Bir eylem biçimi olarak ölüm

Bir eylem biçimi olarak ölüm
Sait Oral Uyan'ın hapishanedeyken ilaç kapsüllerinden çıkardığı tozlardan ürettiği boyalarla yaptığı bir tablo.

“Sizler bir zamanlar içinde yaşadığınız suçlardan ve günahlardan ötürü ölüydünüz.” İncil, Efes. 2:1

Bedenin “imge” ve “algı” dolayımı modern psikolojinin ve güncel imaj endüstrisinin canlı konularından. Beden, insanın maddi gerçekliği olması hasebiyle tarihsel olarak insana dair tüm ilişkilenme biçimlerinin temel nesnesi oldu. Bu haliyle sosyal bilimler açısından bir anlamda amorflaşan bedenin mekan düzleminde iktidar, tahakküm ve direnişle ilişkileri de çoklu krizler çağının popüler odakları arasında yer alıyor.

“Beden ve direniş” konusu,  toplumsal cinsiyet, kent hakkı ve postmodern itirazların hareketli bir yerindeyken dünyanın beden-mekan diyalektiğine denk düşen en kitlesel ve sonuçları itibarıyla en ciddi(!) eyleminin üstünden çeyrek asır geçti. Böylesi büyük bir kapsama ulaşan ve ağır sonuçları beraberinde getiren bir eylemin Türkiye’de gerçekleşmiş olması elbette antropolojinin ve siyaset biliminin araştırma konularından biri olabilir.

19-22 Aralık 2000’de ölüm orucu ve açlık grevi eylemi sürdüren 1000’e yakın politik mahkuma yönelik 20 cezaevinde eşzamanlı gerçekleştirilen operasyonlar -haklı olarak- daha çok yarattığı ağır yıkımı hatırlama çabası ve epidemiyolojik anlamda Türkiye’ye has karakteriyle halen etkilerini sürdüren Wernicke-Korsakoff Sendromu ile gündeme geliyor.

Devletlerin sorumlu olduğu ağır suçlarda şiddete ilişkin hafızayı yok etmek esas olduğu için adaletin tesis edilmesi amacıyla yapılan her çalışmanın hafızaya yönelmesi anlatıların, hatırlamanın ve genel olarak insan hakları bağlamının öne çıkması elbette anlaşılır. Ne var ki, bu yazıda bu kapsamlı beden eyleminin ağır sonuçlarından ve adalet sorunundan bahsetmeyeceğim.

25 yıl önce sıcak çatışmanın tarafı olan eylemciler tarafından –anlaşılır biçimde- ajitatif yönüyle ortaya konan, bu sebeple tarafsızlar tarafından daha çok “hamaset” diye algılanan, ne var ki konunun bugüne söz söyleyen en önemli yönü olduğuna inandığım “bir ifade ve varoluş alanı” olarak bedenden bahsetmek, beden-yaşam-ölüm dizgesinde sarsıcı bir eyleme tanıklık etmiş bir toplum olduğumuzu hatırlatmak istiyorum.

Bedenin taşeron iktidarı

Beden-iktidar ilişkileri, 17. yüzyıl öncesi ve sonrasına dair başta Foucault, Mbembe, Agamben gibi teorisyenlerin ve günümüzde psiko-politika üzerine çalışan kültür kuramcılarının hareketli bir çalışma alanı oldu.

On yedinci yüzyıl öncesinde beden ve iktidar ilişkisi iktidarın ölüm ve yaşam tasarrufunu elinde tutması temelinden varyante olurdu. Haz, arzu ve tüm ekonomik ilişkiler beden üstündeki bu tasarrufu kimin elinde tuttuğuyla şekillenirdi. 17. yüzyıl itibarıyla iktidar bedeni merkeze almıştır. Foucoult’nun “anatomipolitik” olarak adlandırdığı bu iktidar biçimi bedeni disipline ederek terbiye etmeyi hedeflemiştir. Cezalandırıcıdır ve bedeni güçlendirerek elverişli, itaatkar haline getirme çabasıyla karakterize olmuştur.

