Antakya'dan uzakta Antakya'yı düşünmek
“Her şey yalnızca bir kere olur ama sonsuza kadar sürer… Bellek, sonsuzluğun zemininde dolaşan uyurgezerin tılsımıdır… İnsanın yeryüzündeki görevi hatırlamaktır, hatırlamayı hatırlamak.” —Henry Miller
Bu yazıyı uzun süredir aklımın bir köşesinde yazıp duruyorum. Siliyorum, birilerine okutuyorum, rafa kaldırıyorum ve yeniden okuyorum. Yazıyı kafamda tartıp biçtiğim zamanların biri, Sasa Stanisic’in Köken adlı kitabını okuduğum bir zaman dilimine denk geldi. İlk sayfalarda şöyle bir cümleyle karşılaştım: “Doğduğum hastane artık yok.” Uzun uzun düşündüm, benim doğduğum hastane de artık yok.
Evden yaklaşık 3.500 kilometre uzakta, depremin üçüncü yıldönümünde 6 Şubat'ın ağırlığını içimde fazlasıyla hissettiğim, bu kadar uzak mesafeden “anmak” için kendime yollar aradığım bir ruh halindeyim. Aynı acıyı paylaştığın insanlarla bir araya gelememek, anmayı kaçınılmaz olarak bireyselleştiriyor. İnsanı yalnızlaştırıyor. Bana göre anmak, bu yalnızlıkla baş edebilmek için anmanın kolektifliğini ve son üç yılda Antakya ile kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiğini düşünmek anlamına geliyor.
Bu yazıyı da kendi hatırlama yollarımı yazıyı okuyacak insanlarla ortaklaştırabilmek adına yazıyorum. Bizi bir yere ve birbirimize bağlayan, ait hissetmemizi sağlayan şeyler üzerine düşünüyorum. Depremden sonra bu bağların nasıl dönüştüğünü, nasıl yeniden üretildiğini, artık fiziksel olarak var olmayan ya da bambaşka biçimlerde var olan bir mekânda hatırlamanın imkânlarını düşünüyorum.
Elektrik ve su kesintileri, su baskınları, hafriyat kamyonları, trafik kazaları, ulaşımın güçlüğü ve toplu taşımanın neredeyse imkânsızlığı… Antakya'da hayat üç yıldır konteynerlerde aşağı yukarı böyle devam ediyor. Hatırlamak ve kenti yeniden üretmek de anmanın bir yolu haline geliyor. Umutsuzluk, yılgınlık ve "yeni normalin" anormalliği içinde Antakyalılık artık kendini ifade etmenin bile hak arayışına dönüştüğü bir mücadele yöntemi oluyor. Kendi içimde de bir mücadeleye dönüşen Antakyalılık kimliğiyle Antakya’yı anmak ve aklımda dönüp duranları anlatmak istiyorum.
Dayanışma ve mücadele
Antakya, biz Antakyalıların her zaman en çok övündüğü özelliğiyle, çok kültürlü, depremden çok önce de politik hafızası güçlü, dayanışma kültürü olan, birlikte yaşam pratikleriyle şekillenmiş bir kentti. Bu tarihsel ve toplumsal arka plan, deprem sonrasında ortaya çıkan ilişkilere de doğrudan yansıdı.
Depremden sonraki ilk zamanlarda “acil ihtiyaçları” karşılamak için bir araya gelmelerle oluşan dayanışma biçimleri, zaman geçtikçe kentin ve ilişkilerin yeniden üretildiği toplumsal birliktelikler haline geldi. Aşevleri buluşma mekânlarına dönüştü. Kadınların birlikte üretim yaptığı kolektifler hem ekonomik hem duygusal bir tutunma zemini yarattı. Antakyalılık etrafında gelişen dayanışma ve mücadele yardımdan çok kentte kalma, sahip çıkma ve yok sayılmaya karşı hatırlayarak var olma biçimine dönüştü.
[mailerlite_form form_id=16]
Ritüeller, semboller ve performans
Kentte gündelik hayatın bir parçası olan her bir ritüel depremden sonra hatırlamanın bir parçasını oluşturdu. Yas tutma ve hatırlama biçimi olarak yürümek, anlatmak, dinlemek, bir araya gelmek... Bu yönüyle Antakya’da hatırlamak artık yalnızca zihinde gerçekleşen bir eylem değil bedenle, mekânla ve birlikte var olarak kurulan canlı bir ilişki biçimiydi.
6 Şubat anmalarında yakılan mumlar, meşaleler, yürüyüşler, sloganlar, nehre bırakılan karanfiller, kayıpları anmanın yanı sıra kentle yeniden temas etmenin yollarını oluşturuyor. 2024 ve 2025'teki anmlarda Hatay Akademi Orkestrası ve kentteki diğer müzisyenlerle birlikte şarkı söyleyen kentliler, yasın yalnızca sessizlikle değil müzikle, sanatla ve kolektif varlıkla da taşınabildiğini gösteriyor. Bu anlar birer tören olmanın ötesinde acıyla yeniden ilişki kurmanın ve kenti terk etmemeye dair ortak bir iradenin ifadesine dönüşüyor.
