Acıdan sonra ödevimiz adalet
Türkiye, dört yanı türlü acılarla çevrili bir memleket. Faili meçhuller, katliamlar, işkencelerle dolu tarihimizde adını, hikayesini unutmak istemediğimiz binlerce görünmez yüzle birlikte yaşıyoruz. Yok sayılan, kapanmayan ve yüzleşemediğimiz binlerce yarayla dolu geçmiş ve muhtemel gelecek… Bu yüzden burada yaşamanın, daha da önemlisi burayı sevmenin insana ağır gelen bir yanı var. Her yeni gün bir acının yıldönümünü, her karanlık sokak bir vahşet sahnesini, her isim bir mezar taşının hatırasını taşıyor sanki.
Nispeten daha sağlıklı bir toplumsal ortamda daha farklı karşılanacak büyük acılarla gündelik yaşam pratiklerimiz uzun zamandır el ele, omuz omuza. Evladımızın ilkokuldaki ilk gününü başka bir kız çocuğunun dehşet dolu cinayet haberiyle karşılıyoruz. Bizimle aynı yaştaki bir kadının korkunç ölümünün akla hayale sığmayan ayrıntılarını takip ediyoruz günlerce. Daha yasımızı tutamadan bir diğeriyle baş başa kalıyoruz. Açıkçası bununla nasıl baş edilir, hiç bilmiyoruz. Öğrenmek de istemiyoruz.
Bu kasvetli havadan artık esef bile duymamamıza sebep olan kolektif bir yük taşıyoruz hep birlikte ama acının (halihazırda öyle olan) insanı o kadar yalnızlaştıran bir yanı var ki, yan yana gelmekten aciz kılıyor bizi. Ne iktidarın, ne hukukun, ne de muhatapların üstlenmediği sorumluluk koca bir topluma dayatılırken, bu denklemde bireye düşen tek şey gözyaşı oluyor. Nafile bir bireysel serzenişten ibaret “onları koruyamadık” söylemi de buradan doğuyor. Sorumlulara çevrilemeyen parmağı sırf ortada kalmasın diye kendimize çeviriyoruz, sanki bu acılar yalnızca bizim sağduyumuzla engellenebilir münferit olaylarmış gibi.
Sürekli kendi içimize dönmemizi, bireysel ihtiyaçlarımız ve isteklerimizi önceliklendirmemizi öneren günümüz kültüründe “toplumsal çürüme” diye anılan koşullara kişisel bir karşılık vermeye çalışmak anlamsız. Toplumsal olaylara dair düşüncelerini menajerlerinden aldıkları talimatlar çerçevesinde yanıtlamaya çalışan birtakım ünlülerin komik duruma düşmelerinin sebebi de bu.
Göz önündeki insanlardan beklenen, kanaat önderi olmaları veya fikirleriyle kitleleri yönlendirmeleri falan değil. İnsanlar yalnızca geleneksel medyanın işini yapmadığı yerde aynı acıyı paylaştıklarına inandıkları diğer yurttaşlardan da kamuoyu desteği bekliyorlar. Ancak berrak bir tavırla toplumla buluşmayan, havada kalan apolitik söylemlerin ya da konunun muhatabı dahi olmayan insanlar tarafından modere edilen, bolca izlenen programların hiçbiri "gözyaşı dökerek imaj korumak" dışında bir işe yaramıyor. Sorunun çözümüne ya da muhatabına uğramayan cümlelerin istisnasız hepsi yalnızca acıdan bahsederken yine en başa dönüyoruz.
İnsanı uyuşturan, hatta felç eden bu acı değişmiyor, dönüşmüyor veya katlanmıyor. Orada duruyor, vicdanımızı rahatsız ediyor. Vicdanın biraz olsun rahatlaması adına ağlamayı, ağıt yakmayı, gidenin ardından hüzünlü sözler etmeyi iyi biliyoruz çünkü böyle yapmayı öğrendik. Mesele üzülmekse, en çok biz üzülüyoruz. Ağlamaksa, en çok biz ağlıyoruz. Ancak bunların hepsi, muktedirin bize acılara katlanabilmemiz ve bu acıların sorumlularına yüz çevirmemiz için öğütlediği ritüellerden ibaret. Oysa gerçek vicdanın bir nebze bile olsa rahatlamasının sadece bir yolu var, o da adaletin tecelli etmesi.
