Alternatif seslere neden ihtiyacımız var?
vesaire, 2024’te 10. yaşını kutluyor. Yayımlayacağımız birkaç yazıyla vesaire'nin kuruluş amacını, geçmişten günümüze ne yapmaya çalıştığını, gelecekte neye dönüşmek istediğini inceleyeceğiz. Böylelikle son on yılın kültür ve yayıncılık hayatına kısa, küçük ölçekli bir bakış atabilmeyi de umuyoruz. İyi okumalar dileriz.
Birinci sınıf öğrencilerine verdiğim Debates in Media Studies [Medya Çalışmalarındaki Tartışmalar] dersi, Adorno ve Horkheimer ile başlıyor. "Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma" başlıklı makaleyi okuyup tartışıyoruz. Kültür endüstrisi formüllere dayalıdır, birörnektir, aynı şeyi tekrarlar durur, seyircinin hayal gücüne yer bırakmaz, onu pasifleştirir.
Öğrencilere çağdışı gelen iddialar bunlar. Ne demek formüle dayalı, belirli bir türün formüllerinin filanca dizi tarafından nasıl da tersyüz edildiğine daha yeni şahit olmuş. Ne demek seyircinin pasifliği, Netflix’ten istediği zaman istediği şeyi izleyebiliyor işte. Yeri geliyor, izledikleriyle, dinledikleriyle, takip ettikleriyle müzakere ediyor, onları reddediyor, sosyal medyada dilediğince tartışıyor. Hiçbiri failliğinden vazgeçmeye razı değil, en merhametlisi "Sonuçta o da Nazilerden kaçmış, anlamak lazım," diye savunuyor Adorno’yu. Sınıfta varılan konsensüs şu: Bugün kültür hiç olmadığı kadar zengin, tüketicisi de hiç olmadığı kadar aktif.
Birinci sınıflara bunu yalnızca çıtlatmakla yetiniyorum, ayrıntısına girmiyoruz, ama Adorno’nunkilere benzer iddialar günümüzde de ortaya atılıyor. Örneğin müzik tarihçisi ve kültür eleştirmeni Ted Gioia, kültürel peyzajın genel tasvirini yaparken "monokültür" kavramını kullanıyor. Sinema Hollywood’un, yayıncılık New York merkezli bir iki grubun, çevrimiçi seyir piyasasının yüzde 70’e yakını dört platformun elinde.
İşin teknik boyutunda, yani kültür ürünlerinin dağıtıldığı ve erişildiği kanallarda da durum çok farklı değil. Google ve Apple internet tarayıcıları piyasasının yüzde 85’ine, Microsoft ve Apple masaüstü işletim sistemleri piyasasının yüzde 80’ine hakim. Bütün dünyada tarayıcı aramalarının yüzde 84’ü Google ile yapılıyor, mobil işletim sistemlerinin yüzde 99’undan fazlası Google ya da Apple yazılımlarını kullanıyor, atılan e-postaların yüzde 90’ından fazlasını Apple ve Google’ın istemcileri yönetiyor. Teknoloji uzmanları Maria Farrell ve Robin Berjon’un şu sözleri mevcut durumu çok iyi özetliyor: "Çevrimiçi alanlar birer ekosistem değil, her ne kadar teknoloji şirketleri bu sözcüğü kullanmayı çok sevse de. Onlar birer plantasyon, besi çiftlikleri ya da tavukların koyulduğu batarya kafesler gibi kapalı ve kontrol edilen, içeride kim varsa delirten ortamlar."
Tekeller, duopoller, oligopoller bu kadar yaygınken, standartlaşma, tektipleşme de kaçınılmaz. Yakın zamanda bu konudan bahseden bir diğer isim, televizyon eleştirmeni James Poniewozik. O da "orta karar televizyonculuğun altın çağında" olduğumuzu söylüyor.[i]
Evet, arada bir Fleabag, bir Atlanta, bir Game of Thrones çıkıyor, ama hemen ardından bu başarıyı taklit etmeye yeltenen onlarca örnek de geliyor: "Fleabag, ama biraz şöylelisi", "Game of Thrones, ama biraz böylelisi". Netflix'in bu yıl yayımlanan Türkçe içeriklerinden Kimler Geldi Kimler Geçti’nin fragmanı paylaşılınca, sosyal medyadan şöyle bir eleştiri yükseldi: Türkiye’ye geldiğinden beri Netflix aynı üç beş oyuncuyu, aynı üç beş temayı önümüze sürüp duruyor.[ii] Aykut Kocaman’a referansla söylersek, bu topraklarda yalnızca bazı türde çiçekler yetişiyor. Çok haklı bir çıkış bu, ama Netflix Türkiye’yle hatta Netflix’le bile sınırlı değil.
