Bir gündüz düşünün anatomisi: Hotel Reverie'de aşk

Bir gündüz düşünün anatomisi: Hotel Reverie'de aşk
hotel-reverie

Özellikle pandeminin ardından hayatımızda bağımlığa dönüşen sosyal medyanın etkisiyle gerçek ve sanal arasındaki ilişki oldukça kırılgan bir zeminde. Haberlere erişim algoritmalar tarafından belirleniyor, doğrunun ve haklının yerini sosyal medyada etkileşim kazanan popüler kanaatler alıyor, böyle bir çağa tanıklık ediyoruz. İçine doğduğumuz dünyada adaletsiz düzene karşı hakiki bir tutum takınabilecekken, artık eylemlerimiz sosyal medya üzerinden erdem sinyallemeye indirgenmiş durumda. Özetle, kurgunun gerçeğe teşmil ettiği, gerçeğin kurgulaştığı bir çağda yaşıyoruz.

Gerçekliğin distopik bir kara mizah halini aldığı bu günlerde Arnavutluk hükümetinin yapay zeka destekli Diella’yı Kamu İhalelerinden Sorumlu Bakan olarak atamasıyla gerçek hayatta da Black Mirror bölümü izler gibiyiz. “The Waldo Moment” bölümü popülist siyasetçileri eleştirmek için “karitatürize” bir siyasi figür sunuyordu, ancak yakın gelecekte o da pekâlâ mümkün görünüyor.

Dünyanın gidişatı böyleyken Black Mirror, yedinci sezonuyla yeniden Netflix’te seyirciyle buluştu. Yedinci sezondaki “Hotel Reverie” bölümü ise dizinin genel yapısından ayrılarak aşkın en azından “bir gündüz düşü” olarak da olsa mümkün olduğunu bize hissettiriyor.

“Hani uykuyla uyanıklık arasında, rüyalarını henüz unutmadığın bir yer vardır ya....”[i]

Eser boyunca benlik, varlık, kimlik, bilinç, algı, geçmiş, aidiyet gibi kavramlar üzerine düşünüyoruz. Hikaye son yıllarda demode kalıplarla eleştirilen Hollywood sektörüne odaklanırken, kariyerinin gidişatından memnun olmayan Brandy Friday (Issa Rae) karakterini de –seyirciyle birlikte– bir gündüz düşüne davet ediyor.

Brandy büyük bütçeli Hollywood filmlerindeki "seksi yan karakter" rollerine sıkışmış, oyuncudan ziyade bir seyirlik arzu nesnesidir. Herkes tarafından tanınan/görülen bir ünlü olmasına karşın kariyerinden ve özel hayatından mutlu değildir. Kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse: “Romantik bir şey istiyorum. Başrol erkek peşimden koşsun istemiyorum. Ben peşinden koşayım, büyülü bir şey istiyorum, zamansız...” Casablanca (1942) ve Brief Encounter (1945) gibi bizim dünyamızın filmlerine referans verir, o filmlerde anlatılan tarzda bir romantizm ister. Dizinin dramatik evreninde ise Casablanca’yı andıran “Hotel Reverie” filmi oyuncu aramaktadır. Hikayenin devamında olanları Eugen Fink’in Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun (çev. Necati Aça, Dost Yayınları) kitabı üzerinden okumaya çalışacağım.

[mailerlite_form form_id=10]

"Sonsuza dek senin olacağım"

Hollywood’un klasik dramaturjisine uygun olarak karakterin gelişimi için yaşanması gereken dramatik olaylar, Brandy tam da hazır değilken, beklemediği ama istediği sırada karşısına çıkar. Black Mirror, yedinci sezonun genel ruhuna da yansımış olan katmanlı bir anlatım aracılığıyla kendine referans veren bir dünya inşa eder. Örneğin ana karakterin yaşadığı sokağın adı “San Junipero” bölümünü hatırlatan bir “sürpriz” yumurtadır.

