Ağrı nedir?
Ağrıyla ilgili bildiğimizi sandığımız her şey yanlış. Bu oldukça iddialı bir laf ama genel anlamda doğru. “Biz” derken, toplum olarak bizi kastediyorum; yani tıp camiasından olan ve olmayan insanların çoğunu. Ağrının doğasını yanlış anlıyoruz ve bu yanlış anlama milyonlarca insanın yaşamını mahvediyor.
Nitekim ben de çiçeği burnunda bir stajyer doktorken bu yanlış anlamanın sonuçlarına tanık oluyordum.
Akşamın dokuzuydu; akut tıbbi birimde yorucu bir gündüz nöbetinin sonuna yaklaşıyordum. Güneş çoktan batmıştı; koğuşu solgun, yapay bir ışık aydınlatıyordu. Akut tıbbi birim unutulması zor bir yerdir: ucuz bir mağazanın Kara Cuma’daki kaosunun yaşandığı, arka planda kopuk kopuk bip sesleri ve inlemelerden oluşan bir senfoninin duyulduğu bir yer. Stajyerler gün boyunca Acil Servis’te yeni hastalarla ilgilenmiş, ardından hastalar ileri tetkik ve değerlendirme için akut tıbbi birime sevk edilmişti. Daha sonra bir uzman hekim hastaları görüp hastanede kalmalarının gerekli olup olmadığına karar verecekti. Bir elimde dosyalar, diğer elimde okunaksız notlar, yataktan yatağa dolaşarak günün hastalarını değerlendiren nöbetçi uzmanı takip ediyordum. Biraz aceleci olsa da mükemmel bir klinisyendi ve ben bir hastanın eylem planını –Böbrek fonksiyonlarını izle... Mesane taraması yap... Aileyle görüşme organize et– çiziktirene kadar o, listesindeki bir sonraki hastayı aramak için ortadan kaybolmuş olurdu.
Notları bir kenara bıraktığım gibi hızla gelen pansuman arabalarına ve meşgul hemşirelere çarpmamaya özen göstererek mavi muşamba zeminde koşturdum. Gözlerimle bir sonraki bölmeyi tarayarak perdeler ve serum askıları ormanında uzmanımı aradım. İşte oradaydı, bir sonraki hastamızın, Paul’ün etrafındaki perdeyi çekiyordu.
Paul kırklı yaşlarının sonlarında bir bilişim danışmanıydı. Hastane yatağında, beli bir yastıkla desteklenmiş vaziyette yatıyordu. Asık suratından yorgun bir ifade okunuyor, kel kafasındaki ter damlaları zaman zaman çatık kaşlarının kenarından süzülüyordu. Son birkaç yıldır devamlı bel ağrısı çeken Paul bunu ofisteki “bozuk” sandalyesine bağlıyordu. Ağrıları belinin sağ tarafında küçük bir bölgeyle sınırlı, kısa süreli, keskin sancılar şeklinde başlamıştı. Fakat geçen yıl süreklilik kazanmış ve fazlasıyla şiddetli hale gelmişti. Paul toplum hayatından yavaş yavaş elini ayağını çekmişti: Önce golf oynamayı, sonra barda arkadaşlarıyla görüşmeyi bırakmıştı; şimdi de uzun süreli bir rapor almıştı ve evden nadiren çıkıyordu. Özel hayatı da çöküşteydi: Babası birkaç ay önce ölmüştü ve eşi geçen hafta –görünüşe göre ağrılarıyla ilgisiz bir sebeple– onu terk etmişti. Ağrısı önceki birkaç gün içinde sırtının sol ve sağ bacağının yan tarafına yayılmıştı. O sabah o kadar çok ağrısı vardı ki yataktan kalkamamıştı. Sağlık ocağındaki aile hekiminin sürekli değiştiğini söyledi; ağrısının sebebini anlamadıklarını düşünüyordu. Bu yüzden sağlık ocağını es geçip oğlundan kendisini hastaneye götürmesini istemişti. Acil servisteki doktorlar, Paul’ün geçmişindeki bazı ayrıntılardan ötürü biraz şaşırmış ve temkinli davranmak adına, omuriliğin tabanındaki sinirlerin sıkıştığı nadir bir durum olan kauda ekina (cauda equina) sendromunu elemek için bir MRG taraması istemişlerdi.
Tarama ve sonrasında bir nöroloğun yaptığı ayrıntılı muayene tamamen normaldi. Olası bir enfeksiyonu ya da otoimmün nedenleri aydınlatabilecek kan tetkiklerinde de sıradışı bir bulgu saptanmamıştı. Uzmanım notları gözden geçirdi ve bulguları Paul’e açıkladı: “...ve gördüğünüz gibi tüm testleriniz normal. İyi haber şu ki, fiziksel açıdan hiçbir sorununuz yok...”
“Yani sorunun kafamda olduğunu mu söylüyorsunuz?” diye sordu Paul. Bunu söylerken yüzünü öyle bir ekşitti ki biz de içgüdüsel olarak onunla birlikte yüzümüzü buruşturduk.