On sekizinci yüzyıl ortasında oluşmaya başlayan ikinci iktidar revizyonu ise türün geneline ait bedeni, bedenin biyolojik olarak devamını sağlayan etmenleri, özellikle doğum-ölüm oranlarını ve yaşamın kapitalist üretime uygun bir sağlıkta kalmasını esas alır. “Nüfusun biyopolitiği” olarak adlandırılan bu ikinci biçimin iktidar formu cezalandırıcı karakterden ziyade nüfusun ekonomik süreçlere uyumlu kılınması için türün tamamının bedenlerine yönelik “düzenleyici denetleme” yoluyla oluşur.

Disiplinle karakterize olan eski iktidar becerisi, bedenlerin sayısal çokluklarının yanı sıra bu çoklukların eğitilmesi ve itaat ettirilmesiyle ilgilenmekteydi. Yeni iktidar ise disiplinci iktidardan farklı olarak bedenle değil canlı olarak yaşamın içinde bulunan insanla yani yaşamla, ölümle, hastalıkla ve ekonomik süreçlere etki eden değişkenleri kontrol etmekle ilgilendi. Bu yeni belirlenim “anatomipolitikten biyolopolitiğe geçiş” olarak yorumlandı. Günümüzde biyopolitikadan, bedenin sahte bir hakikatle kendi içinde iktidarlaşma sanrısına girdiği piskopolitik bir belirlenime geçildiği ise ayrı bir tartışma konusu.

Nihayetinde iktidarın kurumsal zor aygıtlarının yanı sıra birtakım ilişkilenme biçimleri kurduğu, neoliberal döneme dair fikir yürüten kuramcılar tarafından birbirine eklenen farklı kavramlarla ifade edildi. Neoliberal çağda iktidar, bireyin tekil alanında ilerlemiş bir aygıt olarak bireylerin bedenlerine, söylem ve davranışlarına da sirayet eden, baskı ve manipülasyonu birlikte sürdüren katmanlı bir aygıttır.

İktidar "özne" kavramını ele geçirir ve gündelik yaşama müdahale ederek beden tutumlarından davranış örüntülerine kadar araçsallaştırdığı öznede istediği biçiminin kendiliğinden oluşmasını sağlar. Önceleri iktidar, sadece baskı ve denetim biçimi olarak değerlendirilirken, geç modernitede üretici bir nitelik de kazanmıştır. İktidarın bedene ve psişeye yerleşerek verili bir ajandayı harekete geçirmesi bireyin ve toplulukların iktidar karşısındaki tutumunu kabul-ret ikileminden çıkarmış, bireyin kendini inşa etme yanılsaması iktidarı sürdüren kapsamlı bir manipülasyona dönüşmüştür.

Beden üstünde doğrudan tasarruf hakkı, iktidar mekanizmasının başat biçimi olmaktan çıkmış, daha ziyade gözetleme, istendik yönde güçlendirme ve kışkırtma gibi biçimlere dönüşmüş; karşısındaki güçleri eğmek ya da yok etmek yerine (ya da buna ek olarak) bireylerin doğrudan günlük yaşamlarında istendik güç dalgaları oluşturmaya yönelik bir iktidar formasyonu kazanmıştır. Bu bağlamda, iktidarın beden üstündeki tasarruf hakkı, bedenin nasıl yaşayacağı konusundaki parametreleri yönetmeye dönüşmüş görünmektedir.

Yaşamlı ölüm

İktidar ölümü ve yaşamı elinde tutar. Klasik iktidarda öldürme ihtimalini elinde tutmak yaşamı yönetmenin temel aracıyken geç modernitede öldürme hakkı ve ölüm üzerine kurulu disiplinasyon bir yandan sürerken, yaşayanın akıl-yaşam-beden-ölüm-irade desenini yönetmek önem kazanır. Başka deyişle öldürme yetkisi elinde olduğundan değil, öldürme hakkını elinde tutarken yaşattığı için ‘‘yaşama arzusunun kendisine” üretken bir tahakküm biçimi olarak yönelir.