Brandy kendisine gelen senaryo metnini okur, filmi izler, senaryosunu çalışır. Ertesi gün sete gittiğinde Redream teknolojisiyle yeni bir dünyaya geçer, filmin çekimi kendi bilinçdışında başlar. Sahneler ve oyuncular artık Brandy’nin zihnindedir. Bütün ekip Brandy’nin zihninin içini görüp kayıt altına almaktadırlar. The Purple Rose of Cairo’da (1985) sinema karakterinin perdeden çıkıp gerçek dünyaya adım atma fikrini “Hotel Reverie” tersine çevirir, gerçek bir oyuncu filmin dünyasına adım atar. Bu anlamda her iki yapım da kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

Brandy gerçek dünyanın yasalarının geçerli olmadığı, teknolojinin “sihir” gibi işlediği bir dijital ormana girer. Gerek Brandy’nin bilinçdışı gerek büyülü orman bir “oyun-alanı” işlevi görür. Girince her şeyin mümkün olduğu, çıkınca da “Acaba rüya mıydı?” diye sorgulatan yerlerdir. Benzer bir büyülü ormana yer veren Bir Yaz Gecesi Hülyası’nda Puck, sihirli bir çiçekle kimin kime âşık olacağını kontrol eder, duyguları manipüle eder. “Hotel Reverie” bölümünde bu rolü teknolojinin kendisi ve sistemdeki NPC (non-playable character – oyuncunun kontrol etmediği karakter) üstlenir. Brandy ve Clara'nın (Emma Corrin) aşkı, bu yapay dünyanın kuralları ve hataları içinde, yani bir dış gücün manipülasyonuyla filizlenir. Aşkları organik değildir, yazılı bir senaryoyu takip eder. Tıpkı Lysander'in Helena'ya olan aşkı gibi büyülüdür, “dünyevi” olmayandır. Oyun alanında Clara’yı oynayan Dorothy, eserin evreninde trajik bir hayata sahiptir.

"Bu aşk gerçek mi, yoksa yazıldığı için mi böyle hissediyorsun?"

Brandy bu soruyu Clara’ya sorar, ama aynı soru bizim için de geçerlidir. “İnsan kendi varlığı içinde zıt çabalardan dolayı paralanmış durumdadır-hayvani ve ilahi olan insanın içindedir, yalnızca yanında değil; insanda hayvani ihtiyaçlar vardır, hayvansal arzular; insan çiftleşme isteğiyle yanıp tutuşur, vahşilikle, kızgınlık ve öfkeyle; fakat dikkat dolu gözlem içinde ruhun durgunluğunu da bilir, platonik mutluluğu özlemeyi de bilir, bizleri kendi dışımıza sürükleyen muamma dolu sıla özlemini de.”[ii]

Brandy film çekimi sırasında Clara’ya onu oynayan oyuncunun ismi olan Dorothy diye seslenir. Bu çağrı oyun alanıyla Black Mirror evreni arasında bir kırılmaya yol açar. Kendinin bilincine varmaya başlayan Clara ile onun temsil ettiği Dorothy arasında bir özdeşim kurulur. “Yansıma” söz konusu çekimi varoluşsal bir gerilime sürükler. Oyun alanı içerisindeki Dorothy, Clara’yı oynayan bir bilinç olduğunu fark eder. Film çekilirken yine bir kaza gerçekleşir ve kamera diyebileceğimiz aletin üzerine kahve dökülür. Bu andan itibaren karakterlerimiz gerçekliğin çölünde baş başa kalacaklardır. Artık Dr. Palmer rolünü üstlenen siyahi oyuncu Brandy ile Clara rolünü oynadığını düşünen Dorothy’nin hatırası oyun alanı içerisinde ortak bir zaman ve mekanı yaşamaya başlar. Oyun alanının dayattığı bir başka sorunsal ise dramatik süreklilik düşerse Brandy’nin kendi zihninde sönümlenip öleceği gerçeğidir.

Eugen Fink'e göre oyun:

