Bellek azimli olmalıdır
Özlük hakları saldırısıyla meslekten tasfiye etme, itibarsızlaştırma, her türlü şiddet, psikolojik baskı, işkence, zulüm, cinayet ve daha nice insan hakları ihlaliyle dolup taşan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 44 yıl geçti. Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerinden Kenan Evren’in faşist cuntası, ülkeyi neoliberalizme teslim ederken Türk-İslam sentezi fikriyatını dayatmak için darbeyi araçsallaştırdı. Bugün Ortadoğu coğrafyasında durmadan tekrarlanan kan, gözyaşı, zulüm ve yoksulluk sarmalı stratejik olarak yaygınlaştırılan din ve milliyetçilik sentezi ideolojilerin mecburi sonucudur.
“Bir sağdan bir soldan astık” diyebilmek için dekor niyetine zulmün mağduriyetine ortak edilen ülkücüleri hesaba katmazsak temelde sol kanadı ve devrimcileri hedef alan vahşet dolu 12 Eylül darbesini takip eden yıllarda sayısız siyasi mahkum akla hayale sığmayacak muamelelere, ABD ve CIA destekli Condor Operasyonu'yla düzenlenen darbelerden devşirilmiş oldukça "yaratıcı" psikolojik ve fiziksel işkence yöntemlerine maruz kaldı, bir kısmı da işkence sırasında acımasızca katledildi. Üstelik ister soldan ister sağdan olsun, katledilenler halkın çocuklarıydı.
Memleketin derdiyle dertlenen, daha eşit, daha özgür ve insanca bir yaşam hayaliyle elini taşın altına koymaya çabalayan aydınlık gençler ideolojik konumları sebep gösterilerek türlü işkencelere maruz kaldı ve hayatları boyunca izini taşıyacakları bir korku iklimi yaşadı. Aydınlık yüzler yaftalandı, karalandı, zulüm ve işkence gördü, öldürüldü. Geriye bugün halen içinde bulunduğumuz zifiri karanlık kaldı.
"Sümerolog" ve yazar Muazzez İlmiye Çığ’ın ölüm haberi ve 24 Kasım Öğretmenler Günü, her ikisinin de ucunun 12 Eylül’e çıktığı tartışmalarla yeniden gündeme geldi. Günümüzde bilgi kaynaklarına ulaşmak, tarihin izini sürmek, hafızayı kalıcı hale getirmek eskiye göre çok daha kolay görünse de dezenformasyon ve uyaran fazlalığının yanı sıra iletişim hızının yol açtığı toplumsal amnezi sebebiyle gerçeğe ulaşmakta, hafızamızı diri tutmakta ve doğru yerde konumlanmakta bu kadar zorlandığımız bir dönem belki de hiç olmadı. Bütün bu karmaşa, sürat, bilgi kirliliği, manipülasyon ve kronik unutkanlık döngüsünde yuvarlanırken 12 Eylül darbesiyle ilintili bu iki gündem bağlamında hafızamızı diriltmeye ihtiyacımız var.
HZİ Vakfı ve cunta rejiminin “deneysel” işbirliği
Muazzez İlmiye Çığ ve kardeşi Turan İtil tarafından kurulan HZİ Nöropsikiyatri Vakfı, 12 Eylül darbesini takip eden süreçte cunta rejimiyle işbirliği içinde, hapishanelerdeki siyasi mahkumları “kobay” olarak kullandıkları bazı farmakolojik deneyler yapıyordu. HZİ Vakfı’nın bir kolu da ABD'deydi, zaten vakıf Turan İtil’in 1980 öncesinde ABD’de kurduğu HZI isimli şirketin bir uzantısı niteliğindeydi. Yapılan deneylerin ana motivasyonu "hastalık" olarak gördükleri devrimci fikirler, birtakım nöropsikiyatrik deneyler yoluyla imha etmekti. Bu amaç doğrultusunda darbe sonrasında Erzurum, Mamak ve Metris gibi siyasi mahkumların ağırlıkta olduğu hapishanelerde mahkumların rızası olmadan onları kobay olarak kullanan etik dışı deneyler yapıldı. İğneler, ilaçlar, hücre hapisleri ve sapkın psikolojik sorgulamalarla siyasi mahkumların iradelerini bertaraf etmeye yönelik türlü işkenceler uygulandı. Bu deneylerin uygulayıcı ve azmettiricilerinden biri de Muazzez İlmiye Çığ’ın kardeşi Turan İtil’di, vakfın başında da Muazzez İlmiye Çığ bulunuyordu. Üstelik bu deneyler, hem mahkumların beyanları hem de Turan İtil’in demeçleriyle desteklenerek kuru bir iddia olmanın ötesine geçiyordu.