Bu buluşmalar, Antakya ile kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştiriyor. Bize, şehrin zorla sığdırılmaya çalışıldığı o dar sınırları, gerçeklerle anlatılanlar arasındaki derin uçurumu hatırlatıyor: Sınırlar, gerçekler ve hayaller. Öte yandan hayalini kurduğumuz hayat, özlemini duyduğumuz hayat...
“Sağlıklı bir çevrede yaşamak… Daha az stresli bir hayat… Hayatta kalmak değil yaşamak… Nitelikli geçici yaşam alanları, nitelikli kalıcı yaşam alanları… Yeşil alan, ulaşım, güvende hissetmek… Bir sonraki felaketi bekler gibi yaşamamak…”
“Normal”
Konuşulan her meselede, deprem ve öncesi kendine “normal” sınırların içinde yer buluyor. “Normal” artık var olmayan bir geçmişin bütün eksilerine veya artılarına rağmen nostaljik ama erişilmesi mümkün olmayan bir şeyi tanımlıyor. Bu sebeple Antakya’da deprem sonrası süreçte “normale erişme tahayyülü” belirsizliklerin devamlılığı ve geleceğe dair endişelerle birlikte zaman algısının bulanıklaşmasına da neden oluyor.
Geçmiş oradadır ve bellidir, bu sebeple normalin sınırları içindedir. Ama içinde olunan şimdiye ve geleceğe dair herhangi bir sınır yoktur. Normale — yani geçmişe en çok benzeyene — ne zaman erişilecektir, nasıl erişilecektir bilinmez. Sınırlar, ufukta görünmeyen geleceğin bir parçasıdır. Belirsizliğin bittiği yerdir.
Sınırlar
Sınır, bir tarafı diğerinden ayırır ve iki taraf arasında etkileşim ve karşılaşma alanları yaratır. Bu nedenle sadece ayırıcı değildir, ilişkilerin ve farklılıkların kesiştiği bir ara yüz olarak da işlev görür. Deprem nedeniyle kentin fiziksel sınırları yıkıldı, mekânı düzenleyen unsurlar kayboldu, özel ile kamusal, iç ile dış arasındaki ayrımlar silindi. İçerisi ile dışarısı, gündelik ile olağandışı, kamusal ile özel de geçirgen ve bulanık bir şekilde birbirine karıştı. “Normal” olanın en temel kodları bile bu yeni mekânsal düzensizlik içinde belirsizleşti.
Sınır, “iç” ve “dış” arasındaki farklılaşmanın başladığı yerde ortaya çıkar. Aynı zamanda bir “tanımlama” eylemidir. Sınırlandırılan şey, artık başka bir tanım altında yer alamaz ve kendisi dışında kalanları da dolaylı olarak tanımlar. Sürekli bir “öteki” yaratır. Bu farklılaşmalar özellikle kentsel ölçekte belirginleşir ve fiziksel ile sosyal ayrımları — yani somut ve soyut, görünen ve görünmeyen sınırları — oluşturur.
Antakya’daki yıkım da tam olarak bu perspektiften sınırların yeniden tanımlanmasına alan açtı. Kentsel alanların kaybıyla gündelik yaşam açık alana taşındı, sokaklar, avlular, hatta yollar barınma, yas tutma, sosyalleşme alanlarına dönüştü.
Bildiğimiz kentin sonu (ya da başlangıcı)
6 Şubat’tan bu yana sıkça konuştuğumuz — hatta daha da öncesinde bildiğimiz üzere — tarihsel süreçte farklı medeniyetler tarafından yönetilen ve çok katmanlı kültürlere ev sahipliği yapan Antakya, tarih boyunca 7 kez yıkılıp 7 kez “yeniden inşa” edildi. Hatta bu sayı kimi kaynaklarda 30 olarak geçiyor. Ama 6 Şubat depremlerinin, Antakya’nın mekânsal sürekliliğini fiziksel olarak kesintiye uğratmasıyla “bildiğimiz haliyle kent kavramı” yerini giderek genişleyen bir belirsizlik alanına bıraktı.
Altyapının yokluğunda oluşan geçici mekânsal örgütlenmeler, içerisi ile dışarısının birbirine girmesiyle bu kent de bildiğimiz haliyle kentlerin fiziksel hallerinden çok daha farklı deneyimler üretmeye başladı.