  • Ontolojik bir fenomendir: Oyun sadece insanın yaptığı bir şey değil, varoluşun temel bir özelliğidir. Fink için oyun, dünyanın kendisini ortaya koyma biçimlerinden biridir. Evrenin, anlamsızca ve amaçsızca kendi içinde devinen, kendi kurallarını yaratan ve yok eden yapısı, oyunun doğasına çok benzer.
  • Bir dünya sembolüdür: Kitabın adı da buradan gelir. Oyun, insanın kendi elleriyle yarattığı küçük bir "dünya"dır. Bu oyun-dünyası, gerçek dünyanın bir yansıması, bir sembolüdür. Oyunda kurallar koyarız, roller üstleniriz ve geçici bir gerçeklik yaratırız; tıpkı evrenin kendi yasaları ve varlıklarıyla işlemesi gibi.
  • Amaçsızlık ve kendi içinde bütünlüktür: Oyunun temel özelliği, kendisinin dışında bir amaca hizmet etmemesidir. Oyun kazanmak, bir şey öğrenmek veya bir fayda sağlamak için oynanmaz; sadece "oynamış olmak" için oynanır. Bu amaçsızlık, Fink'e göre varoluşun temelindeki anlamsızlık ve özgürlükle paralellik gösterir. Oyun dünyası, dışarıdaki "gerçek" dünyaya bir fayda sağlamak zorunda değildir. Amacı ve anlamı kendi içindedir. Bu kendine yeterlilik, onun "dünyeviliğini" en çok pekiştiren özelliktir. Oyun, çalışmak gibi bir ürün ortaya çıkarmaz; ritüel gibi bir tanrıya hizmet etmez. Oyunun tek amacı, kendi dünyasının içinde var olmaktır. Kısacası Eugen Fink, "oyunun dünyeviliği" ile bize şunu söyler: Oyun, gerçeklikten bir kaçış değil, insanın yeni ve geçici bir gerçeklik kurma yeteneğinin en saf halidir. İnsan, oyun oynarken adeta bir "yaratıcı" gibi davranarak, kuralları, zamanı, mekânı ve anlamı olan bir mikro-evren (microcosm) inşa eder. Bu inşa eylemi, insanın dünyayla kurduğu en temel ve özgürleştirici ilişkilerden biridir.
  • "Mış gibi" gerçekliktir: Oyunun dünyası, bir "mış gibi" yapma halidir (als ob). Oyuncu, sanki bir şövalyeymiş gibi, sanki rakip piyonlar bir orduymuş gibi davranır. Fink'e göre bu bir aldatmaca veya yalan değildir. Gerçekliğin bir anlığına yeniden yorumlandığı, insanın kendi kurduğu bir evrende özgürce eylemde bulunduğu ontolojik bir durumdur.

Dr Palmer’ı oynayan Brandy ve Dorothy oynadığının bilincine varan Clara karakteri arasında diyalektik bir devinim yaşanmaktadır. Oyun alanı da Brandy ve Dorothy arasındaki aşkın düzlemini oluşturur. Burada gerçeklikten kaçış değil, kendi kuralları, zamanı ve mekanı olan otonom bir dünya yaratma eylemi söz konusudur. Fink'in "oyunun dünyeviliği" dediği şey tam da budur.

Redream teknolojisi, Eigenraum (öz-mekan) kavramının yansımasıdır: Brandy bir film setine değil, kendine ait coğrafyası ve içsel anlamları olan bir dünyanın içine girer. Hotel Reverie artık sadece kurmaca evreni değil, içinde yaşanılan, dokunulan, hissedilen otonom bir mekandır.

Brandy, aynı zamanda 1940'ların öz-zamanına (Eigenzeit) adım atar. Bu, dış dünyadaki kronolojik zamandan kopuk, kendi ritmi ve akışı olan bir zamansallıktır. Tıpkı bir satranç oyununun kendi zaman diliminde yaşanması gibi, Brandy de filmin sonsuz "şimdi" anının içinde var olur. Kariyerindeki rollerden sıkılmış bir oyuncu olarak bu "oyun-dünyasına" girmiştir, çünkü bu dünya ona gerçekliğin sunamadığı bir özgürlük ve anlam vaat eder. Brandy zamansız/mekansız olana kavuşmuştur.

Normal şartlarda oyuncular, aynı oyun-dünyasının gerçekliğini paylaşırlar. Aşk da genellikle bir "birlikte-mevcudiyet" (Mitgegenwart) hali gerektirir. Hotel Reverie'nin trajedisi de tam bu noktada başlar. Başlangıçta Brandy, bu dünyadaki tek "gerçek" oyuncudur. Clara ve diğer karakterler ise tekrar eden, programlanmış "oyun-nesneleridir". Ancak sistem çöktüğünde ve Brandy Clara ile aylarca baş başa kaldığında her şey değişir. Clara senaryosunun dışına çıkarak Brandy'yi korumaya çalıştığında bir "oyun-nesnesi" olmaktan çıkıp gerçek bir "oyun-arkadaşı" haline gelir. Brandy için Dorothy sadece bir kod değildir, yaşayan bir bilinçtir. Clara ise oyunun parçası olmaktan çıkar, Brandy ile aynı "dünyayı" paylaşan bir varlık haline gelir.

