kalmaz, onu silah haline getirir. Trajedi böylece tarihinden ayrıştırılır, özgüllüğünden arındırılır ve bize duygusal steno, öfke ya da acıma için içi boş bir şifre olarak geri sunulur. Oysa Susan Sontag'ın uyardığı üzere “Fotoğraf çekmek, fotoğrafı çekilen şeyi sahiplenmektir.” Bugün, bir görüntüyü dolaşıma sokmak acının kendisini sahiplenmek, başkasının acısını kendi dikkat ekonomisine katmaktır. Paylaşma eylemi artık zorunlu olarak dayanışmaya işaret etmez, çoğu zaman kısa, kendi kendine yönlendirilmiş bir duygu titreşiminden başka bir şey değildir.

Yine de tüyler ürpertici olan platformların alaycılığı değil, bu trajedi ekonomisine katılma kolaylığı ve iştahıdır. Tıklamalarımız, yeniden paylaşımlarımız, anlık keder ya da öfke parlamalarımız, hepsi aynı kayıtsız makineyi beslemektedir. Jean Baudrillard'ın dediği gibi "Görüntü artık gerçekliği temsil etme iddiasında bile değildir. İmgeye emanet edilen gerçekliktir." Tık tuzağı keder çağında acı, onu gerçekten okunaklı kılabilecek bağlamlardan koparılarak kendi başına bir gösteri haline gelmiştir. Anlamak için bakmayız, baktığımızı hissetmek için bakarız. Bu sonsuz döngüde tükenen merhamet değil, anlam kapasitesinin ta kendisidir.

[mailerlite_form form_id=10]

Özgünlük fetişi

Dijital acı ekonomisinde, sahicilik en değerli para birimi haline gelmiştir. Grenli görüntüler, titreyen eller, filtrelenmemiş ıstırap, bunlar gerçeğin yeni garantileri, görünürlüğün yeni altın standartlarıdır. Acı ne kadar anlık görünürse, o kadar meşru bulunur. Ancak bir zamanlar hakiki tanıklığın tehlikeli bir yan ürünü olan sahicilik artık işlenmekte, icra edilmekte, hatta sahnelenmektedir. Guy Debord'un ifade ettiği haliyle, “Gösteri bir imgeler bütünü değildir; imgelerin aracılık ettiği, insanlar arasındaki toplumsal bir ilişkidir.” Gösteriye doymuş bir kültürde, hamlığın kendisi stilize hale gelir —diğerlerinin yanında tüketilecek, arz ve talep yasalarına daha az tabi olmayan yeni bir estetik kategori.

Ham ve dolayımsız fetişi daha derin bir sinizmi maskelemektedir: gerçeğe inanılabilmesi için gerçeğin gözle görülür bir şekilde kanaması gerektiği inancı. Parlak bir savaş görüntüsü şüphelidir; bulanık, titreyen bir görüntü ise değerlidir. Yine de görünür acılara duyulan bu açlık, acı çekenlere itibarlarını iade etmek zorunda değildir. İnsanları vahşetin kanıtı olan delillere indirgeme riski taşır. Ham görüntüyü talep etmek, başkalarının yaralarını bizim incelememiz için çıplak bırakmalarını talep etmek, dayanışma maskeli bir güvensizlik epistemolojisini tatmin etmektir. Sontag'ın keskin bir şekilde ifade ettiği gibi,“Özne başkalarının acısına bakarken hiçbir ‘biz’ kabul edilmemelidir.” Otantik görüntü arayışında, tanık ve röntgenci arasındaki mesafe çöker ve bakma etiği daha da bulanıklaşır, daha da tehlikeye girer.

Nihayetinde, otantikliğin fetişleştirilmesi derin bir yerinden edilmeyi ortaya çıkarır: görüntülere tanıklıktan daha fazla güvenildiği, görmenin inanmanın yerini aldığı ve anlık olarak duygulanmanın ahlaki angajmanla karıştırıldığı bir dünya. Bu çerçevede otantiklik eyleme değil estetik takdire (kendisinden öte bir şey talep etmeyen hızlı bir tanıma ürpertisine) yol açar. Artık şunu sormuyoruz: Bu acı benden ne talep ediyor? Bunun yerine şunu soruyoruz: Ne kadar gerçek görünüyor? Böyle bir iklimde, en acımasız tasvir bile dehşetin sonsuz kaydında başka bir süs olma riskini taşır —olanın değil, gerçek tanıklığın yükünden ne kadar uzaklaştığımızın yanıp sönen bir hatırlatıcısı.

