Artık kimsenin bir kişiliği yok
Terapi dili, gündelik dilimizi ele geçirdi. Aşk ve ilişkiler hakkındaki sohbetlerimizi mahvediyor, acı ve keder hakkındaki düşüncelerimizi sınırlıyor. Şimdi de bizi biz yapan sözcükleri kaybediyoruz. Kimsenin bir kişiliği kalmadı artık.
Terapi kültüründe, her kişilik özelliği çözümlenmesi gereken bir probleme dönüşüyor. Fazlasıyla insana dair olan her şeyin (tüm alışkanlıklar, farklılıklar ve yoğun duygular) etiketlenmesi ve açıklanması gerekiyor. Bu zorunluluk kaçınılmaz olarak yaygınlaşıyor, kimseye artık “normal” diyemeyeceğimiz duruma gelene kadar hepimizi gitgide kuşatıyor. Bazıları genç insanların davranış bozukluklarını kişilikleri haline getirdiklerini söylüyor. Hayır, durum daha da beter. Bu gençlere artık sıradan kişilik özelliklerinin birer davranış bozukluğu olduğu telkin ediliyor. 2024’te yapılan bir araştırmaya göre, Z kuşağı kadınların yüzde 72’si ruh sağlığı sorunlarının kişiliklerinin önemli bir parçası olduğunu söylüyor. Boomer kuşağı erkeklerin yalnızca yüzde 27’si bunu kabul ediyor.
Bana kalırsa, bu durum biraz da modern yaşamın getirdiği her şeyi psikolojik, bilimsel ve evrimsel bir çerçevede açıklama eğiliminden kaynaklanıyor. Bizimle ilgili olan her şey nedenselleştiriliyor, kategorize ediliyor ve düzeltilebilir olarak sunuluyor. Kuramlar, çerçeveler, sistemler, dürtüler ve arzular aracılığıyla kendimizi ifade ediyoruz. Hepsine birer açıklama üretmek uğruna gizemi, aşkı ve son zamanlarda kendimizi kaybettik.
İnsanları betimlemek için kullandığımız maneviyat yüklü ifadeler kayboldu. Artık buluşmalara geç kaldığınızda sebebi hoşgörülebilir unutkanlığınız, dağınıklığınız ya da ilgi çekici oluşunuz, gizliden gizliye bu yönünüzle bilinip sevilmeniz değil, bilakis dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğundan (DEHB) muzdarip olmanız. Utangaç olmanız ve insanlarla konuşurken gözlerinizi kaçırmanız annenizden aldığınız bir özellik değil, anneniz gibi anlayışlı ve tatlı olmanızdan ya da onun gibi utanınca yüzünüzün kızarmasından da değil, sebebi otizmli olmanız. Olduğunuz gibisiniz ama bir ruhunuz olduğundan değil, semptomlarınızın ve tanılarınızın sonucu olarak böylesiniz; atalarınızdan miras kalanların bir alaşımı ya da insana has özelliklerin nadide bir bileşimi değilsiniz, ancak çocukluğunuzda olan bitenlerin klinik sonucu olabilirsiniz. İçten, sinir bozucu ve ilgi çekici her yönümüz artık kategorilere ayrılmış halde. Bir zamanlar evlilik yeminlerine eklenen, cenazelerde dile getirilen, tebessümle hatırlanan yönlerimiz artık doktor raporlarında veya ruh sağlığı değerlendirmelerinde kendine yer buluyor. İnsana özgü niteliklerimizi yitirdik. Uzun zaman önce birer ürün haline geldik, bunlar da etiketlerimiz oldu.
İnsanların mizaçları hakkında konuşamıyoruz mesela. Artık cömert insan kalmadı, yalnızca başkalarını memnun etmekle uğraşanlar var. Duygularını çekinmeden ifade edebilen kadınlar ya da erkekler kalmadı, kaygılı bağlananlar ya da birbirine bağımlı olanlar var. Çalışkan insan diye bir şey yok, yalnızca travma yaşamış, beklenenin üzerinde başarı gösteren, endişeli, nevrotik düzeyde hırslı insan var. İnsanları rızaları olmasa bile kategorize ediyoruz. Sakar annelerimizin aslında tanımlanmamış DEHB’i varmış, ağzı var dili yok babalarımız otizmli olduklarının farkında değilmiş; metanetli dedelerimiz de duygusal açıdan körelmişler. Ölülere bile teşhis koymaya kalkışıyoruz. Bana kalırsa insanlar bu sebeple kendilerine konan teşhisi bu kadar savunuyorlar, bu tanıların her şeyi açıkladığı konusunda ısrarcı davranıyorlar. Kişiliklerinin her bir parçası bu tanılara sığdırıldığı için tanılara tutunmak kendilerine tutunmak anlamına geliyor.