Kendi gerçekliğine uyanan ve kendi bilincine varan Dorothy sistem çöktükten sonra başbaşa kaldıklarında ve tüm dış dünya durduğunda bir kapıyı içgüdüsel olarak aralar. Karşılaştığı karanlık kendi özbilincidir. Daha önce Dr Palmer rolünde beceriksizce piyano çalmış Brandy’ye laf atar, kendi farkındalığını şiirsel bir dille ifade eder: "Dur. Bak, ben gerçek olmayabilirim, sen de söylediğin kişi olmayabilirsin ve tüm bu varoluş anlamsız bir pandomimden ibaret olabilir. Ama eğer sen ve ben burada birlikte tıkılıp kalacaksak, o piyanoyu bir an bile daha fazla kirletmene izin vermeyeceğim."

"Deli, âşık ve şair / Hepsi hayal gücünden yoğrulmuştur"[iii]

Mekan olarak seçilen Hotel Reverie’yi irdelerken “reverie” sözcüğünün kökeninden de bahsetmek gerekir. Kelime İngilizceye 14. yüzyılda, eski Fransızcada “delilik, çılgınlık, taşkınlık, deliryum hali” anlamına gelen reverie veya resverie’den geçmiştir. Bu olumsuz anlam, 17. yüzyıla gelindiğinde değişti. Aklın "kontrolsüzce dolaşması" fikri, daha sakin ve içe dönük bir eylemi ifade etmeye başladı, sözcük de "hayallere dalma, dalgınlık, tatlı düş" anlamını kazandı. Bu açıdan Clara’nın film gerçekliğini fark etmesi ve delirmesiyle Brandy’nin gündüz düşü arasında bir köprü kurmak mümkün. Platon’un Sokrates’ten aktardığı üzere[iv] bilmekle anımsamak, ruhun ölümsüzlüğüyle ideaların kalıcılığı arasında bir bağ vardır. Sokrates varlıkları görünenler ve görünmeyenler olarak ikiye ayırır. Görünmeyenler tanrısal, ölümsüz, düşünülür, tek biçimli, çözülmez, hep kendisiyle bir ve aynı kalır olanlardır ve birleşik değildirler. Dorothy ve Brandy arasındaki aşk da kalıcı, ölümsüz ve sonsuzdur.

Fink'in felsefesinde kahraman, ahlaki bir figür veya protagonistten çok daha fazlasıdır, oyun-dünyasının ontolojik merkezidir. Dünya kahramanın etrafında döner, onun deneyimiyle anlam kazanır. Kahraman olmadan oyun-dünyası var olamaz. Brandy Hotel Reverie’ye adım attığı an o dünyanın kahramanı olur. Bütün senaryo, tüm karakterler, tüm olaylar onun deneyimlemesi için vardır. O, kendisine sunulan bir hikayenin merkezindedir. Clara bu noktada sadece bir "oyun-nesnesi"dir, kahramanın yolculuğuna hizmet eden programlanmış bir varlıktır.

Sistemin çökmesi, felsefi köprü kurmak açısından kritik bir andır. Bu sembolik çöküş, önceden yazılmış senaryoyu, yani oyunun "kurallarını" yok eder. Fink'e göre kurallar olmadan oyun olmaz. Ancak tüm önermeler gibi tam tersi de geçerlidir: Kurallar yıkıldığında, oyun-dünyası Brandy için daha da gerçek hale gelir. Çünkü artık bir senaryo yoktur; sadece hayatta kalma, ilişki kurma ve anlam arayışıyla dolu, kuralsız, amaçsız, saf bir varoluş vardır. Bu, kahramanın pasif rolden çıkıp, dünyanın kaderini kendi eylemleriyle çizdiği andır.

