Bebekten katil yaratan karanlık

“Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.”

Bebekten katil yaratan karanlık

Çabucak unutulmuş görünüyor. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta bir gün arayla gerçekleşen, 36 kişinin yaralanıp 10 kişinin de hayatını kaybettiği okul saldırıları, devamlı şiddet ve öfke üreten koşulları bir kez daha görünür kıldı. Mersin’de son anda engellenen girişim ve ardı arkası kesilmeyen öğretmen cinayetleriyle birleşen bu kabus, tek gecelik değil, onlarca yıllık ağır bir uykunun kaçınılmaz bilançosu.

Yaşanan her şiddet olayını, ihmali ya da kriz ânını “münferit” diye tanımlayıp sorumluluğu savuşturmak artık iyice aşina olduğumuz bir refleks. Bir gün arayla, benzer öznelerin, benzer araçlarla, benzer mekanlarda eylemi gerçekleştirdiği olaylar silsilesi bile kurumsal ve yapısal eleştirinin engellendiği “istisna” anlatısının arkasına saklanabiliyor. Belki de defalarca aynı şeyleri konuştuk durduk, fakat odağımızı failin elindeki silahtan çekip o silahı katilin eline tutuşturan toplumsal ve politik düzeneğe sabitlemek bugün temel politik zorunluluklarımızdan biri.

Yarını bulanık yaşamlarının henüz baharındaki gençlerin işlediği suçları yalnızca şiddet içerikli dijital oyunlarla, televizyonda dönüp duran mafya dizileriyle ya da uygunsuz şarkı sözleriyle gerekçelendirmek de yetersiz kalıyor, bu iklimi yaratan siyasi ve ekonomik düzeni kollayan bir hedef şaşırtmaya dönüşüyor. Çünkü popüler kültürün önümüze servis ettiği bu ürünler de boşlukta ortaya çıkmıyor, yoktan var olmuyor. Aksine, içinde bulundukları politik ve toplumsal atmosferin ürünleri olarak çoğalıyor, normalleşiyor ve dolaşıma giriyor. Bu ürünleri cazip bulan gençler de talihsiz bir kaza sonucu ortaya çıkmadı, belirli tercihlerin içinde şekillendi. Dolayısıyla tüm bu “nedenlerin” altını biraz daha kazıdığımızda, yine aynı yere, bu şiddeti mümkün kılan zemine dönüyoruz.

Faturayı mafya dizilerine kesmek veya meseleyi ekrandaki şiddete indirgemek, her ne kadar sığ bir hedef şaşırtmacaysa da bu yapımların şiddeti sıradanlaştıran, hatta arzu edilir kılan estetiğini görmezden gelmek de bir o kadar saflıktır. Ancak popüler kültürü eleştirmek, bugün Türkiye’de iktidarın seçici ve ahlakçı sansür mekanizmasını besleme riskini de taşıdığı için bıçak sırtı bir denge taşıyor. Bir tarafta istenmeyen her durumda oynanan “toplumsal ahlakı bozma” kozuyla hayata, aşka ve farklılığa dair her türlü temsili boğan sansürcü akıl, diğer tarafta aynı “ahlak” potasında eriyen, kutsanan ve estetize edilen eril şiddet var.

Bu mesele tartışıldığında genelde birileri -belki bir açıdan haklı da olarak- şöyle diyor: “Şiddeti eleştirmek için şiddeti ifşa etmekten, göstermekten başka çare mi var?”

Bir dizinin, filmin ya da herhangi bir temsilin şiddeti veya kimi toplumsal sorunları eleştirmek, hatta düzeltmeye çalışmak gibi büsbütün iyi niyetlerle ekranlara taşıdığını varsaysak bile kamera, doğası gereği doğrultulduğu her şeyi, en korkunç katliamı bile seyir nesnesine, kadraja, dolayısıyla estetiğe dönüştürür. Tabii ki asıl mesele neyin anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığıdır. Fakat Michael Haneke değilseniz, şiddeti normalleştirmekten ya da estetize etmekten yakayı kurtarıp neredeyse büsbütün rahatsız edici ve çarpıcı hale getirmeyi başarabilmek zor. Dahası dünyayı değiştirmek ya da eleştirmek dizilere, filmlere mi kaldı? Şüphe yok ki gerçek değişim, ekran başında temsiller üzerinden değil, adalet arayışının kurumsallaştığı, geleceğin ekranlarda ya da Instagram hikayelerinde değil örgütlü dayanışmada kurulduğu o gerçek zeminde başlayacak.

