Adliyeyi terk etmek
Herkesin bildiği üzere geçen hafta Can Atalay’ın milletvekilliği düşürüldü. Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi aşamasına gelinceye değin bir avukat olarak tek seferde sayamayacağım bir dizi hukuki tuhaflık yaşandı ve yaşananlar ülkede bir “yargı krizi” olduğu algısı yarattı. Yerel mahkeme, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi arasında aylarca süren “toksik” gelgitlere burada değinmeye lüzum yok. Zira bunların bilinmesinin ve hatırlanmasının bir önemi de yok. Bu hususta hatırlayacağımız tek şey ancak Atalay’ın tutsaklığı olabilir ve olmalıdır.
Peki, yaşananlar bir yargı krizi miydi? Hayır değildi. Sorulara ve sorunlara verdiğimiz yanıtlar uzadıkça soruların ve sorunların çözümünün ikinci plana itildiği gibi bir kaygıya kapılıyorum. Bu elbette süreçlerin açıklanması, tahlil edilmesi ve adının doğru konması konusunda gereken uğraşı vermeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Fakat yine de yanıtlarımızı uzatmamamız gerektiği, ille de uzatacaksak sorularımızı uzatmamız gerektiği kanaatindeyim. Dolayısıyla yaşananların yargı krizi olmadığını, bunun sisteme içkin siyasal bir kriz olduğunu peşinen ve kestirmeden söyleyip geçelim. Yargının bu siyasal krizin kendisine gösteri imkanı bulduğu bir alan, bir salon, bir sahne olduğunu da ekleyelim.
Adliyelerin, özellikle duruşma salonlarının birer gösteri salonu olduğunu söylesem, sanıyorum bu metni okuyacak hukukçular dışında, pek de itiraz eden olmaz. Cübbe giymiş hakimi, savcısı ve avukatıyla, seyretmeye gelen vatandaşıyla, elbette mekanın fiziksel yapısıyla buralar tam tamına birer gösteri salonudur. Bu salonlarda "yargılama" adı altında yapılan şey bir gösteri, bir temsildir. Dışarıda, sokakta yaşanan bir hadisenin, çoğu zaman nedenlerinden ve sonuçlarından arındırılmış haliyle sembolik bir canlandırmasıdır.
Yargılama faaliyeti için inşa edilmiş bu gösteri salonunun, eşyanın tabiatı gereği yargılamadan daha fazlasına ev sahipliği yaptığı ise tahmin edilebilir. Gösteri salonları böyledir. Yeri gelir amacına uygun olarak bir gösteriye, konsere, oyuna, film gösterimine ev sahipliği yapar, yeri gelir bir siyasi parti organizasyonuna, aday tanıtım toplantısına, hiç olmadı dernek genel kurul toplantılarına ev sahipliği yapar. Üstelik saydığımız bu ikincil faaliyetlerin gösteri salonlarının amacına uygun olmadığı da iddia edilemez. Dolayısıyla bir gösteri salonu olarak adliyelerin ve duruşma salonlarının da bu doğrultuda aynı kadere ve kedere tabi olduğunu söylemekte bir beis yok.
[mailerlite_form form_id=10]
Bugün önümüze çıkan, kapalı gişe seyretmek durumunda kaldığımız bu gösteri bir siyasal krizdir ve bu kriz yargı üzerinden sahnelenmektedir. AKP-MHP iktidarının önüne çıkan siyasal krizleri aşmak, ileride yaşanabilecek benzeri krizlerin önünü almak ve sermayenin ihtiyaçlarını gidermek amacıyla çeşitli hamleler yaptığını bilmeyen yoktur. Bu hamleler kimi zaman bir iç operasyon, bastırma harekatı, devletin her kademesinde temizlik, görevden alma, sürme vs. gibi yürütme faaliyetleri olarak önümüze çıkarken kimi zaman da birtakım hukuki hareketler olarak çıkar.
Misal, uzun zamandır anayasa değişikliğinin gündeme getirildiği, bunun için çeşitli çalışmaların ve kamuoyu yoklamalarının yapıldığı biliniyor. İktidarın küçük ortağı MHP’nin ise özellikle Anayasa Mahkemesi’ni hedef aldığı, bu kurumun kapatılması ve/veya yapısının değiştirilmesi hususunda bastırdığı biliniyor. AYM’nin varlığının siyasal iktidara hukuki anlamda ne tür bir engel teşkil ettiği tartışmalı. AYM, bugün Can Atalay meselesinde isabetli bir karar verebilmişse de sayısız talihsiz karara (hele ki konu Kürtlerse) imza atmıştır. Dolayısıyla siyasal iktidarın AYM’yi hedef almasının Can Atalay’la doğrudan bir ilgisi yoktur. Kaldı ki, söz konusu çekişme AYM’nin Can Atalay kararını vermesinden çok önce başlamıştır. AYM ile iktidar partilerinin aralarında "sürtüşme" olarak görünen her neyse bunun bir yargısal veya hukuksal mesele olmadığından emin olabiliriz. Adı ve içeriğinin tümüyle hukuki bir tını yaratmasına rağmen bu tartışmaların hukukla bir ilgisi yoktur. Bunlar tümüyle siyasal meselelerdir.