Monokültürün yapımları belki kötü değil, ama iyi de değil, eh işte, idare ediyorlar, "Akşam yorgun argın eve geldik, kafamızı fazla meşgul etmeyecek ne izleyebiliriz?" sorusunun basit bir cevabı olarak oradalar. Yanıtlanmayı bekleyen bir diğer soru ise şu: Seçim şansı yalnızca standartlaşmış kültür ürünleri arasındaysa, ürünün sayısının ya da bizzat o seçim eyleminin önemi var mı?
Sorun bitki biliminden ödünç alınmış bir kavramla (monokültür) ortaya konuyorsa, çözümü de orada aramak mantıklı olabilir. Nitekim Farrell ve Berjon, "internetin yeniden yabanileştirilmesinden" bahsediyor. Evrim Ağacı’ndan Alper Kaan Selçukoğlu ve Pedram Türkoğlu’nun "doğanın dengesini yeniden kazanmasına ve gelişmesine izin vererek ekosistemleri eski haline getirmeye ve canlandırmaya odaklanan koruma ve arazi yönetimine yönelik bir yaklaşım" diye tanımladığı yeniden yabanileştirme, kültüre uyarlamak için de iyi bir metafor. "Yeniden" ya da "dönüş" gibi vurgular eskiden bir şeylerin çok iyi olduğunu vurguladığı için buraya uygun olmayabilir, ama günümüz kültürünün tam da buna, biraz yabanileşmeye ihtiyacı var. Yabanileşsin ki Silikon Vadisi’nin elinde ehlileşmeye devam etmesin.
Alternatif seslere neden ihtiyacımız olduğu sorusunu böylelikle cevapladığımızı düşünüyorum. Peki, bunu yayıncılığa, hatta internet yayıncılığına uyarlarsak, alternatif sesler derken neyi kastediyoruz?
Yakın geçmişte kendine "yeni medya" sıfatını layık gören pek çok yayıncının peyda olduğunu gördük. Kendilerine atfettikleri "yenilik" belki videolarında kullandıkları disko müziklerinden, belki havalı tasarımlara sahip Instagram paylaşımlarından geliyordu. Halkın haber alma, özellikle de hakim söyleme, monokültüre alternatif bir ses duyma ihtiyacını karşıladıklarını söylemek ise zordu. Öyle bir postmodern çöplüktü ki bu "yeni medya", 31 Mart seçimlerinden önce AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını "genç, hırslı, hevesli" diye tanıtan bir yayın, seçim yaklaşırken "tarafsızlığa" sığınıyor, seçim akşamı ise halaybaşılığa soyunuyor, yaklaşık iki buçuk ay içerisinde bu denli savrulan yayın politikasında çelişki görmüyordu.
Oysa yüzünü "Yaşamak taraf tutmaktır," diyen Gramsci’ye dönmek de mümkün. Belki de bahsettiğimiz türde bir alternatif ses yalnızca böyle çıkabilir. Nitekim evrensel bir tarafsızlık atfedilen gazeteciliğin bile bu ilkeden vazgeçmesi gereken anlar var. Örneğin politik yorumcu John Oliver, "Amerikalıların dörtte biri küresel ısınmanın gerçekliğinden şüphe duyuyor," gibi haberler yapılmasını tuhaf bulduğunu söylüyor: "Hakikatlerden bahsediyorsanız, insanların fikrine ihtiyaç duymazsınız. Oldu olacak anket yapıp '5 mi büyüktür, 15 mi?' diye de soralım. (…) Amerikalıların dörtte birinin küresel ısınmanın gerçekliğinden şüphe duyduğuna dair haber yapmanın tek doğru yolu vardır: 'Bir ankete göre Amerikalıların dörtte biri haksız,' demek." Küresel ısınmanın kendisi kadar gerçek bir şey varsa, o da iklim değişikliğinin başlı başına metalaştığı, eğilip bükülerek kapitalizmin hizmetine sunulduğu. Yine de bağlamsız bir tarafsızlık savunusunun ne denli saçma olabileceğini iyi açıklayan bir örnek bu.
İşin aslı, monokültür hiçbir zaman canımızı sıkmaz, çünkü hiçbir zaman taraf tutmaz, etliye sütlüye bulaşmaz. "Çalışan" formüllerine başvurur, memnun etmese de tıkını alır, yoluna bakar. Alternatif sesler ise "Sen bu meseleye şöyle bakıyorsun, gel bir de böyle bak," derken kimi zaman canımızı sıkabilir, bizi kızdırabilir, tepki duymamıza yol açabilir. Ama hedef tektipleşmiş bir kültürü yabanileştirmekse, biraz da canımız sıkılıversin.
[i] Poniewozik’in yazısının tekil örneklerinden katılmadıklarım var. Örneğin bence Ozark’a haksızlık etmiş. Ama temel argümanının önemli olduğunu düşünüyorum.
[ii] Benzer bir tartışmayı şurada yürütmüş, televizyon yerine çevrimiçi seyir platformlarında yayımlanan işlerin cinsellik ya da sinkaflı küfürler dışında yenilik sunmadığını belirtmiştim. Aradan geçen dört yılda değişen pek bir şey yok gibi görünüyor.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()