Yaşanan olaylar öylesine korkunç ki belki de savunma mekanizması olarak birkaç suçlu bulmak, bir şeyleri işaret etmek istiyor herkes. Ya da şiddeti bir çırpıda önleyebileceğine inanılan öneriler ezbere sıralanmaya başlıyor. Genellikle bu ve bunun gibi şiddet olaylarının ardından refleks olarak parmakla gösterilen müsebbiplerden biri “güvenlik zafiyeti”, alelacele ileri sürülen önlem tavsiyesi ise “güvenlik altyapısının güçlendirmesi” oluyor. Hemen sıkı sıkıya sarılınan güvenlik ve denetim talebi, devletin fırsat eşitliği, liyakat, sosyal adalet ve eğitim kalitesi gibi asli görevlerini yerine getirmesini talep etmeyi bırakıp meseleyi sadece zapturapt altına alınmaya indirgeme riski taşır. Böylece, esasen iktidar krizi olan meseleler, kolayca düzeltilebilecek teknik sorunlara dönüşür. Yakın zamanda tekrar gördük ki turnikeler, tel örgüler, silahlı korumalar ve X-ray cihazlar koyarak her türlü anomalinin kökünü kurutacağına inananların sayısı azımsanamayacak kadar çok. Oysa katı güvenlik önlemleri şiddetin biçimini, yerini veya zamanını değiştirebilir ancak. Şiddetin kendisini değiştirmez.

Günümüzde eğitim, sağlık ve barınma gibi temel hakların yanı sıra güvende hissetme hakkının da büsbütün özelleşerek sınıfsal bir imtiyaz haline geldiğini görüyoruz. Güvenlik de artık kamusal bir hak olmaktan çıkıp satın alınabilir bir hizmete dönüştü. Parası olanın korunaklı yüksek duvarlar örebildiği, yoksulun ise çok şikayet edilen güvenlik açıklarının göbeğindeki mekanlara korumasızca terk edildiği bir eşitsizlik rejimidir bu. Güvenlik açıklarını konuşurken rejimin açıklarını da konuşmazsak tespitlerimiz ucuz çarpıtmalara dönüşecektir. Can güvenliğini, rejimin yarattığı adaletsizliği bilerek kamusal bir hak olarak savunmak bilinçli bir politik duruştur. Fakat çözümü sadece kapılara polis dikmekte aramak, şiddeti üreten asıl bataklığı görmezden gelen sığ bir refleksin ötesine geçemez. Bu zifiri karanlığı yırtmak için bize daha fazla polis değil, daha fazla adalet ve gelecek gerek.

Şiddetin hiçbir türlüsü bizim için yeni değil. “Kader” denerek geçiştirilen iş cinayetlerine de, her gün birer istatistiğe indirgenip iyi hal indirimleriyle aklanan kadın cinayetlerine de, tarikat duvarlarının arkasına gizlenen çocuk istismarına da, “öteki” sayılana dünyayı dar eden nefrete de, sistematikleşmiş devlet şiddetine de yabancı değiliz. Türkiye’nin geçmişi katliamlarla dolu. Fakat Urfa ve Maraş’taki bu iki saldırıyı farklı ve ürkütücü kılan başka bir yön var: Her iki olay da uzun süredir özellikle ABD’de salgın haline gelmiş, parmakla işaret edilebilir doğrudan bir motivasyonu olmayan okul katliamlarından ithal edilmiş gibi. Türkiye’deki gençlerin gerçekleştirdiği bu saldırıların gerçekleşme biçimi; dijital manifestolar, faillerin vakit geçirdiği 4chan veya Discord benzeri yankı odaları ve eylemlerini besleyen radikal sağ eğilimler gibi pek çok açıdan ABD’deki okul saldırılarıyla paralellik taşıyor. “Amerikan rüyasının” bittiği yerdeki amaçsızlık, “Türkiye yüzyılının” geleceksizliğiyle bir yerlerde buluşuyor sanki.

ABD’yi ABD yapan en sert gerçeklik, bireyin devlet korumasından büyük ölçüde mahrum bırakılıp altta kalanın canının çıktığı sert ve eşitsiz bir piyasa düzeninin içine fırlatılmasıdır. Türkiye’de de son 20-25 yılda sosyal devletin tasfiyesiyle birlikte (parasız eğitim, erişilebilir sağlık, liyakatli istihdam) gençler giderek daha fazla güvencesizliğe itildi. Bu tablo, birebir aynı olmasa da, neoliberal düzenin farklı coğrafyalarda ürettiği benzer kırılmalarla ortaklaşıyor.

Gençlerde nereye yönlendirileceği bilinmeyen örgütsüz bir öfke birikiyor. Sonra da o öfke en güvenli yer olması gereken okullarda, en masum ve savunmasız olan çocuklara bile yöneltilebilecek kadar fütursuz hale geliyor. Bugün Türkiye’deki Discord sunucularında ABD’deki aşırı sağcı veya kadın düşmanı (incel) grupların kullandığı terminoloji kullanılıyor. Gençler artık dünyayı yerel politik tartışmalardan ziyade ABD menşeili internet altkültürlerinden devşirilmiş “blackpill”, “doomer” ya da “alpha/sigma” gibi kavramlarla anlamlandırıyor.

