Anlatılan senin hikayendir, ne gülüyorsun?

Anlatılan senin hikayendir, ne gülüyorsun?
Oguzhan-Alpdogan

2000’lerin ilk on yılında Türkiye güldürüsünün altın anahtarını elinde bulunduran komedyenlerin şimdilerde peş peşe andropoza girmesinin ardından, mizah kendini derin bir fetret döneminin ortasında buldu. Eskinin ağır topları çaresiz çırpınışların eşlik ettiği bir zindelik gösterisi içinde acıma duygusu uyandırırken yeni figürler de bu yarı-anarşi ortamının kaosundan istifade ederek piyasada kendine bir yer edinmeyi arzuluyor. Önce başlarını, sonra da nihayet gövdelerini sokarak girecekleri bir kapı aralığını sabırsızca arıyorlar.

Cem Yılmaz, hâlâ komik olduğunu kendine ispat edebilmek için “self-help” gösterileri düzenlerken benlik bütünlüğünü korumak için Türkiye toplumunu seferberliğe davet ediyor. Hasan Can Kaya liseli mizanseniyle kurguladığı programında, çiğ şakaları ve infantil tavırlarıyla tasarladığı mizansenin hakkını veriyor. Feyyaz Yiğit, kendini tekrar eden kısır bir absürdizme sıkışma yolunda dolu dizgin ilerliyor. Okumuş ailelerin özel olduğuna inandırılan çocukları hızla yükselen bir bar standupçısı enflasyonuna neden oluyor.

Türkiye toplumu dehşetli bir ekonomik ve sosyal krizi tecrübe ederken steril bir absürdizme yönelen, ikili ilişkilerin çelişkili dinamiklerini dert eden, kendi kıvrak zekasına hayran bıraktırmak isterken içeriksizleşen bu parçalı mizah ortamı, gözünü ısrarla gözlerimizden kaçırıyormuş izlenimi veriyor. Karikatürleştirilmiş kültür ve kimlik ikilikleri haricinde toplumun şakada temsiliyetine müsaade etmiyor, güvenli ve korunaklı alanından bizi acil ve palyatif bir kahkahaya davet ediyor. Bugün Türkiye’de mizahın, bizimkine benzemeyen başka ve uzak bir ülkenin hikayesini anlattığından söz etmek mümkün.

1970’lerin siyasal iklimi, anaakım mizahta Kemal Sunal gibi bir fenomenin ortaya çıkmasını zorunlu kıldı. Kemal Sunal’ın “yıkıcı bir anarşist” olarak tarif ettiği Şaban karakteri, düzenin kurumlarıyla müzakere etmeyen tavrıyla mevcut çarpıklıklara karşı toplum vicdanı için sembolik bir telafi işlevi görüyordu. Yığınlar Şaban’ın serüvenlerinde temsil buluyor, müesses nizama karşı gıyaben mücadeleye girişiyordu. Şaban’ın kurulu düzene sakarlıklar, şapşallıklar ve saftiriklikler yoluyla yaptığı gayriihtiyari saldırılar, kolektif bir rahatlamayı beraberinde getiriyordu. Türkiye’de mizah kulağının üzerine yatıyorsa, bunda mizahı Şaban yaratmaya zorlayan toplumsal muhalefetin yıllar süren sistematik bir ablukaya alınmasının etkisi büyük.

Günümüzde toplumdan gözlerini kaçıran histerik kahkaha ortamının dışında, dijital platformların ve spot ışıklarının uzağında hikaye anlatmanın yeni imkanları da beliriyor. İşçiler şantiyede, fabrikada, tarlada çektikleri TikTok videolarıyla sınıfın gündelik yaşamını, çalışma ortamını gösteriyor. İşçiyi, sefalet dolu ve acıklı bir yoksulluk kompozisyonun yalnız işçilik yapan derinliksiz bir öğesi olarak değil, haylazlık eden, muziplik yapan, mizah üretecek yaratıcılığa sahip bir özne olarak ele alıyor, gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Hikaye kendine çatlak buldu, o çatlaktan sızıyor.

