Bir depo işçisinin günü nasıl geçer?
Bir depo işçisinin günü nasıl geçer? Bu soru tuhaf geliyor kulağıma; işçi değil, insan değil de programlanmış bir robot gibi hissediyorum kendimi. Kendini tekrar eden günler, uzun çalışma saatleri, kas ağrıları, uykusuzluk, huzursuzluk hepsi bir tencerede kaynıyor, kaynıyor da ömür geçiyor, gençlik gidiyor ve ben tutunamıyorum.
Size depo işçisi olmadan, bu “ulvi” göreve layık görülmeden önce neler yapmanız, hangi aşamalardan geçmeniz gerekir, onu anlatayım. İşi buldun, senden tonlarca evrak istiyorlar. Sağlık kontrolünden geçip, e-devlet’ten gerekli evrakları hazırlayıp işe başlayacağın kuruma gidiyorsun. Evraklarını teslim ettikten sonra ilgili kurumun işyeri hekimine de kontrol ettiriliyorsun. Ne kadar işe yarayabileceğin test edilirken, bedenini iyi pazarlayama çalışıyorsun o anda. “Yürü” diyor sana doktor, “bakayım nasıl adımların, dizlerini kır, ellerini uzat bakayım” diyor. Böyle zamanlarda kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyorum, hani kurban edilecek hayvanın dişlerine bakarlar ya, neyse ki onu yapmıyorlar bize. Zaten farkımız yok değil mi koyundan? Üç kuruşa vaktimi alacaklar, sağlığımı, psikolojimi mahvedecekler, yani yaşama dair her şeyimi alacaklar, ömrümü hibe edeceğim onlar daha zengin olsun diye.
Sonra işe başlıyorsun, her sabah güneş doğmadan uykunu alamamış halde, koştur koştur servise yetişmeye çalışıyorsun, her akşam yine güneşi görmeden serviste eve varmayı düşlüyorsun. Düşlemek... Bu kelimeyi belki de en kullanılmaması gereken yerde kullandım değil mi? Dünya böylesine büyük ve sana böylesine çok şey vaat ederken yalnızca eve gidip, temizlenip uyumayı hayal ediyorsun. Umudumuzu da, düşlerimizi de aldılar yani.
Haftalık dönmek üzere, üç vardiyadan oluşuyor çalışma düzenim. Sabah işe başlamadan önce kıyafetlerimi değiştirmeye soyunma odasına iniyorum, tepemdeki lambayı aylardır tamir edememişler, telefonun ışığıyla zor bela üstümü değiştirip kenardaki sandalyeye oturup uykumun açılmasını bekliyorum. Oturduğum beş dakikada korkunç bir buhran bütün zihnime sirayet ediyor. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, koşa koşa evime gidip, yorganın altına girip günlerce çıkmak istemiyorum. Çok kısa sürüyor bu an tabii, çünkü yaşamak için koşmak zorundayım, dinlenmek nedir bilmeden, nefes almadan, sorgulamadan.
“Durmak yok, yürümek dahi yok, koşacaksınız” diyor bizden sorumlu vardiya amirimiz. Amirimiz demişken, telefondan gelen “toplantı var” mesaj bildiriminin sesi beni o kasvetli ânın içinden çıkarıyor. Yukarı çıkıp alana geçiyorum arkadaşlarımın yanına. Yine performansla alakalı, ardı arkası kesilmeyen cümleler duyuyorum: “Arkadaşlar biraz daha gayret edelim, iyisiniz ama daha iyi olabilirsiniz… Potansiyelinizi kullanın”. Yazarken bile sinirden kahkaha atma isteği uyandırıyor bende. Benim potansiyelimi, işverenimin gözünde saatte topladığım 100 adet 50 kiloluk yağ kolisi, 30 kiloluk şeker kolisi, 25 kiloluk salça kolisi kaldırmak belirliyor, trajikomik. Etrafımdaki arkadaşlarımın hepsi gencecik insanlar. En küçüğümüz 18, en büyüğümüz 28 yaşında. Çoğunun meslek hastalığı var, çoğu iş kazası geçirmiş veya iş kazasına tanık olmuş.
Toplantı bitiyor, şikayetler mırıldanarak dağılıyor herkes. Terminalimi ve transpaletimi alıp giriyorum raf aralarına, hızlı hızlı ürünleri toplamaya çalışıyorum ki akşam benden mesaiye kalmamı istemesinler. Kan ter içinde, koştur koştur öğleni ediyorum. Yarım saat mola vermişler hem yemek yemen hem de dinlenmen için. Yukarı çık, sıraya gir, yemeği al, yemeye başla bitir derken bir bakmışsın mola bitmiş.
Tekrar koşa koşa aşağıya iniyorum, elimi terminale attığım gibi amirim elinde kalem kağıtla tepemde beliriyor. “Mesai var, çok yoğunuz biraz idare et bizi” diyor. “Abi,” diyorum, “ayın daha ortasındayız 80 saat mesaim var” daha nasıl idare edeyim? İş çok yoğun, yukarıdan baskı var bitirmemiz gerek minvalinde düzinelerce cümle kuruyor. Kalmasına kalayım, ama sekiz saatlik çalışmanın üzerine sekiz saat daha çalışmamı istiyor. Önceki gün zaten mesaiye kalmışım, sabah 6’da evden çıkıp, gece 1’de eve dönmüşüm. Servisten indiğimde bacaklarımdaki kaslar 16 saat çalışmaya dayanamamış, adım atmaktan bile aciz düşmüşler. Durak ile evimin arası beş dakika, topallayarak 25 dakikada ancak varmışım. Aklıma geldikçe, hâlâ bacaklarım sızlıyor.
“Kalamam abi, eve gidip dinleneceğim” diyorum. Halime bakınca, işine yaramayacağıma ikna olup gidiyor. Mesai biterken, çalıştığım ekipmanları teslim edip soyunma odasına iniyorum. Hâlâ bacaklarım ağrıyor, buna rağmen gün sonunda 20 km yol yapıp, kilolarca ağırlık kaldırmıştım. Üstümü hızlıca değiştirip servise bindikten sonra eve varmak için bir saat yol gidilecek daha, o bir saati de uyuyarak değerlendiririm diye düşünüyorum ama güneş o kadar davetkar ki bu zehir kış gününde, inip biraz yürümek istiyorum.
Her zamankinden daha erken indim servisten, güneş daha batmamış. Sanki kışın ortasında değiliz de baharın ilk günlerini yaşıyoruz. Taze, taptaze hava, güneşin yaydığı ışık insanların haletiruhiyesine de zuhur etmiş, sabahki keder dağıldı gitti. Yürüyorum şimdi insanların içinde daha umutlu, daha canlı. Her şey değişebilir, her şeyi değiştirebiliriz gibi geliyor.
Umut böyledir biraz, karanlıkta tükenmiş gibi durur fakat en dondurucu soğuklarda, en gri havalar da birazcık aydınlık görmeye dursun. Hemen filizlenip yeşerir, “acaba” dedirtir önce, sonra da bu acaba “kesinlikle” oluverir. Biliyorum, ışığı yakanı gördüm, yaşadım. Bir gün hak ettiğimiz ne varsa, ama ne varsa, hepsini bir bir alacağız.
*Bu yazının ilk versiyonu e-komite'de yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()