Beğeni arzusunun gölgesinde siyaset
Sosyal medyanın, özellikle internet çağında doğan kuşakları beden ve akıl sağlığı açısından nasıl etkilediğini uzun süredir konuşup tartışıyoruz. “Güzel görün, iyi mekanlara git, pahalı kıyafetler giy ve hepsini paylaş" döngüsünden çıkmak giderek zorlaşıyor, bu döngü her geçen gün daha büyük kalabalıkları cezbediyor. Beğeni, sözde bir sınıf atlama aracı olarak belki de hiç olmadığı kadar görünür oldu. Sınıfınızı çalıştığınız işin değil giydiğiniz ayakkabının belirlediği yanılgısının yanına bir de göz önünde olma merakı eklenince iş çığırından çıkıyor. Beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek derdiyle yanıp tutuşuyoruz. Üstelik bu artık yalnızca benliğimize dair bir mesele de değil.
Estetik görüntüleri ya da pahalı ürünleri paylaşmanın ne anlama geldiğini artık iyi biliyoruz. Peki, ya fikirlerimiz? Hikayemizde paylaşmayı ya da retweet etmeyi seçtiğimiz (ya da bazen seçmediğimiz) düşünceler de yaşama karşı duruşumuzun belirleyicilerinden ziyade idealize ettiğimiz görünümün bir parçası olmaktan ibaret değil mi?
Bilinçli, kültürlü ya da bilgili olmak da tıpkı güzel yüzlü, tarz sahibi ya da fit bir vücuda sahip olmak kadar arzu edilen bir şey. Çünkü bu nitelikler de daha üst sınıfın bir mensubu olmanın göstergesi. Tek farkı, diğerleri gibi satın alınabilir, ölçülebilir ya da kolaylıkla sunulabilir olmaması. Daha doğrusu, “o kadar da” olmaması.
Bu arzulanan özelliklere sahip olmaktan politik olmaya uzanan görünmez bir köprü var. Özellikle de Türkiye gibi bir memlekette bilinçli bir insan olup siyasetten bahsetmemek pek anlamlı değil. Hal böyle olunca, mevcut ekonomik koşullarda (farkına varmayı istemese de) her geçen gün işçileşen küçük burjuvanın yanıtlaması gereken koca bir soru beliriyor: Sosyal medyada düşüncelerimi nasıl, ne zaman, ne kadar paylaşmalıyım?
Bir yanda özenle seçilmiş kelimeler, çoğunluğun tepkisine göre biçimlenen paylaşımlar, popüler bir söylemi, kestirme kanaatleri tekrar etmenin kolaylığı… “Bilinçli” olup “politik” olmamanın dayanılmaz hafifliğine ulaşmanın çetrefilli yolları… Diğer yandaysa buz gibi acımasız gerçek. Bazen kafası kopmuş bir bebeği kameraya tutmak zorunda kalacak kadar dehşet verici bir gerçek.
Emre Yeksan, bu meseleye dair “Özneleşmeyle temsili, fiili eylemle gösteriyi, propagandayla söylemi birbirinden ayıran hat çok önemli bir hat ve maalesef ki iyice bulanıklaşmış durumda” diyor. Bu bulanıklaşmanın önemli kabahatlilerinden biri de sosyal medya. Bu evrende Cate Blanchett’ın Cannes Film Festivali'nde giydiği Filistin bayrağını “andıran” kıyafeti paylaşmak Gassan Kanafani’nin bir yazısını paylaşmaktan çok daha güvenli, bir o kadar da anlamsız.
Son günlerde üzerinde “All Eyes on Rafah” (Tüm Gözler Refah’ta) yazan bir görselin Instagram hikayelerinde neredeyse 50 milyon kişi tarafından paylaşıldığına şahit olduk. Bu görselin gördüğü ilgiye coşkuyla sevinenler sevinedursun, ben bu görsele baktığımızda bütünüyle rahatsız olmamız gereken şeyler olduğunu görüyorum. Yapay zekayla yaratılmış görsel Refah’taki vahşetin gerçekliğini bir tür bilgisayar oyununa çevirirken hiçbir bağlamı olmayan sloganda ise ne İsrail’den, ne siyonizmden, ne de Filistin devletinden bahsediliyor. Gözlerimiz Refah’ta ama Refah’ı görmüyoruz, İsrail’in Refah’taki operasyonu biz aralıksız paylaşım yaparken genişliyor.
Kimsenin süregelen bir soykırımın aktörlerini dile getirmekten bile aciz bir Instagram hikayesiyle değişim yaratacağına inandığını düşünmek istemiyorum. Vicdan kavramına dair varoluşçu bir tartışmaya da girmeyeceğim, ancak vicdanın rahatlatılması gereken bir şey değil bilakis rahatsız edilmesi gereken bir şey olduğuna inanıyorum. Vicdan daima rahatsız olmalı ki insan bu hissi (ve dolayısıyla kaynağını) dindirmenin hakiki yollarını arasın dursun. Herkesin bildiğini yüksek sesle söyleyelim, vicdanınız sosyal medyadaki bu bağlamsız paylaşımları yeniden paylaşarak rahatlıyorsa, orada yanlış giden bir şeyler var.
Filistin’den gelen dehşet görüntüleri karşısında elimizden ne gelir, maalesef ben de bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: İsrail’i ve yardakçısı devletleri, ticari ağlarını ve tarihsel gerçekleri ifşa ve protesto etmeden paylaşılan hiçbir içeriğin vicdan rahatlatmanın ve beğeninin dışında kalmamanın ötesinde bir anlamı yok. Hatta pek çok yönden tamamıyla fikir belirtmemekten bile çok daha konforlu. PR sorumlularının sanatçılara ve markalara “Evet evet, onu paylaşabilirsiniz” dediğini duyar gibiyim. Peki, tavırla ve eylemle desteklenmeyen hiçbir sosyal medya paylaşımının hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gerçeğiyle daha kaç kere yüzleşmemiz gerekiyor? Daha ne kadar TT’lerden, etiketlerden, ünlü paylaşımlarından medet umacağız?
Olmaz ama sadece bu hikayeyi paylaşan 50 milyon kişinin aynı gün, aynı anda, dünyanın dört bir yanında Filistin için anlamlı bir eyleme geçtiğini düşünün. İsrail bugünkü arsızlığına aynı şekilde devam edebilir miydi? Etse bile böyle bir tepkinin karşısındaki meşruiyeti bugünkü kadar olur muydu?
Can Koçak vesaire 10 yaşında serişinin ilk yazısını “Alternatif sesler ‘Sen bu meseleye şöyle bakıyorsun, gel bir de böyle bak,’ derken kimi zaman canımızı sıkabilir, bizi kızdırabilir, tepki duymamıza yol açabilir. Ama hedef tektipleşmiş bir kültürü yabanileştirmekse, biraz da canımız sıkılıversin” diyerek bitiriyordu. Ben de ekliyorum: Politik gerçek gündelik hayatınızı bölebilir, vicdanınızı rahatsız edebilir, hoşunuza gitmeyebilir. Ancak hedef elle tutulur bir değişime vesile olmaksa, biraz da canınız sıkılıversin.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()