Etik yorgunluk

Bu kadar çok bakmanın, bakmanı mecburiyetinin bir bedeli vardır. Her gün enkaz, zulüm ve umutsuzluk görüntüleriyle dolup taşarken, acil olanla önemsiz olanı, ahlaki ilgimizi talep edenle sadece sinir sistemimizi harekete geçireni ayırt etme yeteneğimiz azalır. Bir zamanlar güçlü ve zorlu bir tepki olan merhamet, belirsiz ve yorgun bir duygusallığa dönüşür. Sontag'ın bir zamanlar yazdığı gibi, "Merhamet kararsız bir duygudur. Eyleme dönüştürülmesi gerekir, yoksa kurur gider." Eylemin duygulanımı nadiren takip ettiği dijital ortamda, merhamet kendi hayaletine, ekranlarımıza gelen her yeni krizle birlikte titreyip kaybolan soluk bir reflekse dönüşmektedir.

Duyarsızlaşma bir duygu eksikliği değil, doygunluk koşulları altında kaçınılmaz bir sonuçtur. Sonsuz dehşet akışını sindiremeyen beden, reseptörlerini köreltir. Ezilmiş bir şehri ya da boğulmuş bir çocuğu, reklamlar ve ünlü skandalları arasında gezinen aynı kayıtsız başparmağımızla kaydırarak geçmeyi öğreniriz. Kötülüğün sıradanlığı üzerine yazan Hannah Arendt, düşüncesizliğin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmuştur; kasıtlı bir zulüm arayışından değil, zulmü fark etmeyi ve adlandırmayı mümkün kılan yetilerin yavaş yavaş aşınmasından söz eder. Acıya aşırı doymuş bir dünyada, empatinin başarısızlığı şok edici değildir, yapısal açıdan garantilidir. Her ölümün yasını tutamayız, her adaletsizlik karşısında öfkelenemeyiz, her şiddet eylemi karşısında sarsılamayız. İçinde yaşadığımız sistem tam da bizi tüketmek üzere kalibre edilmiştir.

Bu etik yorgunluk belki de son zulümdür: umursama arzumuzun bile içini boşaltır. Bir zamanlar bizi delip geçebilecek her imge şimdi zararsız bir şekilde kolektif kayıtsızlığın yumuşak tortusuna karışır. Sonunu talep etmeden kendimizi daha da korkunç gösterilere ayarlarız. Katarsis olmadan kederin, telafi edilmeden öfkenin birikmesi, cehaletten daha tehlikeli bir uyuşukluk doğurur. Çünkü cehalet düzeltilebilir ancak hissizlik düzeltilmeye direnir, kendini sağduyu olarak yeniden kurar. Böyle bir manzarada acılar inkar edilmez, normalleştirilir ve normalleştirmeyle birlikte şiddetin daha sessiz, daha sinsi bir biçimi ortaya çıkar: hâlâ bakarken unutmanın şiddeti.

Başka yere bakma hakkı

Bakmak ya da bakmamak, dijital çağda kayıtsızlık, ayrıcalık, suç ortaklığı suçlamalarıyla yüklü ahlaki bir soru haline gelmiştir. Yine de durmaksızın bakmak ille de görmek değildir, görmek de ille de anlamak değildir. İncelememiz için sunulan her acı imgesini tüketmeyi reddetmenin bir etiği, hatta belki de bir gerekliliği vardır. John Berger'in yazdığı gibi "Yüzyılımızın yoksulluğu başka hiçbir yüzyıla benzemiyor. Daha önce olduğu gibi yoksulluk doğal kıtlığın değil, zenginlerin dünyanın geri kalanına dayattığı bir dizi önceliğin sonucudur." Bu bağlamda, trajik görüntülerin doygunluğu çoğu zaman bu öncelikleri bozmaya değil, onları pekiştirmeye hizmet etmektedir. Acıyı, dünyanın ayrıcalıklı bölgelerindeki yaşamın rahatsız edilmeden devam ettiği bir arka plan gürültüsüne dönüştürür.

