Asıl düşman mülteciler değil sermaye sınıfıdır: "The Old Oak"

Asıl düşman mülteciler değil sermaye sınıfıdır: "The Old Oak"
TheOldOak

50 yılı aşkındır işçi sınıfının yaşamını ve dertlerini beyaz perdeye taşıyan İngiliz yönetmen Ken Loach, 2023’ün sonlarında gösterime giren filmi The Old Oak’un kariyerinin son filmi olduğunu, yaşlandığı için artık film çekemeyeceğini duyurmuştu. Uzun yaşamı ve kariyeri boyunca yoksulluk, gelir adaletsizliği, sosyal güvencesizlik, kapitalizmin ve neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı tahribat, sendikal haklar ve sınıf çatışması gibi toplumsal konuları kendine has bir hassasiyetle anlatarak “işçi sınıfının yönetmeni” olarak zihinlere kazınan 87 yaşındaki Loach, son filminde de bildiği yoldan şaşmıyor. Üstelik bu kez kamerasını son dönemin en netameli konularından birine doğrultuyor. Ken Loach’un senarist arkadaşı Paul Laverty ile çalıştığı 15. film olan The Old Oak, 2016 yılında savaştan kaçarak Kuzeydoğu İngiltere’nin eski bir maden kasabasına gelen Suriyeli mültecilerle yerel halk arasındaki gerilimi, çatışmayı ve dayanışmayı anlatıyor.

1979’da iktidara gelen Margaret Thatcher hükümetinin yöneldiği neoliberal ekonomi düzeninin sonucunda İngiliz işçi sınıfının kanını emen kemer sıkma politikalarını ve törpülenen sendikal hakları filmlerinde sık sık işleyen ve etkisini hâlâ hissettiren Thatcher politikalarını öfkeli bir dille eleştiren Loach-Laverty ikilisi; son filmleri Sorry, We Missed You (Üzgünüz Size Ulaşamadık) ile serbest çalışma (gig) ekonomisini bir kargo dağıtım şirketinde parça başı iş sistemiyle çalışan bir işçiyle ailesinin çektiği zorluklar üzerinden eleştiriyordu. The Old Oak’ta ise 1984-1985 madenci grevlerinin devlet güçleri tarafından acımasızca bastırılmasıyla ve madenlerin kapatılmasıyla yoksulluğa terk edilen kasaba halkı ile en az onlar kadar yoksul ve çaresiz olan Suriyeli mülteciler arasındaki ilişki hikayenin ana dinamiğini oluşturuyor. Yerel halk boş zamanlarını madenlerin kapatılmasından dolayı terk edilen bölgenin tek barı olan The Old Oak (Eski Meşe) isimli barda geçiriyor. Barların her türden insanın buluşup sosyalleştiği kapsayıcı bir yapısının olduğunu düşündüğümüzde filmin mekansal tercihinin anlatmak istediği hikaye için oldukça işlevsel ve isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim barın arkasındaki metruk oda, Barın sahibi TJ Ballantyne ve Suriyeli mülteci genç kadın Yara’nın fitilini ateşlediği bir dayanışma ruhuyla hem mültecilerin hem de ihtiyacı olan yerel halkın aynı sofra etrafında ücretsiz yemek yiyip sosyalleşebileceği kozmopolit bir buluşma noktasına dönüşüyor. Barın arkasındaki odada asılı 1984-1985 madenci grevinden kalma siyah-beyaz fotoğraflardan ilhamla 2016’da aynı yerde İngiliz ve mülteci göçmenler arasında dayanışma kültürü filizleniyor. Hayırseverliğin üstü çizilip dayanışma yükseltiliyor.

Loach-Laverty ikilisi, mültecileri dışlayan ve sefaletlerinden mültecileri sorumlu tutan yerel halkın davranışının ne denli saçma ve yanlış olduğunu açıkça vurgulasa da hikayeyi “bu halktan adam olmaz” küstahlığıyla aktarmaktan itinayla kaçınıyor. Mültecilerle kurduğu empatiyi, kendinden güçsüz gördüğünü suçlamanın dayanılmaz hafifliğine kendini kaptırmış lümpen yerel halktan esirgemiyor. Bunu daha ilk sahnelerden açgözlü bir emlak şirketinin boş mülkleri ucuza alarak ev fiyatlarını düşürmesinden yakınan Charlie karakterinin yaşadığı mağduriyetle hissediyoruz. Sonraları mültecilere düşmanca davranacak olan Charlie’nin de aslında öfkelendiği mültecilerle benzer mağduriyetleri paylaştığını görüyoruz. Filmin sonuna yaklaşırken her ikisinin babası da 1984-1985 madencilerinden olan iki eski dosttan TJ’in Charlie’ye söyledikleri durumu özetliyor: “Yıllardır başımıza gelen saçmalıklara bak. Senin, benim, ikimizin ve babalarımızın başına gelenler. Burası Suriyeliler buraya gelmeden çok önce de yıllardır bok gibiydi.”

