Berkin, ötekiler ve ikiye bölünmüş bir toplum
12 sene önce bugün Berkin kafasından vuruldu, gaz fişeği kapsülüyle. Okmeydanı’nda saat 7 sularında, ekmek almaya gittiği sırada yere düştü küçük bedeni, henüz 14 yaşındaydı. Sonra, “Bakkala ekmek almaya gittiğine dair bir belgen var mı?” diyecekti devlet büyükleri arkasından. Nihayetinde ekmek almaya giderken her zaman belge olur elimizde. 12 yıl geçti Berkin’in vurulmasının üzerinden; 14’ünde vurdular, 15’inde kaybettik onu. Aylarca komada kaldı, daha fazla dayanamadı. Berkin’in acısıyla sokaklar doldu taştı. Cenaze yürüyüşü saatlerce sürdü, on binlerce kişi gözyaşı döktü arkasından.
Çokça kayıp vermiş bu memlekette bu kayıpların birinci derece yakınları faillere maruz kalarak hâlâ nasıl yaşıyorlar, hep düşünürüm. Katillerinin gözünün içine bakarak, seslerini duyarak, benzer cinayetleri nasıl işlediklerine tanık olarak yaşıyor bir anne… Onu ne diri tutar? Neyi basar asla kapanmayacak yarasına? Mutlaka biraz umudu vardır yarınlardan ama en çok da öfkesi olmalı. Berkin’in ardından sokakları doldurup taşıran da öfkeydi, bugün hâlâ evimin bir köşesinde Berkin’in, kaybettiğimiz kardeşimizin fotoğrafı varsa, işte yine her gün özenle bilediğimiz öfkemizden.
Karamsar, umutsuz günler yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Sağlam durabilmenin, umutlu olabilmenin, yorulmaya izin vermeden direnmenin zor olduğu zamanlardan geçiyoruz. Toplumsal travma dendiği zaman sayfaları çabucak doluyor bu memleketin. Şimdi bu yazıyı okuyan birine sorsak herkes başka bir acıyı hatırlatır, başka bir zulmün altını çizer. Ben 15 yaşındaki evladını kaybetmiş bir annenin yuhalatılmasını unutamıyorum mesela. Öfkemi onunla biliyorum. Bana kalırsa bugünlerde toplum olduğumuza inanmadığım bu ülkede, o an bölündük ikiye, o andan sonra biz aynı memlekette yaşayan ama ikiye bölünmüş bir toplamdan ibaretiz.
O günden sonra, evladını kaybeden bir annenin acısını kendi evine ateş düşmüş gibi yaşayanlar ve o anneyi yuhalayanlar olarak ikiye ayrıldık. Toplum olabilmenin birçok koşulu var, ortak yas da bunlardan biridir. Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin evladını kaybetmiş bir annenin acısı acıdır, acısı diridir, bu acıya ancak saygı duyulur, duyulmalıdır. Gülsüm Anne'nin gözyaşları yalnızca yitirdiği oğluna değil, belki beraber olma vasfımızı yitirmemize de bir ağıttı.
Egemenlerin “öteki” söylemini büyütüp oraya yaslanmasının sebebi, Gezi’yi bir türlü sindiremeyişlerinin öfkesi de bundandır. Bu parçalanmışlık, bu ötekileştirme hali ceplerini doldururken koltuklarını da pekiştiriyor çünkü. En önemlisi de onlar için budur: Dolu bir cep, ne olursa olsun üstünden kalkılmayacak bir koltuk.
Berkin yalnızca 15 yaşında katledilmiş bir çocuk değildi, Gezi kuşağının kırılan aynasıydı. O ayna parçalandığında, içimizde taşıdığımız “biz” duygusu da un ufak oldu. Kolektif vicdan, o gün bütünüyle çöktü. Yas yerini öfkeye, güven yerini korkuya, bağ yerini bölünmeye bıraktı. Ortak bir yasın tutulamaması, toplum olmanın temel yapıtaşlarından birini yerinden etti.