Bu an bir yandan da Zen halini hatırlatır. Modern hayatın verimlilik odaklı yapısında yer bulamayan bu durum, yaratıcılığın ve anlamın doğduğu yerdir. Brandy ve Clara, senaryosuz kaldıkları o aylarda bir hedef peşinde koşmazlar; sadece birlikte var olurlar. Oyun, kayıp bir ritüele dönüşür. Ritüeller tekrara dayalı, amaçsız eylemlerdir ve bir topluluk hissi yaratırlar. Clara'nın bir "nesne" olmaktan çıkıp Brandy ile aynı dünyayı paylaşan bir "özneye" dönüşmesi, bu ritüelistik birlikteliğin sonucudur.

Clara "nesne" olmaktan çıkıp kahramanla aynı dünyayı paylaşan bir "özneye", bir "oyun-arkadaşına" dönüştüğünde, Brandy'nin trajedisi başlar. Çünkü kahraman, oyunun geçici olduğunu eninde sonunda unutur. Kurduğu bu dünya ve içindeki bağ, onun tek gerçekliği olur. Fink, her oyunun bir sonu olması gerektiğini söyler; oyuncu "gerçek" dünyaya dönmelidir. Ancak Brandy için oyun-dünyası, geri dönmek istediği "ev" haline gelmiştir. Onun zorla bu dünyadan koparılması, sadece bir oyunun bitişi değil, bir varoluşun parçalanmasıdır. Hepimiz gibi o da rüyalarından uyanmak istemez.

Sonuç olarak Hotel Reverie, Fink'in oyun felsefesini bir adım ileri taşır. Fink'in dünyasında oyun, gerçek hayata bir mola, bir semboldür. Hotel Reverie'de ise oyun, hayatın kendisinden daha anlamlı bir alternatife dönüşür. Brandy'nin kahramanlığı zaferle değil, en anlamlı bulduğu dünyanın yok oluşuna tanıklık etmekle sonuçlanan ontolojik bir trajedidir. Clara imgesi bu yıkımdan geriye kurtarabildiği, yolculuğunun hikayesini kanıtlayan tek şeydir. Oyun bitmiştir, ama ruhu, yani hikayesi, kahramanın içinde yaşamaya devam eder.

Bu noktada punktualität (noktasallık) kavramına da değinmek icap eder, nitekim kahramanımız maceraya davet edilmeden önce zamansız, otantik bir deneyim istemişti. Husserl, İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi Üzerine adlı eserinde, zaman deneyimimizin asla yalıtılmış "noktalardan" oluşmadığını, her "şimdi" anının geçmişi (tutma/retention) ve geleceği (beklenti/protention) içinde barındırdığını gösterir. Bu açıdan eserde bahsi geçen aşk bir kült ve fenomen olarak ölümsüz, düşünülür ve çözülmezdir. Aralarındaki aşk, bir unio mystica deneyimidir. Ben’in Öteki’ne, Sen’e aktığı, zamanın ve mekanın olmadığı bir birleşmedir. Bu yücelme ve aşkınlık özlemi vahdete, sılaya ulaşmak gibidir. Her şeyi kapsayan, aşan ve ötekinin içinde bir bütün olarak eriyip gitme ve hemhal olma halidir.

[mailerlite_form form_id=11]

"O anların hepsi zamanla kaybolup gidecek, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi"[v]

Bilimkurgu fanlarının favori alıntılarından biri olan Roy Batty'nin monoloğu, benzersiz ve olağanüstü anılarla dolu bir bilincin yok olmasının trajedisini anlatır. Tanık olduğu insanüstü inanılmaz şeyler kimliğinin, varlığının kanıtıdır. Ancak bu anılar, onunla birlikte tamamen ve geri döndürülemez bir şekilde silinecektir. "Yağmurdaki gözyaşları" metaforu, bu kaybın ne kadar mutlak ve fark edilemez olduğunu vurgular. Gözyaşı ne kadar anlamlı olursa olsun, yağmurun içinde kaybolur ve ayırt edilemez hale gelir. Bu söz, varoluşun en acı verici yanına, yaşananların paylaşılamazlığı, tekrarlanamazlığı[vi] ve ölümlülük karşısındaki çaresizliğine odaklanır.