O halde başka tarafa bakmak bilinçli bir eylem olabilir: acıyı metalaştıran ekonominin reddi. Bu bir sorumluluktan kaçış değil sorumluluğun yeniden yönlendirilmesidir: acıya eğlence muamelesi yapmayı reddetmek, adaletsizlikle sürekli, uyuşturan bir gözlem yerine eylem yoluyla ilgilenme taahhüdüdür. Acının en duru tarihçilerinden Simone Weil, “Dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir” diye ısrar etmiştir. Dikkat, gerçek dikkat, imgelerin pasif bir şekilde özümsenmesinden daha fazlasını, disiplin, tevazu, gösterinin anestezisi olmaksızın karmaşıklığı kavramaya istekli olmayı gerektirir. Sadece yarayı değil, yarayı üreten yapıları da görmemizi ve acımanın hızlı affını reddetmemizi talep eder.

Bununla birlikte sorundan basit bir çıkış yoktur. Bakmayı reddetmek, kendi kayıtsızlık biçimini riske atar; bakmak, gösteri makinesinde suç ortaklığı riskini taşır. Görev, eğer böyle adlandırılabilirse, hem felce hem de tüketime direnen bir bakış geliştirmektir: sahiplenmeden tanıklık eden, sömürmeden kederlenen bir bakış. Anındalığa, duygusal şokun keskinliğine bağımlı bir kültürde böyle bir bakış yavaş bir isyan eylemidir. Bir başkasının acısının büyüklüğü karşısında küçük hissetmeye istekli olmayı ve bunu estetize edilmiş kişisel bir duygu anına indirgemeyi inatla reddetmeyi gerektirir. Her şeyden önce, görünür kılındığında bile acının derinlemesine paylaşılamaz olduğunu hatırlamayı gerektirir. Etik olarak bakmak, yalnızca görüleni değil aynı zamanda inatla görüş alanının ötesinde kalanı da kabul etmektir.

Yeni bir görme etiğine doğru

Bakma eyleminin eşi benzeri görülmemiş bir ağırlık taşıdığı, her bakışın imalarla dolu olduğu bir çağda yaşıyoruz. İfşa etmenin kurtarıcı gücüne dair eski kesinlikler (acıların sadece görülmesi halinde hafifleyeceği inancı) görünür acının katıksız birikimi altında çökmüştür. Sontag'ın da ifade ettiği gibi "Başka bir ülkede meydana gelen felaketlerin seyircisi olmak, özünde modern bir deneyimdir." Yine de şunu sormalıyız: Ne tür seyirciler haline geldik? Ve ne tür seyirciler olmalıyız?

Yeni bir görme etiği, bakmanın yeterli olduğu yönündeki sahte vaadi reddederek başlayacaktır. Ne kadar ham olursa olsun, görüntülerin her zaman kısmi, dolayımlanmış, kimin nasıl görüleceğini belirleyen güç sistemleri içinde çerçevelenmiş olduğunu kabul edecektir. Her izleme eyleminin bir yorumlama eylemi olduğu ve bazı tüketmeme biçimlerinin pasif tüketimden daha etik olabileceği konusunda bir farkındalık geliştirecektir. Bu, Emmanuel Levinas'ın Öteki'nin yüzünün yalnızca tanımayla değil ancak eylemle tatmin edilebilecek bir sorumluluk gerektirdiği yönündeki ısrarını yankılayacaktır. Görmek, tam anlamıyla, ötekinin acısının bizi değiştirmesine izin vermek -görme, yargılama, devam etme gibi konforlu alışkanlıkları bozmak- olacaktır.

Ancak belki de en derin meydan okuma sadece farklı görmek değil, farklı hayal etmektir: dayanışmayı görüntünün ötesinde, görüntülerin sağladığı geçici özdeşleşmenin ötesinde tasavvur etmek. Bu, bazı yaraların görünür kılınarak iyileştirilemeyeceğini, bazı ihlallerin yalnızca farkındalıkla giderilemeyeceğini kabul etmek anlamına gelir. Acıların gösterilmesine sahicilik açlığı ya da duygusal deneyim ihtiyacıyla değil, daha ağır, daha yavaş bir sorumluluk yüküyle yaklaşmak anlamına gelir —ekran karardığında bile sona ermeyen bir sorumluluk.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.