Bildiğiniz bütün soygun filmlerini unutun

Bildiğiniz bütün soygun filmlerini unutun
THE MASTERMIND (Kelly Reichardt, 2025).

1970’lerin Massachusetts’inde Arthur Dove’un dört tablosunu hedef alan sakil bir soygunun kara mizahı üzerinden Amerika ve orta sınıf hakkında giderek acılaşan bir düşünce kuran, daha sonra Trumpçılığa varacak eksen kaymasının erken belirtilerini ve yıllara yayılan ahlaki teslimiyeti teşhis eden Kelly Reichardt, The Mastermind filminde —başta Gösteriş (Showing Up, 2022) kadar yerleşik görünen ama sonra bir yola düşme anlatısına evrilen bu filmde— soygun türünün içinden geçip onu sabote ediyor. Bizi apaçık politik, son derece açık, hatta moral bozucu bir finale sürüklüyor.

Türkiye prömiyerini Ayvalık Film Festivali’nde yapan The Mastermind afallatıcı, yanıltıcı bir film. Başlangıçtaki sanat müzesi mekanı, geometrik açılı jenerik yazıları ve mimariye verilen dikkat, bizi hemen Kelly Reichardt filmografisinde bir dönüm noktası sayılabilecek bir film olan Showing Up'a götürüyor. Gerçi Mutlak Kadınlar (Certain Women, 2016) da öyleydi ama farklı nedenlerle biçimi ve hedefleri onu şimdilik tekil bir örnek kılıyordu. Ne var ki sanat da mimari de sonunda eleştirel/şiirsel bir MacGuffin’e dönüşüyor, üstelik başka bir MacGuffin’i yani soygun filmini —burada yıkıma varan, hatta akıl dışına yaklaşan bir yorumu— besleyen bir anlatı düzeneğine.

Giderek kara deliğe gömülen bir karakter olan JB Mooney’nin (Josh O’Connor) savruk suç planını izlerken —Wes Anderson’ın Bottle Rocket'ındaki çetenin uzak sayılmayacak bir akrabası— acı bir farkındalığa sahip tek bakış çoktan her şeyi görmüş iki kadına aittir: JB Mooney’nin annesi ve eşi Terri (Alana Haim). Annenin (oğlunu beslemeyi sürdüren) beyhude umut jesti, kolay terk edilemeyecek bir rolün dayattıklarından doğar. Asıl ipucu ise eşinin mesafesinde yatar, kocasının eylemlerini okumanın anahtarı ve onun gerçek insani (ve politik) değerinin ifşasıdır bu. Gerçekten de 1970’lerin harareti, filmde ancak son dakikalarda tam anlamıyla patlak verdiğinde, kadınların özgürleşmesi meselesi de önceki onyıllarda erkeklerin övünçle sahip çıktığı mutlak denetimin kaybıyla paralel biçimde merkezde durur.

Şunu da unutmayalım: Kelly Reichardt aynı zamanda ilk filmi hariç bütün filmlerinin kurgucusu, kurgu üzerinde doğrudan çalışmaya, zamanı ve ritmi bizzat manipüle etmeye alışık. The Mastermind'da bu iş, çağdaş caz sahnesinin temel isimlerinden kornetçi-besteci Rob Mazurek’in harika müzikleriyle daha da güçleniyor. Filmi harekete geçiren, ataleti kıran, onu hızlanmaktan başka çaresi olmayan eğimli düzlemlere fırlatıp sonra durmaya, soluklanmaya zorlayan şey müzik. O’Connor’ın yüzü, bir anda kıvılcım alabilecek o sükuneti ve aynı zamanda kendi içine dönük bir şaşkınlığı aktarmak için kusursuz. Çünkü JB Mooney’nin varoluşu tümüyle kendine dönük. Onun suç ortağı yok, yalnızca kullanacağı insanlar var. Tam da burada film derinlemesine politik doğasını açığa çıkarıyor.

Senaryonun tek yazarı olarak Kelly Reichardt türlerle oynar, parçaları söküp takarak ikinci bölümde —yola düşülen kısımda— bambaşka hatlar kazanan bir yapboz kurar; hayır, Bottle Rocket gibi bir indie’de değiliz, tam tersine. The Mastermind esasen başka bir filme dönüşür.

Bir noktada JB Mooney pekâlâ Ted Bundy de olabilirdi. Bir dayanak arayışıyla oradan oraya sürüklenirken, sorumluluk alamayan, gerçekle yüzleşemeyen JB Mooney artık her şeyi yapabilecek durumdadır: Tuhaf bir tablo hırsızlığı (ilk bakışta kısmen makul bir gerekçe bile barındırıyor gibiydi) değil giderek daha sefil suçlar dizginsiz bir bireyciliğin üzerinde yükselir; çocuklarını biraz para verip abur cubur tıkınmaya yollaması, her şeyi ardında bırakıp sonuçlarını umursamaması bunun göstergesidir. Maskesi (kadınlar tarafından) düş(ürül)müş, “beyin” olmaktan bayağı bir kapkaççıya indirgenmiş JB Mooney, yeniden beklenmedik ve epey simgesel bir finalde, ABD’nin gerilemesinin bir metaforuna dönüşür. Protesto hareketleri, Vietnam, polis şiddeti… Dantevari bir karşı-ceza gibi işleyen, son derece berrak, politik ve biraz da acımasız bir kapanışı var filmin.

Kelly Reichardt, Kestirme Yol'da (Meek’s Cutoff, 2010) topluluğunu çöle sürükleyen, kafasında plan olmayan ve kimseyi dinlemeyen bir adamın western hikayesini anlatırken, bunun 2010’un ABD’si için de geçerli bir alegori olduğunu düşünüyordu. The Mastermind'da da sanki aynı yönelim var. JB Mooney’nin azamiye varan bireyciliği, 1970’lerde dolaşırken bugünün Amerika'sının rotalarıyla örtüşüyor: Tutulmamış vaatlerin yığını, yalnızca kendi çıkarı için sömürülen ilişkiler ve sonuçlara zerre kadar aldırmamak. Bu yüzden JB Mooney ile eşi Terri, neredeyse gerçek Trump–Melania çiftinin daha insani bir versiyonu gibi görünüyor.

Yine de alegori, güçlü oyunculuklar ve yönetmenin ustalığı sayesinde filmin üzerine asla çökmüyor. Kelly Reichardt, anlatı malzemesine hem askıda kalma hem de hafiflik anları verebiliyor, hikayeyi kimi zaman dörtnala koşturup kimi zaman adım adım yürütüyor. Bu sayede The Mastermind, onu canlandıran caz müzik gibi kıvrak ve sınıflandırılması imkansız bir biçimde hareket ediyor.


Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.