"Annelerimiz Mihri gibi kadınlar olduğunu bilseydi, ne değişirdi?"

"Annelerimiz Mihri gibi kadınlar olduğunu bilseydi, ne değişirdi?"
kim-mihri

Pera Müzesi’nin film gösterimleri aracılığıyla haberdar olduğum Kim Mihri belgeselini, filmin senaryosunu yazıp yönetmenliğini yapan Berna Gençalp’in katılımıyla izleme şansım oldu. Osmanlı döneminden kadın bir ressamın hayatına doğru yolculuğa çıkma fikri beni heyecanlandırmıştı, belgeseli izledikten sonra da daha fazla konuşulması gereken birçok noktaya değindiğini düşündüm. Hafıza, mücadele ve tarihi baştan yazmak: Belgeselin kalbinde bunlar vardı.

2022’de 59. Antalya Film Festivali’nden “En İyi Belgesel” ödülüyle dönen Kim Mihri belgeseli, 1885 doğumlu ressam Mihri'nin hayatına odaklanıyor. Varlıklı bir aileye doğan Mihri, resim sanatını o dönemde saray ressamı Fausto Zonaro’dan öğrendi. Yeteneğini genç yaşta aldığı eğitimle geliştirdikten sonra aynı hevesi taşıyan daha nice kadın ressam olabilsin diye Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşunda yer aldı. Ayrıca adını kendi gibi ilk Türk kadın ressamları listesine yazdıracak yeğeni Hale Asaf’a da resim dersleri verdi. İlerleyen yıllarda uluslararası sanat merkezlerine (Roma, Paris, New York) gitti; orada sanat hayatını sürdürürken dönemin önemli figürlerinin de portrelerini resmetti.

Bu dönemde Osmanlı’da kadınların sanatsal ve entelektüel üretimi gitgide kamusal görünürlük kazanmaya başlamıştı. II. Meşrutiyet’le birlikte siyasal tartışmalara daha aktif katılan kadınlar, Hanımlara Mahsus Gazete (1895-1908) ve Kadınlar Dünyası (1913-1921) gibi dergilerdeki entelektüel üretimleriyle ilk defa kamusal özneler haline geliyorlardı. Bunların yaşandığı 1900’lü yılların başında, Mihri sanatıyla dünyayı katediyordu.

Berna Gençalp, belgesele katkı veren büyük bir ekiple birlikte, izleyici de araştırma sürecine dahil ediyor. Sanat tarihçilerine, Mihri’yi araştırmaya gönül veren insanlara sorularını yönelten Berna Gençalp’in filmde görünür oluşu özdüşünümsel bir belgesel dili de sunuyor. Şehirler arasında mekik dokurken, araştırmanın peşine düşen yönetmene seyirciler de eşlik ediyor. Hakkında pek az şey bilinen ressam Mihri’yi mektuplarının köşesindeki adreslerde aramak, haber kupürlerinden ressamın yaşamının köşetaşlarını saptayabilmek ve bakışlarındaki anlamı çözebilmek hevesiyle belgeselin içinde buldum kendimi.

[mailerlite_form form_id=10]

Belgeselin kurgusu da özellikle dikkat çekici. Resmi tarihyazımını sorgulayan belgesel, ne bir kahramanlık hikayesi anlatıyor ne de acı dolu bir yaşam öyküsü. Aralardaki soyut animasyon sekanslar ise izleyiciye duygularıyla baş başa kalabileceği duraklar sunuyor. Eleni Lomvardou tarafından bestelenen müzikler de sahnelerin duygularını pekiştirmede rol oynuyor.

Filmde sanatçı, araştırmacı, üreten kadınların Mihri sayesinde bir araya geldiklerini ve birbirlerine sorular yönelttiklerini görmek, seyircide kolektif bir meraktan doğan dayanışma duygusunu uyandırıyor. Verdikleri röportajlar esnasında da feminist tarihyazımına sıklıkla değiniyorlardı. Anaakım tarihin arasına iki sayfalık kadın temsili sıkıştırıp var olan anlayışı yinelemektense feminist tarihyazımı yazanı, nasıl yazıldığını ve kimlerin o resimde olmasına izin verildiğini sorguluyor. Varlığını bilmediğimiz için yokluğunu sorgulayamadığımız özneleri, güç ilişkilerini ve hafızayı da işin içine katarak yeniden yazmayı amaçlıyor. İsmi bile az insan tarafından bilinen Mihri’nin peşine düşülmesi, kadınların kolektif hafızasına kazandırılmaya çalışılması bu çabanın ürünü.

Arşivler, gazete kupürleri, çoğu kayıp tabloların izini süren Kim Mihri belgeseli, feminist tarihyazımının güncel bir örneğini sunuyor. Bu yönüyle film unutulmuş bir geçmişi yeniden canlandırıyor. Film, geçmişte görünmez kılınmış kadın öznelerin hikayelerini gün yüzüne çıkararak kolektif bir kadın hafızasının yeniden inşasına katkı sunuyor. Belgeseldeki bir sahnede kadınlardan birinin şu sorusu, film boyunca işlenen hafıza temasını kusursuz özetliyordu: “Anneannelerimiz, annelerimiz Mihri gibi kadınlar olduğunu bilseydi neler değişirdi?” Bu soru, kadınların tarihsel deneyimlerinin kuşaklar arasında yeterince aktarılmadığını düşündürüyor.

Sorunların köklü ve ezelden beri süregeliyor oluşuna o kadar alışmışız ki mücadelenin de en az onun kadar köklü olduğunu unutuyoruz. Osmanlı’da kadın hakları üzerine yazılar yazan kadınların torunları, bir noktada kendilerini yeni filizlenen bir kavganın aktörü sanmış olabilir. Ancak Fatma Aliye, Emine Semiye, Makbule Leman ve Ulviye Mevlan gibi yazarlar, 19. yüzyılın sonunda Osmanlı entelektüel ortamında kadın mücadelesinin temellerini çoktan atmıştı. Kim Mihri gibi belgeseller ve nice akademik çalışma, bahsettiğim kadınların mirasına daha nicelerini ekliyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.