Oğuzhan Alpdoğan işte bu çatlaktan sızdı. Siyasetçilerin PlayStation oynayarak, internet paketi vaat ederek, rap şarkılarıyla klip çekerek temas edebileceğini düşündüğü Türkiye gençliğinin gerçekçi hikayesi Alpdoğan’ın aslında kendi hayatını merkeze aldığı skeçlerinde görünür oldu.

Türkiye’nin en büyük işçi havzalarından biri olan İzmit’te 8 yıl demir-çelik fabrikasında işçilik yapan Oğuzhan Alpdoğan, skeçlerinde ailesinden harçlık almak zorunda kalan işsiz gençleri, fabrika yemekhanesinde verilen kahvaltılıkları evine götüren işçileri, bankalardan taksitli nakit avans çekerek ay sonunu getirmeye çalışan borçluları, yenilgisini mahalle gençleri üzerinde kimsenin ikna olmadığı sahte otoritesiyle onarmaya çabalayan mahalle abilerini anlatıyor. İş kazası geçiren bir işçiyi alışveriş poşetleriyle ziyaret edip işçinin şikayetçi olmaması için ona dalkavukluk eden fabrika yöneticilerini faş ediyor.

Oğuzhan Alpdoğan bu hikayeleri çelikleşmiş bir sınıf bilinciyle toplumu endoktrine etmek için anlatmıyor. Gülse Birsel güldürüsünde Gaffur gibi karakterlere giydirilen beyaz atleti Alpdoğan bizzat giyiyor. O atlet üzerindeyken perde asıyor, perde asarken annesiyle iş bulamadığı için tartışıyor. Bayram tatilinde mesai yazılan işçinin hikayesinde anlatmaya değer bir şey olduğu sezgisinden hareket ediyor. İşyerinde, sokakta tanıklık ettiği çelişkileri skeçlerinde berraklaştırıyor. Gözlerini kaçırmadan sahici bir ilgiyle yaşamı kuşatan somut koşullara bakıp sadece olan biteni dahi anlatmanın politik olabileceğini ispat ediyor.

Oğuzhan Alpdoğan’ı yaratan koşullar Şaban’ı yaratan koşullardan farklı. Alpdoğan, Şaban gibi “yıkıcı bir anarşist” değil. Oğuzhan cesareti kırılmış, kuşatılmış, bireyselleştirilmiş bir yenilgi kuşağının mensubu. Bu yüzden Alpdoğan’ın zaman zaman belgeselci katılığıyla ürettiği skeçler sinik bir realizme yöneliyor. Ailesinden harçlık alamadığı için arkadaşlarıyla çay içmeye gidemeyen bir gencin trajik hikayesi bazen ürkütücü bir soğukkanlılıkla komediye dönüştürülüyor.

Alpdoğan’ın tiplemeleri doğrudan isyan etmiyor, kazan kaldırmıyor, gerçek bir patronla karşı karşıya gelmiyor. Daima karnından konuşuyor, fısıltıyla yakınıyor. Bu yakınmalar hiçbir şeyi hedeflemeden ve hiçbir yere isabet etmeden boşlukta süzülüp kayboluyor. Alpdoğan bir umut ve değişim ortamının iyimserlik ihtiyacından değil, yenilgi yıllarının temsil ihtiyacından doğduğunu bize unutturmuyor. Bir sözcü değil, hikaye anlatıcısı olduğunu daima hatırlatıyor.

Oğuzhan Alpdoğan yeni bir şey söylemiyor. Zaten bildiğimiz bir müjdeyi haber veriyor, halihazırda yaşadığımız bir hikayeyi anlatıyor. Anlatılmadığı için başka kimsenin yaşamadığını düşündüğümüz o büyük ve ortak hikayeyi teşhir ediyor. Kuşaklara ilişkin suni tasniflere karşı Türkiye gençliğinin organik bir temsilini sunuyor.

O halde soralım: Ne gülüyorsun? Anlatılan senin hikayendir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.