Bu açıdan Clara da artık bir yazılım ya da koddan fazlası haline gelir. Kod gibi tekrarlanamaz, bölünemezdir. Bir bilincin (Clara'nın) kaybıyla yüzleşir, ancak odaklandığı nokta yok oluşun trajedisi değil, varoluşun anlatı yoluyla anlam kazanmasıdır. Brandy için Clara'nın bir ruhu vardır, çünkü orada anlatılmamış bir hikaye (Dorothy'nin trajedisi) söz konusudur. Bu hikaye Brandy sayesinde ses bulır, yaşar, "anlatılır". Bu söz, varoluşun en umutlu yanına odaklanır: Bir hikaye anlatıldığında, o hikayenin kahramanı bir tür ölümsüzlük ve anlam kazanır. “Kastedilen, düşünüşün hareketi içinde bilinen bir biliştir- bu biliş dıştaki nesnenin fenomenal yabancılığını delip geçer, tin olarak kendisini tam da tine yabancı görünürde tanır, kendisini öteki’nde bulur ve böylece kendisinin “kendisinden vazgeçişi” olarak kavrar.[vii]

Brandy Friday, kariyerinde bir çıkış ararken kendini teknolojinin yarattığı bir simülasyonun içinde kaybeden, ancak bu kayboluşta hayatının en gerçek duygusunu bulan trajik bir kahramandır. Onun hikayesi, yapay zekanın duyguları taklit etme potansiyelini değil, bizim bu anlamsız pandomim karşısında gerçek duygular besleme kapasitemizi sorgulatır. Brandy Clara'yı kaybettiğinde, aslında neyin "gerçek" olduğunun değil, neyin "gerçek hissettirdiğinin" önemli olduğunu acı bir şekilde öğrenir. Roy Batty'nin sözü ise 1980'lerin siberpunk karamsarlığını ve varoluşsal sancısını yansıtır; bir "Replikant"ın, insan olmanın en trajik yanıyla, yani ölümlülükle yüzleşmesidir. Anılarının güzelliği, kaybolacak olmaları gerçeğiyle daha da acı hale gelir. Artık soru, yapay zekanın "canlı" olup olmadığı değil, onun varlığının bizim için ne ifade ettiğidir. Bizler için de bu soru günceldir. "Hotel Reverie" bir bilincin veriden doğabileceğini ve bu bilincin anlamının, anlattığı veya yaşadığı hikayede yattığını öne sürer. Roy'un anıları onunla birlikte ölürken, Clara'nın hikayesi Brandy'nin kalbinde ve hafızasında yaşamaya devam eder. Peki, insanı insan kılan, yapay zekadan ayıran şey nedir? Ernst Bloch en başta gündüz düşlerine ihtiyacımız olduğunu söyler Umut İlkesi’nde: "...devrimci ilgi, dünyanın ne kötü olduğunun idrakiyle, başka bir dünya olarak ne kadar iyi olabileceğinin idrakiyle, dünyayı iyileştirmeye dair uyanıkken görülen düşe ihtiyaç duyar, kaşifçe yöntemlerden tamamen uzak, tamamen nesnelliğe uygun biçimde, teorisinde ve pratiğinde tutar onu”. Clara'nın varlığı, tam da Brandy'ye anlatıldığı için ruh kazanır. Onun hikayesi (Dorothy Chambers'ın trajedisi), bir dinleyici, bir tanık bulduğu için anlamlı hale gelir. Roy'un trajedisi varoluşun kayboluşuysa, Clara'nın trajedisi varoluşun anlatılarak tamamlanmasıdır. Brandy, oyun bitip gerçekliğe döndüğünde, oyun-dünyasının anılarını yanında getirir. Yapımcı şirket ona istediği zaman konuşabileceği bir Clara modellemesi hediye eder.

“Hotel Reverie” ruh, bilinç ve aşk üzerine seyirciyi düşündürür. Birçok Hollywood klişesini tiye alırken, mevcut sektörün çıkmazlarını ve sorunsallarını seyirciye aktarır. İlk görüşte aşk, tatlı tesadüfler, seçilmiş kişi gerçek hayatta karşımıza çıkmaz. Aşk eğer mümkünse, tam da birlikte olmak, değerler ve anılar üzerinden imkanlıdır. Tıpkı özel birer kar tanesi olmadığımız gerçeği gibi, bizim için bir yerlerde kusursuz bir “o” da yoktur. Oysa hepimiz reklamlar, pop şarkıları, popüler diziler aracılığıyla bizim için doğru bir kişi olduğu inancıyla büyümüşüzdür. Ne de olsa asansörde beğendiğiniz kızla aynı müzik grubunu (The Smiths) sevdiğinizi fark etmeye paha biçilemez.