“Hayır, tabii ki... Eee... Şey, önemli olan, ciddi bir sorununuz olmaması! Evde kullanmanız için size güçlü ağrı kesiciler verebiliriz ama bence en iyisi, bundan sonrasını aile hekiminizin halletmesi olacak.”
Paul’ün yanından ayrılınca uzman doktor benden en muhtemel tanıları yazmamı istedi: 1) Nedeni bilinmeyen bel ağrısı, 2) Psikojenik ağrı.
[mailerlite_form form_id=10]
“Nedeni bilinmeyen bel ağrısı”, adından da anlaşılacağı üzere, fiziksel bir neden saptanamayan bel ağrısıdır. İşin aslı, bel ağrısı vakalarının yüzde 90’ından fazlasında tanımlanabilir doku hasarı bulunmaz. “Psikojenik” kelimesi daha da sorunludur. Ağrının temelde psikolojik ya da duygusal kaynaklı veya çoğu hastanın haklı olarak anladığı şekliyle “hayali” olduğunu ima eder. Paul eve dönerken omuriliğinde ciddi bir hasar olmadığını biliyordu. Bu karşılaşmadan çıkan tek olumlu sonuç da buydu. Fakat ağrısının nereden ya da neden kaynaklandığına bir açıklama getirilmemişti. Ağrısı ya vücudunda devam eden ve tıbbi teknolojik imkânlarla saptanamayan –ve muhtemelen tedavi edilemeyen– bir hasardan kaynaklanıyordu (ki bu korkunç bir düşünceydi) ya da tamamen psikolojikti, yani bir düşünce bozukluğuydu. Paul haysiyetini koruyacak bir teşhisten, dahası yaşadıklarının gerçek olduğuna dair bir güvenceden yoksun bırakılmıştı. Aynı hikâyenin her gün az çok farklı biçimde milyonlarca kez yaşandığına eminim.
Sorun şu: Bu seçeneklerin her ikisi de temelde yanlıştır. Toplum olarak, “acıtan yanlış” diye adlandırdığım, ağrının vücuttaki yaralanmanın doğru bir ölçüsü olduğu fikrinin kurbanı olduk. Bu mantığa göre, sorun bedende değilse, zihinde bir bozukluk olmalıdır.
Çoğu insan ve çoğu tıbbi kuruluş, üstü kapalı ya da açık bir şekilde, beden ve zihnin birbirinden tamamen ayrı olduğunu söyleyen “düalizmin” esiri olmuş durumda. Bu düşünce, sadece modern ağrı bilimi tarafından çürütülmekle ve çoğu toplumda nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturan, sürekli ağrıyla yaşayan milyonlarca insan açısından yetersiz, hatta incitici olmakla kalmıyor, aynı zamanda hayatları mahvediyor.
Bu kitap, ağrıya –ve aslında kendimize– farklı bir gözle bakmamızı sağlayacak kanıta dayalı bir ağrı incelemesidir. Hikâyeler ve araştırmalar aracılığıyla okurun, ağrının gerçek doğasını görmesini sağlamayı amaçlıyorum: Ağrı, saptayıcı değil koruyucudur. Ağrı, bizi vücudumuzu korumaya iten korkunç bir duygudur. Vücudumuzun savunmasız olan kısmını hızla geri çekip şüpheli tehlike kaynağından uzaklaştırırız; o bölgeyi elimizle korur veya destekler, bazı davranış veya eylemlerden kaçınırız. Ağrı doku hasarının bir ölçüsü değildir. Bu ayrım önemsizmiş gibi görünse de bütünüyle dönüştürücüdür. Bu hakikat, ağrının beyinde nasıl oluşabildiğini, bununla birlikte “tamamen kafamızda” olmadığını açıklar. Plasebo etkisinden hayalet uzuv ağrısına, ağrının düpedüz tuhaf tabiatını açıklar. Neden bu kadar çok insanın, doku hasarı tamamen iyileştikten çok sonra bile ağrı çektiğini açıklar. Neden tüm ağrıların gerçek olduğunu ve ağrının meşruiyetinin fiziksel hasarın varlığına bağlı olmaması gerektiğini açıklar. En önemlisi, sebebi açıklanamayan ağrılarla yaşayanlara bir cevap ve iyileşmek için gerçek bir umut sunar.
Çoğu hekim gibi ben de ağrıyı, daha ilginç durumların önemli ama nihayetinde pek de ilginç olmayan bir belirtisi olarak düşünürdüm. Ne kadar da yanılmışım. Hekimlerin pratikte doku hasarıyla ağrı arasında genellikle çok zayıf bir ilişki olduğunu kabullenmekte zorlandıklarını da gördüm. Hekim olarak her şeyin düzgün bir mekanistik ya da tanısal çerçeveye oturmasını isteriz; ideal olarak hastaların duygularını ya da sosyal yaşamlarını içermeyen çerçevelere. Her şeyin kolayca ölçülebilir, görülebilir ve tedavi edilebilir olmasını isteriz. Fakat ağrı karmaşıktır; harikulade bir şekilde insanidir.