Üstelik yitirdiğimiz yalnızca kişilik özellikleri de değil. Artık deneyimler yok, hayatın aşamaları ya da mevsimleri yok, mucizeleri ve gizemleri de yok, yalnızca sorunumuzun ne olduğuna dair ipuçları var. Olan biten her şey açıklanabilir, hiçbir şey istisna olamaz. Hayır, birine körkütük âşık olduğumuzu kabul edemeyiz; akılcı düşünmek aslında olan biteni anlamayı ve bunun gizli nedenlerini bulmayı gerektirir. Kime aşık olduğumuz travma tepkisinden başka bir şey değildir. “Sen âşık filan değilsin, senin bağlanma problemin var.” Belki de sana çocukluğunda seni yaralayan anne babanı hatırlatıyor. Aslına bakarsanız duyguların hiçbiri kalmadı artık, sadece hasar görmüş sinir sistemleri var. Yaşadığımız her insani deneyim birer bulgudur, hayatımızın amacı da tüm bulguları eksiksiz biçimde birleştirmektir. Bu, bizden önceki nesillerin acımasızca mahrum bırakıldığı sağlıklı bakış açısıdır.
[mailerlite_form form_id=10]
Geçmişe kıyasla daha fazla bilgili ve duygusal açıdan gelişmiş olduğumuzu sanmıyorum. Anneannem hem bir anneanne, hem bir anne, hem de bir eşti ama bizim bağlanma sorunlarımız var. Hem fedakârdı hem de her şeyi dert edinen biriydi ama biz reddedilmekten korkuyoruz, travmalarımızın bir sonucu olarak herkese yaranmaya çabalıyoruz. Onların birer ruhu vardı, bizim semptomlarımız var. Elbette geçmişte gerçekten yardıma ihtiyacı olup hiç anlayış göremeyenler de vardı fakat hikaye bundan ibaret değil. Birçoğu daha mutluydu, kendisinin bu kadar farkında değildi, gerçekten de kendilerini unutabiliyorlardı. 60 senedir evli olan anneanneme ve dedeme neden eş olarak birbirlerini seçtiklerini sordum, düzgün bir cevap alamadım. Meğer bu soru üzerine hiç düşünmemişler. Belki de geçmişe karşı fazla nostalji besliyorumdur ama aldığım cevapta bağ kurmakta zorlandığım, zaman içinde kaybettiğimiz bir şey vardı: daha sade bir yaşam. Biz böylesine kaygılı ve allak bullak haldeyken geçmişteki insanları kusurlu ve çözümlenmemiş görmek, bizim kibrimizden ibaret.
İşte bu kibirden dolayı kendi neslimin ilişkiler ve ebeveynlik gibi meselelerde takılıp kaldığını düşünüyorum. Bocaladığımız sorumlulukları, saatlerce üzerine tartıştığımız kararları, sürdürmekte zorlandığımız gelenekleri çoğu zaman kolayca açıklayamıyoruz. Açıklanamayanı açıklamaya çabalıyoruz. Romantik ilişkileri bekar kalmaya karşı savunmak zorlaştı çünkü romantik ilişkiler artık güvenli, kontrol edilebilir ya da rasyonel değil. Aynı durum çocuk sahibi olmak konusunda da geçerli. Böyle şeyleri eğrisiyle doğrusuyla düşündüğünüzde mantıklı bir yanı kalmıyor. Hesabını tutmak da mümkün değil, kurallara bağlamak da. Sizden önceki kuşaklara nasıl aile kurduklarını bir sorun, bunu enine boyuna düşünmediklerini göreceksiniz. Bu durum, belki de inandırıldığımız kadar hastalıklı değildir, belki o kadar pervasızca davranmamışlardır, belki de bu durum insana dair bir şeydir.