O günden bugüne, cezasızlık bir istisna değil kural haline geldi bu memlekette. Bu cezasızlık düzeni, devletin yalnızca şiddet kullanma yetkisini değil rıza üretme kapasitesini de pekiştirdi. Çünkü bir çocuğun öldürülmesi, onun annesinin acısına en küçük bir saygı gösterilmemesi, anne babasının aşağılanması, hakaret davalarıyla yıldırılmaya çalışılması, Berkin’in avukatı Can Atalay’ın hukuksuzca cezaevinde tutulması... Tüm bunlar egemenlerin ideolojik aygıtlarıyla yeniden ürettiği “öteki” tanımının somut tezahürleri oldu.
AKP’nin siyasi retoriğinde muhalif her kesim “milletin karşısındaki hizip”, “dış güçlerin maşası”, “terör destekçisi” gibi söylemlerle kodlandı. Berkin gibi semboller bu sistemin merkezine yerleştirildi. Berkin’e ağlayanlar “terörist” diye damgalanırken, onu öldürenler koruma zırhına alındı. Yani devlet, cezasızlık rejimiyle sınıf bilincini dağıtma mertebesine yükseldi. Bu yalnızca bir ahlaki çöküş değil aynı zamanda bir hegemonya stratejisi. Çünkü AKP’nin siyasal iktidarı, yalnızca baskı değil, kimin hayatının yaşamaya değer, kimin acısının meşru olduğunu belirleme yetkisi üzerinden de kurulur. Kimlerin ölümü yas tutulmaya değer görülür, kimlerin öfkesi kriminalize edilir? Bu soru, yalnızca ahlaki değil ideolojik bir ayrımın da açık göstergesidir. Ötekileştirme burada yalnızca basit bir siyasal iletişim stratejisi değil, iktidarın egemenliğini meşrulaştırdığı bir aygıttır.
Yine Gezi sonrası “makbul vatandaş” tanımı pekiştirildi. Makbul vatandaş, itaatkâr, dindar ve milli olandır. Bu kodlamayla, feministler, Kürtler, sekülerler, solcular, grev yapan işçiler, direnen öğrenciler “makbul olmayan ötekiler” olarak anlatıldı. Yoksulluk her gün derinleşirken yoksulun tepkisi, onları daha kötü hale getiren ve bu yoksulluğa sebep olan ötekine yönlendirildi. Patronlar servetlerine servet katarken, yoksul kesimler “dış mihraklar” ve “Gezi vandalizmi” yüzünden krize girdiğine inandırıldı. Asgari ücretle çalışan biri, kendisiyle benzer durumda olan LGBTİ+ bireye veya grev yapan öğretmene düşman edildi. Düşmanlaştırılan “öteki”, egemen sınıfı ve onun yapıp etmelerini görünmez hale getirdi. Ortak yaslar ve kolektif mutluluklar yok edildi. Adalet belli bir kesimin ayrıcalığına dönüştü. Toplum kolektif hafızasını kaybetti ve hayaletleşti.
“Biz” ve “onlar” ayrımı, günlük yaşamın diline, mahkeme salonlarının kararına, çocuk parklarındaki sohbetlere, hatta ölümlerimize bile sızdı. Bu nedenle Berkin’e duyulan öfke ve yas, yalnızca bir adalet arayışı değil aynı zamanda bir toplum olabilme çağrısıdır. Ve evet, bana kalırsa hâlâ yeniden toplum olabiliriz, çocuklarımızın yasını beraber tutup hakikatin peşinden birlikte gidebiliriz. Aynı sınıfın farklı yüzleri olduğumuz gerçeğinin üzerini kapatmalarına izin vermeden bu ülkenin evladını kaybetmiş anneleriyle birlikte ağlayarak ve katillerden beraber hesap sorarak, yasta bile ortaklaşamayan hafızamızı sınıf mücadelesinin aynasında yeniden kurarak... Öfkemizi müşterekleştirir, yasımızı örgütler ve emeğin birliğinde buluşursak, o zaman Berkin’in düşen ekmeği, devrilen aynanın parçaları tekrar birleştirilebilir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()