Ağrı konusundaki cehalet yaşamları ve toplumları derinden etkiliyor. Hakikatin yayılması gerekiyor. Küresel olarak yeti kaybının önde gelen nedeni olan bir inatçı ağrı pandemisi yaşıyoruz ve toplum olarak bununla başa çıkmak için yeterli donanıma sahip değiliz. Ağrıya dair hâkim olan yanlış bakış açısı inatçı ağrıyla yaşayanları dezavantajlı konumda bırakmakla kalmıyor; geleneksel olarak ağrı iletişimi konusunda “güvenilmez” olduğu düşünülen kadınları, etnik azınlıkları, psikolojik rahatsızlıklardan mustarip kişileri ve bebekleri de ağrıyı dindirecek çözümlerden mahrum bırakıyor. Hekimler, durumları bilimsel açıdan detaylı olarak değerlendirilmemiş ya da ağrılarının görünür veya “ölçülebilir” bir kaynağı olmayan grupların çektikleri acının abartılı ya da uydurma olduğunu varsayıyor. Bir şeylerin değişmesi gerekiyor.
Bu kitap, ağrı çekenler, ağrı çekenlere bakım verenler ve bu son derece ilginç duygu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için yazıldı. Hikâyesi ne olursa olsun herkes için anlaşılabilir olması amaçlandı. Daha derinlemesine bilgi edinmek isteyenler, kitabın sonundaki kapsamlı sözlükçeye ve notlara bakabilir. Bu kitapla insanlara, ağrıya boyun eğmek ya da hayatlarını onunla savaşarak geçirmek zorunda olmadıklarını göstermek istiyorum. Başka bir yol daha var. Ne var ki elinizdeki kitap bir kişisel gelişim kitabı değil. Son bölümde, kanıta dayalı bir dizi tedaviyi inceleyip ayrıntıya boğmadan bir liste halinde özetledim. Fakat okurların bu kitaptan esas öğrenmelerini istediğim şey, ağrının belli başlı ilkeleri ve bunları işe yarayan bir uygulamaya temel olarak nasıl kullanacakları.
Ağrının olduğu yerde tartışma da vardır. Ağrı doğası gereği duyguları harekete geçirir ve hepimiz konuya güçlü fikirlerle yaklaşırız. Fakat hiç kimse önyargılardan azade değildir. Belki de en büyük önyargımızı kendi kişisel deneyimlerimiz oluşturur; oysa başkaları bizimle aynı deneyimleri yaşamaz, o nedenle bu konuda genelleme yapılamaz. Kısa bir süre önce, epeydir devam eden ve ara sıra şiddetlenen hassas bağırsak sendromundan (iritabl bağırsak sendromu ya da huzursuz bağırsak sendromu da denir–HBS) hipnoterapi yoluyla kurtuldum. Hipnoz tıp fakültesinde bahsedildiğini hiç duymadığım ve daha önceleri burun kıvırdığım bir yöntemdi ama ağrıdan kurtulmamda neredeyse mucizevi bir etkisi oldu. Bazı insanlarda ve bazı ağrı türlerinde işe yaradığına dair elimizde sağlam bilimsel kanıtlar olsa da, hipnozu tüm ağrı türleri için mucize bir tedavi olarak övme isteğime direnmem gerekti, zira öyle olmadığı kesin. Ağrı karmaşık ve değişkendir; ölçülmesi inanılmaz derecede zordur. Elimizde yığınla veri bulunsa da bunlar karışık metodolojiler ve çelişkili bulgular üzerine inşa edilmiştir. Biliminsanlarıyla uygulayıcıların, kanıtları nasıl yorumlayacakları konusunda devamlı birbirlerine düşmeleri hiç de şaşırtıcı değil. İster büyük bir ilaç şirketinde ister küçük bir klinikte olsun, çıkar çatışmaları elbette sık yaşanır. Zira birçok insanın geçim kaynağı ağrının nedenlerine ve nasıl tedavi edilebileceğine dair belirli anlayışlar üzerine inşa edilmiştir. Mali çıkarlara dayalı rekabet tabii ki insanları hatalı yapmaz ama daha temkinli olmak gerektiği anlamına gelir.
Çelişkili kanıtlara ve çıkara dayalı rekabete rağmen, modern ağrı bilimi son yirmi otuz yılda, ağrının koruyucu rolünü ortaya çıkarmada büyük aşama kaydetti ki bu yadsınamaz gerçek, ağrı devriminin temelini oluşturuyor. Bu hakikati anlamak nihayetinde ağrıyı hafifletecektir. Kitabı yazarken sağlıklı bir bilimsel şüpheciliği tevazu ve açık fikirlilikle dengelemeye çalıştım ve okurların da aynı şekilde davranacağını umuyorum.
*Bu yazı, Monty Lyman'ın Ağrı Nedir? adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Şiirsel Taş'ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()