Muazzez İlmiye Çığ, ölümünün ardından “tam bir cumhuriyet kadını” ve “dünyaca ünlü biliminsanı” oluşuyla azımsanamayacak bir kesim tarafından övgü ve takdirle anılırken HZİ vakfının 12 Eylül karnesi, bizi cumhuriyetten ve bilimden ne anladığımızı tekrar gözden geçirmek zorunda bırakıyor. Demokrasi açısından da, bilimin etik ilkeleri açısından da koca bir kara leke olan 12 Eylül uygulamaları, kimi takdir edeceğimiz ve kimin ardından yas tutacağımız konusunda dikkatli olmamız adına vicdani bir uyarı sunuyor. Cumhuriyet ile özdeşleştirilen Sümer Kraliçesi'nin adı, cumhuriyetin ve demokrasinin temel fikirleriyle taban tabana zıt bir zulümle anılıyorsa “cumhuriyet kadını olma” kisvesine değil, zulmün kendisine odaklanmalıyız. Haksızlıklarla dolu ülke tarihini anlamlandırmaya çalışırken cumhuriyet fikrinin konforlu ve steril kanatlarında, cumhuriyetle ilintili gibi duran her şeyi toptancı bir yaklaşımla övmeye başlarsak bu durumda olduğu gibi sapla samanın birbirine karışması kaçınılmaz bir hale gelecektir.
Muazzez İlmiye Çığ’ı ayrıcalıklı bir konuma taşıyarak bunca saygı ve takdire haiz olmasının bir diğer sebebi de alanında yaptığı araştırmalarla zorlu bir sahaya ışık tutmuş, eğitimli, bilgili ve çağdaş bir kadın olması. Fakat eğer bilgili olmayı ya da iyi bir eğitime sahip olmayı diğer her şeyden ayrıştırarak kutsuyorsak doğru neden-sonuç ilişkilerini kurmaktan ve meseleye bütüncül yaklaşmaktan bir hayli uzağız demektir. Elbette iyi bir eğitim almış olmak, çok okumak, çok araştırmak, entelektüel donanıma sahip olmak, çağdaş ve kültürlü olmak takdire şayan özelliklerdir. Fakat bu özelliklerin bir insanı “özlem ve rahmetle anmak” için yeterli olmadığı da açıktır.
Üstelik kapitalist toplumlarda çoğu zaman bilgi, kültür ve eğitim de alınıp satılabilen bir meta niteliği taşır. Dolayısıyla bilgiye ulaşmanın ve bilgiye işlerlik kazandırabilmenin de bir ekonomi-politiği ve sınıfsal yüzü vardır. Ayrıcalıklı kesim bilgiye ve nitelikli eğitime daha kolay ulaşır, ulaşılan bilgi ve nitelikli eğitim genellikle zenginlik, tanınırlık ve saygınlık kazandırır. Bu denklem tersinden de işler. Zenginlik ayrıcalıklı kesime dahil olmayı, bilgiye ve nitelikli eğitime daha kolay ulaşmayı sağlar. Herkesin bilgiye ulaşma, kültürlü ve eğitimli olabilme konusunda eşit derecede elverişli şartlara sahip olmasını istiyorsak devamlı olarak birbirini doğurarak eşitsizliği besleyen bu gibi paradoksal denklemleri anlamak ve ifşa etmek zorundayız. Sadece entelektüel birikimleri gerekçesiyle ciddi bir sempati ve hayran kitlesi kazanan, bozuk plak gibi durmadan halkı cahillikle itham etmelerine karşın halkın cahilliğinin toplumsal, politik ve sosyoekonomik sebepleri üzerine ya da bu sebepleri ortadan kaldıracak şartlar yaratmak üzerine pek efor ve söz sarf etmeyen Celal Şengör ve İlber Ortaylı ikilisine de aynı pencereden bakıp onların birikimlerine duyulan hayranlığı sorgulamalıyız. Ayrıca bu bağlamda, profesyonel alanı olmamasına rağmen durmadan tarih ve politikaya ilişkin ahkam kesen pek donanımlı Celal Şengör’ün de 12 Eylül ve Kenan Evren hayranı olduğunu not düşmek gerek.
[mailerlite_form form_id=10]
Kenan Evren icadı: 24 Kasım Öğretmenler Günü
24 Kasım Öğretmenler Günü de 12 Eylül’e ilişkin benzer bir hatırlama pratiğini mecbur kılıyor. Dünyada öğretmenler günü UNESCO’nun önerisiyle 5 Ekim’de kutlanırken Türkiye’de Kenan Evren’in 1981 yılındaki kararıyla 24 Kasım’da kutlanmaya zorlandı. 24 Kasım’ın seçilmesinin sebebi olarak da Atatürk’ün resmi olarak başöğretmen unvanını aldığı tarihin 24 Kasım 1928 olması gösterildi. Bu kararın arkasındaki motivasyonun Kenan Evren’in öğretmenlere ya da Atatürk’e duyduğu coşkun sevgi olmadığı açıktır. Kenan Evren’in, 1980 darbesinin etik ve insanlık dışı yaptırımlarına, hukuksuzluklara, işkencelere ve antidemokratik uygulamalara meşruiyet kazandırmak adına giriştiği gölgeleme amaçlı hamlelerden yalnızca biridir.