The Old Oak, iki tarafa da sağduyuyla yaklaşarak birbirinin sınıfdaşı olan iki halkın sırf birbirine yabancı olduğu için düşman kesilmesinin ve esas düşman gün gibi ortadayken birbirlerini günah keçisi ilan etmesinin çarpıklığını işleyerek sınıf odaklı bir anlatı yaratıyor. Yalın ve gerçekçi bir hikayeyle mültecilerin de iltica ettikleri ülkenin işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve işçilerin etnik fark gözetmeksizin sermayeye karşı birlik olması gerektiğinin altını çiziyor. The Old Oak’un verdiği mesaj İspanya’da bir duvar yazısı olarak fotoğraflandıktan sonra yayılan şu sloganı hatırlatıyor: “Bizi soyanlar yoksul ve göçmen değil, buralı ve zengin.”

[mailerlite_form form_id=10]

Soluksuz biçimde egemenlerin çıkarlarını gözetmesine karşın ezilenden yana rıza üreterek ve faili muğlaklaştırıp ezilenleri birbirine düşürerek hedef şaşırtan neoliberalizmi ve sermaye sınıfını parmakla işaret eden film, sonlara doğru iyiden iyiye didaktik bir hal alıyor. “Bir hikaye anlatacaksan güzel diye değil, anlatılması gerektiği için anlatmalısın” diyen Ken Loach’un son filmi The Old Oak’un I, Daniel Blake ve Sorry We Missed You kadar başarılı bir temsil olmadığı ve yönetmenin filmografisindeki en parlak filmlerden biri olarak anılmayacağını görmek güç değil. Fakat filmin solun mülteciler konusundaki tutumunu netleştirmekteki gösterişsiz azmini takdir ederek estetik zafiyetlerini ve fazla didaktik bulunabilecek üslubunu görmezden gelsek bile ideolojik açıdan taşıdığı ciddi bir noksanlıkla karşılaşıyoruz.

Doğrudan kapitalizmin içine doğan bir sanat olan sinema, bağlamındaki üretim, tüketim ve dağıtım ilişkilerinden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla sermayeyle ilişkisi bakımından öyle ya da böyle sermayeden yana konumlanan sinemanın bir sol propaganda aracı olarak çuvallamaya ve amacıyla çelişmeye son derece yatkın olduğu söylenebilir. Her şeyden önce, vahşi bir emperyalist güç olarak mülteciler konusunda da sicili oldukça kirli olan İngiltere yapımı bir filmin, Ken Loach gibi antiemperyalist bir yönetmenin elinden çıkmış olsa dahi eleştirel bir gözle didiklenmesi gerekir. Bu gözle bakıldığında, filmin Suriye’deki savaşı tarihsel bağlamından azade bir iç savaş olarak sunma gafletine düştüğünü söylemek zor olmayacaktır. Bütün faturayı Esat rejimine kesip savaşı Suriye’nin iç meselelerine indirgeyen bir tutum takınan film, başta ABD ve İngiltere olmak üzere çıkarları doğrultusunda Suriye’deki iç savaşı kışkırtan, ekmek su gibi silah satan, kendi kışkırttığı savaşın mağduru olan mültecileri ya boğularak ölmeye terk eden ya da ucuz işgücü olarak sermayeye yem eden ikiyüzlü “Batı medeniyeti” ile ciddi bir hesaplaşmaya girmiyor. Filmin sponsorlarından birinin Britanya Kraliyeti'nin finanse ettiği “BBC Film” olduğu göz önünde bulundurulursa sinemanın neden ekonomik ve politik ilişkilenmelerden bağımsız değerlendirilemeyeceği daha net anlaşılıyor.

Filmlerin seyirciyle buluşma boyutu da aynı ilişkiler ve bağlam içerisinde değerlendirilmeyi gerektiren ciddi çelişkiler barındırabiliyor. Sözgelimi 2016'da herkesin filmlerine ulaşabilmesi için tüm filmlerini ücretsiz olarak YouTube’da yayımlayan Ken Loach gibi bir yönetmenin filmi The Old Oak, Türkiye’de Filmekimi kapsamında gösterime girdiğinde binlerce liralık Lale Kart'a sahip olmayanlar filme bilet bulamayıp durumdan yakınmıştı. Bütün yaşamını ve sanatını sermayenin karşısında konumlandıran ve filmlerini işçi sınıfı için çektiğini söyleyen Loach’un filmine ayrıcalıklı bir kesimin çok daha kolay ulaşabilmiş olması bile sinemanın üretim-dağıtımındaki devasa çelişkiler silsilesini gözler önüne sermeye muktedir.

Tüm bunların ötesinde belirtmek gerekir ki 2017 yılında açlık grevi yapan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek mesajı yayımlayan, 2009 yılında Melbourne Film Festivali’nde yarışan Looking for Eric adlı filmini festivalin İsrail ile sponsorluk anlaşması yapması gerekçesiyle yarışmadan çeken, 2012'de Torino Film Festivali tarafından kendisine layık görülen yaşam boyu onur ödülünü festival yönetiminin işçileri mağdur ettiğini belirterek reddeden Ken Loach, fikirlerini eylemleriyle dengelemeye ve sadece kamerasını değil bütün mevcudiyetini doğru yerde konumlandırmaya gayret eden bir sinemacı.

Türkçeye “Umudunu Kaybetme” diye çevrilen The Old Oak’u, hatta KenLoach’un filmografisini hayalperest ve naif bulanlar olabilir, fakat Loach’un Socialist Worker gazetesindeki söyleşisinde dediği gibi: Umut yalnızca temenni değildir, umut mücadelesi politiktir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.