Kapitalizmde beden siyasal alanın temel nesnesidir. Beden siyasal olarak kuşatılır çünkü metadır. Ne var ki, siyaseten kuşatmanın yanı sıra çeşitli iktidar biçimleri ve ilişkileri aracılığıyla da kuşatılması onun üretim gücü olmasıyla ilgilidir. Zira, itaat ve rıza inşa edilmeden meta ve üretim gücü birlikte sürdürülemez. Bedene yerleşmiş iktidar, hem verili yaşam biçimlerini dolaşıma sokarak toplumun biyopolitikasını kontrol altına almayı amaçlar hem de bireyin kendi bedenini verili yaşam biçimlerine uygun hale getiren öz düzenleyici olarak çalışmasını sağlayarak kapitalizmin üretim-yaşam bekasını sağlar.

Sınırlayıcı, yönlendirici, baskılayıcı, etiketleyicidir. Ne var ki, en önemlisi, esas olarak sağlıklı bedenin varlığına, bir bütün olarak yaşamak eyleminin kendisine şiddetle ihtiyaç duyar. Daha ziyade kapitalist üretimin devam edebilmesi için sağlıklı biyolojik devamlılık ve yaşamak eyleminin kontrol altına alınması gerekir ki, bu ölümün de kontrol altına alınması demektir.

Tam mekanda tam beden

Tam bu noktada 2000 yılının Ekim ayında, mimari anlamda bir “tam mekan” olan yani bedenin tam kontrol altına alındığı hapishanelerde “yaşayan” yüzlerce mahkum, beden üstündeki iktidar kontrolünü inanılmaz bir seviyeye taşıyacak hücre tipi hapishanelere geçmemek için beslenmeyi reddederek bedenlerini ölüme yatırdıklarını ilan etti.

Hücre tipi hapishane modeli ölümü sağlıklı bedene yerleştirerek, Janus’un iki yüzü marifetiyle hapishaneyi mahpusun bedeninin kendisine dönüştürmeyi, böylece neoliberal bir hükmetme biçimini eski çağlara taşıma amacı taşıyordu. Öyle ki, tam kapalı bir mekanda bedenini yönetebilen birilerinin olması, iktidarın hapishane dışındaki bedenlere, nüfusun tamamına yerleşebilmesi önünde yapısal bir engeldi.

Eylemcilerin yaşamayı çok sevdikleri için ölüme yattıkları yönündeki beyanları ile devletin onlarca ölüme neden olan müdahalesine “hayata dönüş operasyonu” adını vermesi, tanık olduğumuz şeyin bir oksimoron sahnesi olmasından ziyade beden-mekan-akıl bağlamında nasıl sert bir politika ve çatışma alanı olduğuna işaret eder.

Asıl rolü yaşamı sağlama alma, çoğaltma ve uyarınca düzenleme olan bir iktidarın tamamen kontrolünde olan bir mekanda ölümün yaşamla, yaşamın ölümle yer değiştirdiği böylesi bir beden eylemiyle karşılaşması -kimilerine abartılı gelebilir-  iktidarın yıkılması tehlikesi anlamına gelmekteydi.

Zira, bu eylemle egemen olan, biyopolitik iktidarın yaşatarak yönlendirme gücünü de, “nekropolitika” olarak ifade edilen gözden çıkarma/ölüme atma karakterini de işletememiş, varlıksal manada işlevsizleşmiştir.

Kayıtsız şartsız bir egemenlik, ölüm alanını kontrol etmek ve iktidarın, yaşam alanında “yaşama geçirilmesiyle”, ölüm ve yaşamı ayrı ayrı tasarlayabilme yetkesiyle mümkündür. İktidarın egemenliği, başka deyişle varoluşu, yaşama ve ölüme izin verme gücünden geçmektedir. Zira, egemenliğin uygulama alanı yaşamın kendisidir. Ölüme yaşamın bir tasarısı olarak egemen olmadıkça iktidar olmak mümkün değildir.