12 Eylül darbesinde en çok zulüm gören meslek gruplarının başında öğretmenler gelir. Darbe yılları boyunca 3 bin 854 öğretmen işten çıkarılmıştır, baskı ve çaresizlikle yüzleşmiştir. Sendikalar kapatılmış, sendikacılar işkence görmüş, öğretmenlerin özlük haklarına sistematik saldırılar düzenlenmiştir. Öğretmenler hapishanelere tıkılıp insanlık dışı şartlarda yaşam mücadelesi vermiş, Nazi artığı işkence yöntemlerine maruz kalmış, ölümle tehdit edilmiştir. 1980'de gördüğü yoğun işkence sırasında hayatını kaybeden köy öğretmeni Cengiz Aksakal, Kenan Evren cuntasının öğretmenlere yaşattıklarının ete kemiğe bürünmüş en somut örneklerindendir. Cengiz Aksakal’ın işkenceyle öldürüldüğü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla kanıtlanmış, yıllar sonra Cengiz Aksakal’ın ailesine tazminat ödenmiştir.
Darbenin en çok zarar verdiği alanlardan biri şüphesiz ki eğitim olmuştur. Sonuçlarıyla hâlâ cebelleştiğimiz bütün bu ekonomik, siyasi ve toplumsal hasarın en azılı mimarlarından Kenan Evren’in insanlık dışı ve antidemokratik uygulamalarını Atatürkçülük kılığıyla ve demokrasi makyajıyla sinsice örtbas etmek için tesis ettiği gündür 24 Kasım. Öğretmenler Günü'nü, memleket tarihinde eğitime ve öğretmenlere en çok zarar veren dönemin tasarlayıcısının buyurduğu tarihte kutlamak nerden bakarsak bakalım trajik bir çelişkidir.
Neyin yasını tutalım? Neyi kutlayalım?
Muazzez İlmiye Çığ 17 Kasım’da, 110 yaşında öldü. Uzun bir yaşamı oldu. Anaakım ve sosyal medyanın geniş bir kanadında cumhuriyetle özdeşleştirilerek, çağdaşlığına ve araştırmacı kişiliğine övgüler dizilerek yaptığı çalışmalar methedildi, rahmet ve minnetle anıldı. Son yolculuğuna huzurla uğurlandı. Arkasından yas tutuldu. ABD destekli Nazi usulü deneyleri için devrimcileri kobay olarak kullanmasıyla anılan Turan İtil, 2014'te 90 yaşındayken öldü. 12 Eylül darbesinin komutanı Kenan Evren, 2015’te, arkasında hâlâ onarılamayan büyük yaralar bırakarak öldü. Öldüğünde 97 yaşındaydı. Yaşattığı korkunç şeylerin bedelini ödemeden gitti. Belki de Sümer Kraliçesi'nin ardından yasa boğulacağımıza bedeli ödenmemiş bunca suç ve haksızlıktan dolayı yasa boğulmalıyız. Uzun ve güzel hayatlar yaşayarak hayata veda eden faillerin arkasından yas tutacağımıza ömrünün baharında baskı ve işkenceyle katledilen nice gencin yasını tutmalıyız.
Öğretmenlik mesleği günden güne değersizleştirilirken, memleket atanamadığı için maddi kaygılarla boğuşan psikolojisi bozuk genç öğretmenlerle dolup taşarken, atanamayan gençlerin intihar haberleri peşi sıra dizilirken, öğretmenlerin sendikal hakları törpülenirken, özel sektörde çalışan öğretmenler asgari ücrete tabi tutulup haftanın altı günü insafsızca çalıştırılırken, eğitim bilinçli olarak günden güne daha çağdışı ve gerici bir surete bürünürken neyi kutlayalım? İçinde bulunduğumuz koşullarda Öğretmenler Günü'nün hangi gün kutlanacağı da artık bir tartışma konusu arz etmiyor, geriye sadece bu bataklıktan çıkmanın yollarını aramak kalıyor. Fakat bu bataklıktan çıkmaya çalışırken belleğin uçuculuğuna ihtiyatla direnmek, hafızamızı güçlendirmek ve son sürat akıp giden dünyada geçmişi ısrarla hatırlatmak onur borcumuz olarak karşımızda dikiliyor.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()