Bu tespit bizi şu soruyu sormaya zorlayabilir: Peki, neden bir yargı krizi varmış gibi görünüyor ya da gösteriliyor? Bu soruya birden fazla yanıt verilebilir. Fakat bu metin bağlamında sorunun yanıtı şöyle özetlenebilir: Bir yargı krizi varmış gibi gösteriliyor çünkü böylelikle tartışma düzen içi bir zeminde yürütülebilir, biz de bu tartışmada bir taraf tutmaya zorlanabiliriz. Tutacağımız taraf iktidar sahiplerinin tercih etmediği bir taraf gibi görünse bile fark etmez. Bizi bu tartışma sahasının içinde tutmak ve gösteriye dahil etmek onun temel arzusudur. Somut mesele üzerinden konuşacak olursak, yaşanan krizde AYM’nin yanında saf tutmamızın veya anayasa savunuculuğu yapmamızın iktidar açısından olumsuz bir yanı yoktur. Aksine bu çatışmada bir tarafta yer almak bir tür makbul vatandaş olmanın ve iyi bir izleyici olmanın göstergesidir.
[mailerlite_form form_id=11]
Bertolt Brecht’in geliştirip dünyaya armağan ettiği epik tiyatro, sergilenen oyunun nihayetinde bir oyun olduğunu seyirciye her fırsatta hatırlatarak onun gerçekle bağını diri tutmak ve oyunda anlatılmak istenileni en somut ve en yalın haliyle kavrayabilmesi için ona yardımcı olmak fikri üzerine kurulmuştur. Epik tiyatroda seyircinin sergilenen oyunla özdeşlik kurması beklenmez, hikayeye dahli de söz konusu değildir. Seyirci bir gözlemci olarak oyunla mesafelidir ve eleştireldir. Belki akılda kötü bir izleyici izlenimi bırakıyor olabilir ama epik tiyatroda seyircinin gözü sahnedeyken aklı dışardadır bir nevi. Brecht, bu tiyatro kuramını burjuvaziye karşı geliştirdi ve onun yanılsamalı, baygın tiyatro anlayışının karşısına dikti.
Bugün yaşanan ve "yargı krizi" olarak sahneye konulan meselede iktidarın arzusu bizim bu gösteriyle özdeşlik kurmamız, onun büyüsüne kapılıp kendimizi bırakmamız ve hipnotize olmuş bir şekilde seyretmeye zorlanmamız, gösterinin aktörlerinden birine (misal AYM) yakınlık duymamız ve işin sonunda onun kazanmasını ummamızdır.
Oysa kötü bir izleyici olma riskini göze alıp bu gösteriyle özdeşlik kurmayı reddetmek, büyüsüne kapılmamak ve aktörlerden birine veya birkaçına yakınlık duymamak da mümkün. Esasen gerçekleşenin ne olduğunu anlamak için eleştirel bakmaktan, gözümüz sahnedeyken aklımızı dışarda tutmaktan bahsediyorum. Bir de elbette adliyeyi terk etmekten.
Evet, yukarıda seyretmeyi ve terk etmeyi aynı anda önererek kendi içimde bir çelişkiye düşmüş gibi görünebilirim ama esasında bir çelişki yok burada. Epik tiyatroda seyirciye gösteriyi hem izletmek hem de onu bu gösterinin “dışında tutmak” ve gösteriye "yabancılaştırmak" suretiyle yaratılan diyalektik ilişkinin bugün "yargı krizinde” bizi hem bu krizi seyretmeye hem de adliyeyi terk etmeye zorladığını umarım anlatabiliyorumdur.
Can Atalay üzerinden derinleşen ve görünürlük kazanan siyasal krizde, Can Atalay ve diğer onlarca tutsak dışında, yanında saf tutabileceğimiz herhangi bir kamu kurumu veya kuruluşu bulunmuyor. AYM kararı Can Atalay’ın serbest kalmasını gerektirdiği için bu kararın uygulanmasını talep etmek elbette önemli fakat bunu aşıp AYM’yi savunmak, ona bir üstünlük atfetmek, hele hele dün burun kıvırdığımız anayasayı bugün cebimizde gezdirmek tam da yukarıda bahsettiğim özdeşlik kurma ve yanılsama hilesini yuttuğumuzu gösterir.
Oysa bugün bize düşen iktidarın yaşadığı siyasal krizi daha fazla derinleştirecek siyasal argümanlar üretmek, aşmaya çalıştığı siyasal engellerin sayısını artırarak yürüyüşünü durdurmak ve nihayetinde onu yenilgiye uğratmaktır, yargı oyunlarında pasif birer seyirci olmak ve adliye koridorlarında kaybolmak değil.
Türkiye toplumu olarak adliyeye kapandığımız, fazlaca hukuka battığımız bir gerçek. Dünden bugüne yaşanan her türden siyasal ve toplumsal gelişmede önce hukuku anmak, gelişmeleri hukuki açıdan değerlendirmek gibi kötü bir alışkanlık edindik. Anayasa, kanun, kararname… İhlal, ilga, aykırı… Gündelik dilin temel sözcüklerine dönüşüveren hukuki kavramlar… Hukukla düşünme ve hukukla eyleme pratiği…
Marksizm bize dünyanın hukuksal bakış açısıyla kavranamayacağını söyler. Haliyle, adliyeden bakarak kavrayabileceğimiz bir dünya yoktur. Adliyeyi acilen terk etmemiz gerekir. Belki o zaman Can Atalay’ı ve diğerlerini kurtarabiliriz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()