Tabii ki önceki nesillerin sahip olmadığı, milyar dolarlık bir endüstrimiz var. Dünya gitgide daha da karmaşıklaşıyor; olup bitenleri kontrol edebilmek istiyoruz, kesinliğe ihtiyacımız var. Nedenlerle avunuyoruz. Evet, gündelik hayatını sürdüremeyen ve anlaşılmakta ferahlık bulan gençlere, bu teşhisler sayesinde yardım edilebiliyor fakat sayıları düşündüğümüzden çok daha az. Çok daha fazla insan, hayatın anlamının her şeyi sınıflandırmak ve açıklamak olduğuna ikna edildi. Bu da onları perişan ediyor.
Her şeyi böylesine acımasızca bilmenin bizi özgürleştirdiğini düşünmek bana tuhaf geliyor. Kendimizi sürekli denetim altında tutmayı özgürce yaşamak sanıyoruz. Tıbbi etiketlere hapsolduğumuzda, nedense daha az baskı altında olduğumuza inanıyoruz. Gençler hayatlarının en tasasız yıllarını ayrıntılı planlar yaparak, kendilerini şirketlere ve reklamverenlere göre vasıflandırmakla geçiriyorlar. Zihinleri çoğunlukla bunlarla meşgul. Artık hatıraları yok, yalnızca travmalarının kanıtları, açıklamaları, çizelgeleri var. İlişkileri yok; bağlanacakları figürler, bakımverenleri, ortak düzenleyici mekanizmaları var. Bence tüm bunlar, çektiğimiz sıkıntıların asıl nedeni. Bir nesle, hayatın anlamını dışarıdaki dünyada değil kendilerinin içinde aramalarını öğrettik. Oysa biz kendini bilmek denen bu sefil uğraşı küçümsüyoruz. Henüz içindeyken çocukluklarını otopsi yaparcasına analiz edenleri gördükçe içim sızlıyor. Umutlarını, acılarını, ıstıraplarını kategorilere sıkıştırıyor, benliklerini travma tepkilerine indirgiyorlar. Koca bir nesle bu yürek parçalayan farkındalığı yaşattığımızı görmek beni üzüyor; dünyayı yalnızca bu militanca arayışla, neden böyle olduklarının nedenlerini bulma çabasıyla anlayabiliyorlar. Oysa kaçırdıkları koca bir yaşam var.
Çünkü her şeyi açıklayamayız. Bazen analiz etmeyi, her şeyin ardını görmeye çalışmayı bırakıp bilinmezi olduğu gibi kabul etmek zorundayız. Ulaşabileceğimiz yegane şey inançtır, belki biraz da kendimizi tiye almak. İnsan olmanın şifası yok, tam da bu sebeple ruh sağlığı endüstrisine tükenmeyen bir talep var. Herhangi bir şeyi yeterince açıklarsanız patolojik bir sebep de bulursunuz, daha da derine kazarsanız kaybolursunuz.
Bize sürekli en cesurca şeyin “üzerine düşeni yapmak” olduğu söyleniyor. Bana kalırsa asıl cesaret gerektiren, her şeyi açıklamaktan vazgeçmek, kontrolü bırakmak ve içe dönme dürtüsüne direnmektir. Kendimizi ancak davranışlarımız, yaşam biçimimiz ve başkalarına karşı tutumumuzla anlayabileceğimizi kabullenmek için cesaretin yanında bilgelik de gerekir. Kendimiz hakkında yeterince düşünüyoruz. Daha fazla farkındalığa ya da daha fazla cevaba ihtiyacımız yok. Benim neslim kendini açıklamaya, yoğun duygularını çözümlemeye, kişiliğini tektipleştirmeye ve her deneyimi anlamlandırmaya adanmış bir ömrün sonunda, sorunun başından beri insan olmaktan ibaret olduğunu fark edecek diye üzülüyorum.
Bu yüzden kendinizi açıklamalara boğmak yerine yeni deneyimlere açın. Sıradan olmaya cüret edin. Hislerinizi, kararlarınızı, hatıralarınızı piyasaların müdahalesine, uzmanların değerlendirmesine ve sağlık endüstrisinin neyin sağlıklı olduğuna dair hükmüne teslim etmeyin. Kendinizi sürekli çözümlemek zorunda değilsiniz. Kim bilir? Hayat gizemlidir. Belki başımıza gelenlerdir, bazen sebebini bilmeyiz. Kişiliğinize tutunmak, insan olduğununuzu ilan etmektir: Bir ürün değil, bir insan. Başka bir açıklamaya gerek yok.
*Bu yazı, Zeynep Saatli tarafından Freya India’nın “Girls” adlı blogunda yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()