Antakya’daki belirsizlik yalnızca gündelik hayata değil, deprem sonrası planlama süreçlerine de yansıdı. Yerelin hafızası ve kentlilerin deneyimleri gözetilmeden, merkezi aktörler tarafından yürütülen süreçler ve kentin geleceğinde söz sahibi olamama hissi, kentliler için derin bir güvensizlik ortamı yarattı.
[mailerlite_form form_id=10]
Ev
Evi hiçbir zaman yalnızca dört duvardan ibaret olmadı; ortaklaşmaların, dayanışmanın bazen özel alanın ama genellikle sofrada bir araya gelmelerin, sosyalleşmenin, komşuluğun ve bir aradalığın temsili olarak var oldu. Bunu en azından birçok Antakyalı için deprem sonrası süreçte en çok aranan ve en çok özlem duyulan şeyin kentin kendine has özellikleri ve çoğu Antakyalının aslında Antakya’yı "ev" diye tanımlaması üzerinden tartışabiliriz.
Deprem sonrası temel bir hak olan barınma hakkını bu tartışmanın dışında bırakarak bugün Antakya’da ev kavramı tam da bu dört duvara indirgenmiş, sınırları çizilmiş, ölçülmüş, hesaplanmış ve mülkiyetin diliyle tarif edilen bir mekâna dönüşmüş durumda.
Oysa “ev” dediğimiz şey duvarların ve tanımlamaların ötesinde bir aidiyet, bir hafıza, bir güvenlik hissi, bir konforlu var olma alanıdır. Deprem sonrası süreçte “eve” dair bu yaklaşım bütün tanımların, alışkanlıkların ve sınırların da dağılmasını beraberinde getirdi. Ev, mülkiyete indirgendi.
Antakya’da evin indirgendiği mülkiyet kavramı somut bir olgu olmaktan çıktı, belirsizliğinin ne zaman giderileceği belli olamayan bir sürece hapsoldu. Anahtar da kapıyı açan bir nesne olmaktan çıkıp mülkün sınırlarının müphemleştiği bir pazarlık nesnesine dönüştü.
Sürekli değişen proje alanı sınırları, bilgiye erişimde yaşanan zorluklar, çoğu zaman gecikmeli gelen bilgilendirmeler ve yeterince şeffaf ilerlemeyen uygulamalar da “mülk sahiplerinin” kendi evleri üzerindeki haklarına dair netlik sağlayamadıkları bir süreci beraberinde getirmiştir.
İlk günden beri “neden eve dönmekten ibarettir hayat?” diye sorduğumuz bu süreçte, arabada, çadırda, konteynerde -sonra nereyi bulabildiysek orada- geçen üç yılın ardından hâlâ evi arıyor, bulacağımız yerin de bizimle birlikte bambaşka bir şeye dönüşeceğini hissediyorum.
Peki, ev nerede başlar, nerede biter? Geçmişin açık hatlarla çizilmiş mekânsal ve toplumsal sınırları, belirsizliğin içinde erirken, bu yeni formu nasıl anlamlandıracağımız, şehri nasıl hatırlayacağımız, nasıl anacağımız ve nasıl bir yön çizeceğimiz sorusu geleceğimiz açısından en büyük meselelerden biri olarak önümüzde duruyor.
Adalet
Evden kilometrelerce uzakta Antakya’yı düşündükçe aklıma gelenleri her dökmeye çalıştığımda, bu hatırlama, dayanışma, yeniden üretme ve kentle kurulan ilişki çabalarının karşılık geldiği, sürekli ertelenen ama içimde hiç dinmeyen bir talep var: adalet. Bu karmaşanın içerisinde Antakyalılık tanımını artık hak arayışı ve mücadeleciliğin üzerinden yapma sebeplerimden biri de Antakya’da –ve depremin vurduğu bütün kentlerde– yalnızca yeniden inşanın değil, bunları yaşamamıza sebep olanlardan hesap sorma ihtiyacı.
Deprem suçlularının yargılanması talebi, sadece geçmişte kalmış bir öfkenin değil, geleceği koruma isteğinin bir yansıması. Affetmenin, helalleşmenin, bütün kayıpların “kader” olarak tanımlandığı bir düzlemde adalet “iyileşmenin” ve “onarmanın” önkoşulu. Bu sebeple bu yıl tek başıma olduğum 6 Şubat’ta, birlikte anmanın yollarına dair arayışlarımın, sonunda kayıplarımızla beraber unutmamamız gereken belki de en önemli şeylerden birinin adalet talebi olduğunu düşünüyorum.
Ve yazımı geçen sene 6 Şubat’ta Antakya’dayken söylediklerimle bitirmek istiyorum: Çaresizliği, acıyı, öfkeyi unutmuyorum. Affetmiyorum. Hiç kimseyle helalleşmiyorum. Bu yıldönümünde de yaşadıklarımızı bir daha hiç kimsenin yaşamamasını diliyorum.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()