Bastırılan semptomlar, koparılan bağlar: Neoliberalizm psikolojimizi nasıl etkiliyor?

Bastırılan semptomlar, koparılan bağlar: Neoliberalizm psikolojimizi nasıl etkiliyor?
poke

Paranın, parasal ilişkilerin ve piyasa koşullarının yoğun dayatmaları altında yaşadığımız bu dönemde psikolojik sağlığımızdan söz edebilir miyiz? Dayanışmanın, yardımlaşmanın ve birlikte üretimin dışlandığı, bunun yerine bencilliğin pompalandığı bir dünyada bireysel olarak sağlıklı olabilmek mümkün müdür? Neoliberal politikalar insanların psikolojileri üzerinde ne tür etkiler yaratır? Soruların kapsamlı olması, onlara kapsamlı ve disiplinlerarası yanıtlar vermemizi gerektiriyor. Bunu yaparken eleştirelliğimizin dozunu da biraz yükseltmek zorundayız.

Özelleştirmenin devasa boyutlara ulaştığı, çokuluslu şirketlerin dünyayı sarmaladığı ve dev bir küresel fabrikaya dönüştürdüğü, teknoloji devlerinin otoriter iktidarlar ve liderleriyle kafa kafaya vererek dünyayı uçuruma sürüklediği günümüzde birbirimizle kurduğumuz “anlamlı” ilişkilerin günden güne daha da örselendiğini gözlemliyoruz. Bu durum, psikolojilerimizde olumsuz etkiler bırakıyor. Yalnızlık, anlamsızlık, yabancılaşma, kaygının farklı boyutları, depresif semptomlar ve daha fazlası günden güne artış gösteriyor. Çünkü kalabalıklar içinde yalnız hissetmeye ve yine muhtelif sorunlarla yalnız boğuşmaya mahkum bırakılıyoruz.

Neoliberal kapitalizm altındaki yaşamlarımız, semptom biçimindeki dışavurumlarla alarm veriyor. Semptom biçimine bürünmüş dışavurumları dinlemek, anlamak ve pozitif olasılıklara yönlendirebilmek yerine onları bastırmaya zorlanıyoruz. Bu, kimi zaman alışveriş çılgınlığı, kimi zaman eğlence düşkünlüğü, kimi zaman fazlasını kazanmak için kumar oynama ve burada sayamayacağımız farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Aslında pek çoğumuzun yaptığı şey, mevcut ekonomik düzenin bizim için tasavvur ettiğini uygulamaktan başka bir şeye benzemiyor: Yalnızca kendini düşün, başkalarını ez, paçayı kurtarmaya bak. Yapıp etmelerimiz ilk elden bir “rahatlama” hissiyatı verse de nihayetinde sermaye düzeninin kurduğu tahakküm altında rahatlamanın mümkün olmadığını hatırlamak gerekiyor.

Geniş halk kitleleri dünyanın pek çok yerinde “anlamlı” toplumsal ilişkilerden kopuk biçimde yaşamaya zorlanıyor. Bir başka deyişle, kendi kabuğumuza hapsediliyoruz. Uzayan çalışma saatleri, trafik, mobbing ve daha pek çok etken nedeniyle kişisel yaşamımız gündelik hayatımızın her aşamasında elimizden alınıp sermayeye ve onun ihtiyaçlarına teslim ediliyor. Günlerimizi ve gezegenimizi kâr oranlarını günden güne artıran şirketler  teslim etmek sahiden istediğimiz bir şey olabilir mi? Sermayenin ihtiyaçlarına teslim edilen yaşamlarımıza “gerçekten” sahip olabilmek için birlikte önemli bir mücadele yürütmemiz gerekmiyor mu?

Öte yandan sermaye tarafından kişisel yaşamlarımızı “geliştirmek” ve onlara tamamen sahip olabileceğimizi göstermek için pek çok yalan üretiliyor. Bu yalanlar kişisel gelişim, kariyer ve başkaca kavramlar aracılığıyla bize dayatılıyor. Gerçek mutluluğa “kendi kabuğumuz altında” sahip olabileceğimiz yalanı pompalanıyor. Sosyal medya, bu yalanı gerçeğe dönüştürdüğü yanılsamasını belgeleyen paylaşımlarla dolup taşıyor. Dayatılan yalanlar altında özgün olduğumuz yanılsamasına kapılıyor olabiliriz ama tüketim kültürüne hapsolduğumuzda her birimiz birbirimize benzemeye başlıyoruz: Kabuğuna hapsedilmiş, bağlarından koparılmış, yalıtılmış ve sessizliğe kapılmış bireyler.

Neoliberal kapitalizm, bireyleri kabuklarına hapsederken toplumsal ilişkileri de parasal ilişkilerin tahakkümü altına almayı çoktandır başarmış durumda. Dayanışmanın, birlikteliğin ve toplumsal faydanın temel eksene oturduğu, geçmişin birikimlerinden güç alarak geleceğe yönelen ve benliğimizle, kendi özgünlüğümüzle var olduğumuz birliktelikleri en son ne zaman kurduğumuzu anımsamakta güçlük çekiyor olabiliriz. Bu durum, bizim olduğunu düşündüğümüz şeyin, yaşamın kendisinin, ayaklarımızın altından çekilip alındığının bir göstergesi olarak okunabilir mi? Büyük bir zemin kaybı yaşıyoruz. Ayaklarımızın yere daha sağlam basması gerekiyor. Ancak bunu yapabilmekte oldukça zorlanıyoruz. Dolayısıyla mevcut düzenin bizim için yarattığı acımasız koşullar altında var olmaya çalışırken alarm vermemizin “normal” olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu alarmı anlamak, dinlemek ve geleceğin sağlam temellerini oluşturacak iradeye dönüştürmek zorundayız.

Bunu yapabilmek için sermayenin maddi çıkarları uğruna bizi böldüğü noktadan birleşmekten başka bir yolumuz olmadığını bir an önce kavramalıyız. Hedefimizi yaşamlarımızı günden güne mahveden ana odağa yöneltmeli, bu yolda toplumsal birlikteliğimizi kişisel çıkarlarımızın önüne koymayı başarabilmek zorundayız.

Psikolojilerimizi etkileyen şey, çoğunlukla bireysel özelliklerimiz değil toplumsal yaşamın içindeki yapısal ve ilişkisel koşullardır. Bu koşulları değiştirmeden kendi kendimize değişemeyiz. Sermayenin “kendini dönüştür” yalanına karşı dünyayı dönüştürmemiz, bunu yaparken kendi benliğimizi de daha fazla keşfetmemiz ve toplumsal potansiyelimizin onarımından geçirmemiz gerekiyor. Başarabilecek güce fazlasıyla sahibiz.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.