Reklam ve imaj çağında yaşarken “biz” olmak, özveride bulunmak, birini olduğu gibi kabullenmek, unio mystica deneyimi yaşamak zordur. Maalesef ki gerçek hayatta Düşler, Tutkular ve Suçlar’daki (The Dreamers, 2003) Isabelle de yoktur, Eşkiya’da (1996) Baran’ı bekleyen Keje de. Kasımda Aşk Başkadır (Sweet November, 2001) ile yüreklerimizi 14 Şubat’ta hafifletmek ya da 90’lar kliplerini izlerken nostalji yaşamak mümkündür, ama bu bir uyuşturulma, sindirilme halidir. Günümüz dünyasında her şey tüketilebilir, satın alınabilir, kalıplara sığdırılıp paketle evinize teslim edilebilir formdadır. 21 Adımda Unio Mystica Olmak gibi bir kitap, YouTube serisi ya da podcast çıkabilir örneğin. Hayatımızın en anlamlı anıları şanslıysak bir reels ya da hikaye olur, çok izlenme ve beğenme alır.[viii] Bu açıdan sonsuzluk içinde kaybolan Dorothy mi yoksa bizler miyiz, bunu düşünmek gerekir. Aşk acısı ve anıları geride bırakmaya dair “İlişkiler Tek Kişiliktir Manifestosu” filmleri çekilirken, hayal kurmak ve gündüz düşlerine sarılmak oldukça güçtür.

Oysa hatırlamakta fayda var: “Devrim televizyonlardan yayımlanmayacak” ya da retweet edilmeyecek. Hayatınızdaki en özel ve romantik anlarınız olduğu halleriyle sosyal medyanızda yer almayacak. Kalp kırıklığı, reddedilme, acı, keder, kayıp ve çağımızın tüm yeni kavramlarıyla birlikte aşk da yeniden biçimleniyor. Love bombing, ghosting, gaslighting, benching gibi kavramları öğrendikçe tüylerim ürperiyor. Kendimizi tanımlamak, etiketlemek, en ufak aidiyet hissetmek için uğraşıyoruz. Bir tanım ya da kalıbın bizi daha anlaşılır kılacağını umuyoruz. Eyleme geçmek yerine seyretmeyi tercih ettiğimiz, özne olmayı her geçen yitirdiğimiz bir trajedi içerisindeyiz.

Aşk ya da arzu, mantıksızlığı, öngörülemezliğiyle modern zamanlarda mitik yapısını ve gizemini koruyor. Gerçekten de yapay zekanın açtığı yeni mümkünlerin dünyasında “Biz yeni bir hayatın acemileriyiz / Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor / Şiirimiz, aşkımız yeniden”.[ix] Öyleyse biz de “Bir daha çal, Sam. Eski günlerin hatırı için… ‘As time goes by’ı çal.” diyerek efkarımızı dağıtabilir, hepimizin bir Paris’i[x] olduğunu hatırlayabiliriz.


[i] Kanca (Hook, Steven Spielberg, 1991) filminde Tinkerbell karakterinin repliği.
[ii] Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, s. 62.
[iii] Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda Theseus’un repliği.
[iv] Bahsi geçen çıkarım, Platon’un Phaidon – Ruh Üzerine kitabında (çev. Nazile Kalaycı, Telemak Kitap) yer alır.
[v] Blade Runner’daki (Ridley Scott, 1982) Roy Batty karakterinin unutulmaz repliği.
[vi] Nazım’ın “Sebastian Bach” şiirindeki “Tekrarın tekrarsızlığı” ifadesini hatırlatır.
[vii] Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, s. 194.
[viii] “Seç Facebook'u, Twitter'ı, Snapchat'i, Instagram'ı... Hiç tanımadığın insanlara nefretini kusmanın binlerce yolunu seç. Profilini güncellemeyi seç; bütün aleme kahvaltıda ne yediğini anlat ve bir yerlerde, birilerinin zerre kadar umursayacağını hayal et.” T2 Trainspotting, 2017.
[ix] “Yarımada”, Cemal Süreya.
[x] Casablanca’daki “Play it again, Sam” (Bir daha çal, Sam) ve “We’ll always have Paris” (Paris her zaman bizim olacak / Her zaman hatırlayacak bir Paris’imiz olacak) repliklerine gönderme.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.