Amerikalı yazar James Baldwin, konuşmalarında ve yazılarında öfkeyi bir çeşit bilinç hali olarak tanımlar. Baldwin, The New York Times’ta yayımlanan röportajında şöyle der: “Eğer bu ülkede nispeten bilinçli bir siyahsanız, hemen her an bir öfke nöbetinin eşiğindesinizdir.” Öfke her zaman olumsuz bir duygu değildir, cinnet değil uyanış doğurabilir. Önemli olan doğru yere yöneltilmiş bilinçli, ayakları yere sağlam basan bir öfke inşa etmektir. Nefret kötüdür ama öfke değişim için güçlü bir yakıta dönüşebilir. Yıkıma karşı gelmek, aydınlığa koşmak isteyen öfkeyle kendi de dahil çevresindeki herkesi yıkıma ve karanlığa sürükleyen nefret dolu öfke birbirinden büsbütün farklıdır.

Gençlik de doğası gereği öfkelidir. Che Guevara, Latin Amerika’nın uçsuz bucaksız sefaletine çarpıp yoksulluğun kader olmadığını anladığında öfkeliydi. 12 Mart ve 12 Eylül’ün hışmına uğrayan 68 kuşağı, memleketin tam bağımsızlığına kastedildiğini fark edip üniversite amfilerinden sokaklara taştıklarında öfkeliydiler. Ama onların öfkesi, bugün Urfa’da, Maraş’ta ya da Amerikan banliyölerinde gördüğümüz nedensiz ve nihilist öfkeden büsbütün farklıydı. Onlar öfkelerini sarsılmaz bir bilinçle inşa etmişlerdi. Neye, neden ve ne adına öfkeleneceklerini iyi biliyorlardı. Bugünse proje kapsamında apolitikleştirilme süreci tamamlanmış, kimden hesap soracağını, neye inanacağını, neyi savunacağını bilmeyen, boşluğa itilmiş, 12 Eylül’ün yaratmaya çalıştığı Türk-İslam sentezci, düşünmeyen, sorgulamayan insan profiline denk düşen bir gençlik var. Öfkeleri örgütsüz ve sahipsiz.

Bir zamanlar geleceği kuracağına, yeni neslin mimarı olacağına inanılan öğretmenler ise şimdi geleceksizliğin ve patlamaya hazır sahipsiz öfkenin ilk hedefleri haline geldi. Urfa ve Maraş ilk değil, Türkiye’nin yakın geçmişi öğretmene şiddet vakalarıyla dolmaya başladı. 2012’de İzmir Karabağlar’da görev yapan Rabia Sevilay Durukan, derse geç kalan öğrencisini uyardığı için sınıfta, öğrencilerinin gözü önünde bıçaklanarak öldürüldü. 2019’da Çankaya Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Ceren Damar Şenel, sınavda kopya çekerken yakaladığı öğrencisi tarafından üniversitedeki odasında öldürüldü. 2024’te İstanbul Eyüpsultan’daki bir özel lisenin müdürü olan İbrahim Oktugan, okuldan atılan eski bir öğrencisi tarafından okulun içinde, odasında silahla vurularak öldürüldü. Mart 2026’da İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bir lise öğrencisinin okulda öğretmenlerine yönelik bıçaklı saldırı düzenlemesi sonucu biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik hayatını kaybetti. Sendikalar bu olayları protesto etmek için iş bırakma eylemleri ve yürüyüşler örgütledi. Son öğretmen eylemlerinde sayıları ve yetkileri artsa şiddeti önleyebileceğine inanılan polisler, “öldürülmek istemiyoruz” dövizleriyle yürüyen öğretmenlere biber gazı ve copla saldırdı.

Halihazırda velilerin, öğrencilerin, idarenin ve sistemin yüksek beklentileri altında ezilen, her konuda yetkin olması beklenip hiçbir konuda yetki verilmeyen; herkes tarafından işini nasıl yapması gerektiği yönünde malumatlar alan; gerek devlette gerek özelde iliği sömürülene kadar çalıştırılıp düşük maaşlar ve ekonomik güvencesizliğe kanaat etmesi beklenen, her geçen gün biraz daha itibarsızlaştırılan öğretmenler bugün işe gittiklerinde öldürülme tehlikesiyle de yüzleşiyor. Nasıl ki rejimin en çok tahrip ettiği alanlardan biri eğitimse en çok tahrip ettiği meslek dallarından biri de öğretmenlik oldu. Kaybettiğimiz canlar birer istatistiğe dönüşmeden önce gençliğin örgütsüz ve bireysel öfkesini yeraltı forumlarından çıkarıp hak arayabildiği, dünyayı ve memleketi değiştirebileceğine inandığı demokratik ve politik kanallara yönlendirmek zorundayız.

Belki defalarca söylendi, fakat tekrar söylemek zorundayız. Hrant Dink’in katledilmesinden dört gün sonra, eşine yazdığı o meşhur “Sevgiliye Mektup”u cenazede okuyan Rakel Dink’in dediği gibi: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.”

sayın okur, sizin desteğiniz sayesinde bağımsızlığımızı koruyabilmek bizim için çok kıymetli. içeriklerimizin daha geniş kesimlere ulaşabilmesi için vesaire’yi patreon üzerinden destekleyebilirsiniz.

ŞİMDİ DESTEKLE