Adalet, “saray” adı verilen kapalı kapılar ardında bir grup hukukçunun aldığı kararlardan ibaret bir kavram değil. Bir suçlu seçip onu cezalandırmak da değil. Adalet, söz konusu suçu üreten iklimle hesaplaşılan toplumsal bir süreç aynı zamanda, geride kalanlara bırakılan insani bir ödev. Mesele vicdansa, vicdanı rahatlatabilecek olan şiirler, gözyaşları, yakarışlar, şablon paylaşımlar değil; haksızlıklar karşısında adalete sığınabileceğimize yeniden güvenebilmek. En azından bunu aramak, bunun için mücadele etmek. Acımanın üstten bakan, donuklaştıran, felç eden halinden sıyrılıp onu ortak bir sorumluluğa, bir ödeve, bir harekete dönüştürebilmek. Her defasında gidenleri koruyamadığımız için yeniden kederlenmek yerine sonrakilerin makus talihini değiştirebilmek. Pasif bir hüznün yerine etkin bir öfkeyi koyabilmek.
Öfkenin çoğumuzun zihninde şiddetle, iktidarla ve ataerkiyle bağlantılı, olumsuz bir yansıması olabilir. Bu, bütünüyle yanlış değil. Ancak diğer tüm duygular gibi öfkenin de doğru zamanda, doğru muhataba yöneltildiğinde insanın hayatta kalabilmesini sağlayan, onurlu bir yaşam için elzem bir yanı var. Çünkü öfke, acının sindiren doğasının aksine yıkıcı ve bulaşıcı.
Sermayedarlardan ataerkiye tüm güç sahipleri bu yüzden öfkeden korkar, onun yerine daima yapay bir duygusallığı yerleştirmeye uğraşırlar. Hatta bu uğurda büyük PR şirketleriyle, psikologlarla, sosyologlarla çalışırlar. Maaşını alamayan bir işçinin grev örgütlemesi yerine bir köşede sessizce ağlamasını bin kere tercih ederler. Yıkmak yerine donan, bulaşmak yerine içe dönen acının zararı yalnızca bireyin kendisinedir. Toplum ise ertesi sabah yine kalkar, işine gider. Çarklar döner ama devran bir türlü dönmez.
Bunca dehşet karşısında acıdan sıyrılabilmek sahiden de çok zor, hatta bazen imkansız. Her şeyden önce, her gün bir yenisi eklenen bu korkunç haberlerin hiçbirinin birbirinden bağımsız olmadığını kabul etmek zorundayız. Bunların hiçbiri talihsiz olaylar, münferit hikayeler, hatta bir adım ilerisinde iddia edildiği gibi deliler, satanistler ya da dinsizler tarafından gerçekleştirilen ayinler falan değil. Bu, bir toplumun adaletsizlikten beslenen çöküşü. Biz de bu toplumun parçasıyız. Ödevimizin adalet olduğu konusunda hemfikirsek, gündeme verdiğimiz geçici ve sınırlı tepkilerden daha kesintisiz, daha inatçı, daha bütüncül bir mücadelenin parçası olmaya ihtiyacımız var. Mücadeleyi sürdürebilmenin de öfkemizi diri tutmaktan başka bir yolu yok.
Yakın tarihimizin bizi tanıştırmak zorunda kaldığı, hikayelerindeki büyük acıları büyük direnişlere dönüştürülebilen Cumartesi Anneleri gibi, Mısra Öz gibi, Şaban Vatan gibi, Gülsüm Elvan gibi onlarca annede, babada, kardeşte, dostta saklı bir öfke bu. Onların akıl almaz acıların içinden sıyrılıp adalet mücadelesinde yan yana durabildiği, parmaklarını doğrudan iktidara doğrulttukları her yerde belki bir gün böylesine acıların son bulabileceğine dair bir umut saklı. “Belki bir gün” sözünün endişeli tonlamasında ise geri kalanlarımıza düşen, isyan adında insani bir ödev var. Yarın bizim kardeşimizin, kızımızın, arkadaşımızın başına gelebileceği için değil; dün İkbal’in, Ayşenur’un, Narin’in başına geldiği için.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()