Devletin kontrol ettiği 50-100 metrekare arasında bir “tam mekan” içindesiniz, iki aydır beslenmiyorsunuz ve sizi hayata döndürmek için kimyasal silah, otomatik silahlar ve iş makineleriyle yaşam sürdüğünüz bu mekana operasyon yapılıyor. Bu yalnızca eylemin ve eylemcinin kapasitesine dair bir itiraf değildir. Bu, bedenin bir imge olarak mekansızlaştığı, mekansızlaştıkça rasyonel bağlamını kaybettiği anlamına da gelir. Bedeni rasyonalize edemeyen iktidar,

  • ölüm imgesini kontrol etmek için öldürmenin kendisine başvurmasıyla
  • ölümün beden özgürleşmesiyle ilişkisine müdahale etmek için hayata döndürme söylemi üretmesiyle,
  • hastanelerde eylemcileri sakat bırakma pahasına zorla besleme yaparak ölümü bir beden tabiiyeti olmaktan çıkarmaya çalışmasıyla,

ideolojik olarak krize girmiş ve bir bütün olarak beden-ölüm-irade bağlamındaki tahakkümünü yitirdiği için modern iktidarını kaybetmiştir. Bu sebeple iktidarı eski çağ biçimlerinde yani kesif şiddetle yeniden aramaya girişmiştir.

Hayatın değeri merkeze alındığında hayat politikleşir, “kutsal yaşam” haline döner ve ancak kutsallıktan arınmış yaşam yok sayılmaktadır. Her toplum, modern siyaset marifetiyle, içleme ve dışlama değişkenleriyle kendi kutsalını yaratmakta, “kutsal yaşam”ının ne olduğunu belirlemektedir. Bu noktada biyopolitikada kimin öldürülebilir, kimin yaşatılabilir oluşu bir tür ölüm siyasetinde (thanatopolitics) belirlenim kazanır.

19 Aralık 2000 öncesinde ve operasyonun gerçekleştiği 19-22 Aralık günlerinde devletin biyopolitikası beden hakimiyetini eline alan bu çok güçlü beden direnişi karşısında sınırlarını oluşturamamıştır. Zira, devletin bir kliğinin operasyondan saatler önce mahpuslarla anlaşma noktasına gelirken, Adalet Bakanı kamuoyuna F tiplerine geçişlerin erteleneceği açıklamasıyla bir iktidar sınırı oluşturmaya çalışırken, yani yaşamı ve ölümü düzenlemeye yönelik bir biyopolitik çaba sarfederken, birkaç saat sonra yaşamın kutsallığından hızlıca uzaklaşan iktidar kliğinin dünyanın en kapsamlı ve kanlı hapishane müdahalesi için harekete geçmesi iktidar kaybının ispatı gibidir.

Çeyrek asır sonra bedenini açlığa yatırma ve ateşe verme gibi sarsıcı ve sıradışı beden eylemlerinin doğruluğu, yanlışlığı üzerine söz söyleyecek cürete ve güce sahip değilim. Sürecin hak ihlalleri, katliam, yıkım ve politik yas düzleminde hatırlanmasına dönük çaba hakikat ve adalet için elbette öncelikli. Bununla birlikte, günümüzde özgürlük sıkışması, toplumsal esaret, adaletsizlik ve eşitsizliğe karşın, duyarsızlık, kanıksama ve negatifin içselleştirilmesinde iktidar ilişkilerinin nerede çalışıp nerede tökezlediğini hatırlamakla da sorumluyuz. Büyük bir başkaldırıya büyük bir başkaldırı diyebilmek temel bir bellek becerisidir. Özellikle, psikoloji çalışmalarının en can alıcı çıktılarından birisi şu ki, belleğe hakim olmadan bedene hakim olamıyoruz.

Bugün 25. yılını dolduran ölüm orucu ve açlık grevi eylemini, iktidarı klasik dönemden psikopolitik iktidara kadar tüm hükmetme becerilerini karmaşık şekilde kullanmak zorunda kaldığı ve kaçınılmaz olarak ekseninden sarsıldığı bir deneyim olarak not ederek ve 19-22 Aralık müdahalesi öncesi ve sonrasındaki ölüm oruçlarının yakın tarihteki en özgün beden eylemi olarak bugünkü tahakküm, sıkışma ve direniş tartışmalarına çok katmanlı bir beden başlığı taşıdığını hatırlayarak…

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.