Bir hayal gücü krizi: Metaforun erozyonu

Bir hayal gücü krizi: Metaforun erozyonu
metafor

Metafor dilin can damarı, dünyayı anlamamızı sağlayan düşüncenin nabzıdır. Metafor aracılığıyla soyut ve tarif edilemez olanı anlamlandırır, deneyimin karmaşıklığını kavranabilir kılar ve anlamlandırırız. Metafor dilsel bir aygıttan fazlasıdır; bilişsel bir araç, gerçek dilin sınırlarını aşan bir görme ve bilme biçimidir.

Klasik dünyada metaforlar sadece şiirsel süslemeler olarak değil, retorik ve felsefe pratiği için de vazgeçilmez olarak görülmüştür. Aristoteles bunu Poetika adlı eserinde kabul etmiş ve metaforu doğrudan dilin ifade edemediği gerçekleri ifade edebilen bir deha işareti olarak tanımlamıştır. Metafor, sıradan olanı derin olana dönüştüren, görünüşte farklı şeyler arasındaki gizli bağlantıları ortaya çıkaran bir tür simyadır.

Ancak çağdaş dünyamızda metafor düşüşe geçti. Bir zamanlar söylemimizi karakterize eden dilsel zenginlik, yerini çorak bir literalizme, daha geniş bir kültürel yoksullaşmayı yansıtan bir düzleşmeye bıraktı. Birazdan okuyacaklarınız, metafor kaybının kolektif hayal gücümüzdeki daha derin bir krizin belirtisi olduğu göz önünde bulundurularak, bu düşüşün nedenlerinin ve sonuçlarının tartışmasıdır.

Metaforun bilişsel gücü

Metaforun önemini kavramak için öncelikle bilişteki rolünü anlamamız gerekir. Metaforlar sadece dilin süsleri değildir, düşünme biçimimizin temelini oluştururlar. George Lakoff ve Mark Johnson gibi bilişsel dilbilimciler, metaforun insan anlayışının merkezinde yer aldığını, yalnızca dilimizi değil kavramsal çerçevelerimizi de şekillendirdiğini gösterir. Lakoff ve Johnson, Metaphors We Live By (Yaşadığımız Metaforlar) adlı ufuk açıcı çalışmalarında, en temel kavramlarımızın (zaman, duygu, argüman, hatta hayatın kendisi) metaforik olarak yapılandırıldığını ileri sürer.

Yaygın biçimde kullanılan “vakit nakittir” metaforunu düşünün. Bu yalnızca bir konuşma şekli değildir, zaman hakkında ekonomik değer açısından derinlere yerleşmiş bir düşünme biçimini yansıtır. Zamanı “harcarız”, “biriktiririz”, “israf ederiz” veya ona “yatırım yaparız”; bunların hepsi zamanı verimli bir şekilde yönetilmesi gereken kıt bir kaynak olarak çerçeveler. Bu metafor davranışlarımızı, tavırlarımızı ve sosyal yapılarımızı şekillendirerek çalışma kültüründen kişisel ilişkilere kadar her şeyi etkiler.

Metaforun bilişsel gücü, tek tek kavramların ötesinde düşünce sistemlerine kadar uzanır. Örneğin, metaforlar bilimde anlayışı geliştirme açısından önemli bir yere sahiptir. Bir “bilgisayar” olarak beyin, bir “şablon” olarak DNA ve bir “güneş sistemi” olarak atom, bilimsel ilerlemeyi yönlendiren, araştırmalara rehberlik eden ve biliminsanlarının sorduğu soruları şekillendiren metaforlardır. Bu metaforlar yalnızca benzetmeler değil, yeni araştırma yolları açan, bilinmeyeni bilinenle ilişkilendirerek keşfetmemizi sağlayan sezgisel yöntemlerdir.

Literalizmin yükselişi ve metaforun düşüşü

Metaforun insan düşüncesindeki merkezi önemine rağmen çağdaş kültürde literalizme doğru kaygı verici bir eğilime tanık oluyoruz. Bu eğilim kısmen kesinlik, verimlilik ve açıklığa öncelik veren dijital teknolojinin yükselişinden kaynaklanıyor. Dijital çağın algoritmik mantığında belirsizlik bir kusur, ortadan kaldırılması gereken bir hata kaynağı olarak görülüyor. Metaforlar, doğaları gereği yoruma açık olmaları nedeniyle artık açık iletişimin önündeki engeller olarak kabul ediliyor.

Dijital çağın literalizmi, dilin çevrimiçi kullanılma biçiminde de kendini gösteriyor. Sosyal medya platformları, karakter sınırlamaları ve etkileşimi teşvik etmek için tasarlanmış algoritmalarıyla, nüanslı, metaforik dil yerine açık, doğrudan ifadeleri tercih ediyor. Viral tweet’ler, tık tuzağı başlıklar, memler, hepsi hızlı tüketim için tasarlanmışlardır ve karmaşık fikirleri kolayca sindirilebilir ses parçalarına indirgerler. Bu ortamda, metaforlar genellikle kaybolmakta, incelikleri kısalık ve anındalık talepleri tarafından düzleştirilmektedir.

Literalizme doğru bu kayış dijital alanla sınırlı değil, daha indirgeyici bir düşünce tarzına yönelen daha geniş bir kültürel eğilimi yansıtıyor. Örneğin siyasette, diplomasi ve müzakerenin incelikli dili yerini popülist retoriğin keskin ikiliklerine bırakıyor. Bir zamanlar karmaşık meselelerin keşfedilmesine olanak tanıyan metaforik dil, artık elitist ya da anlaşılmaz bulunarak reddediliyor. Bunun yerine, siyasi söyleme giderek daha fazla sloganlar ve ses getiren sözler hakim oluyor; bunlar desteği harekete geçirmede etkili olsa da, anlayışı veya diyaloğu teşvik etmek adına çok az şey yapıyor.

Metaforun düşüşü, kesinlik ve açıklık talebinin çoğu zaman metaforik zenginlik pahasına terk edildiği bilim alanında da belirgin. Metaforlar bilimsel keşiflerde tarihsel olarak çok önemli bir rol oynamış olsa da, artık gerçek ve ölçülebilir olana yönelik artan bir tercih var. Yapay zeka ve veri bilimi gibi algoritmaların katı mantıksal ilkelerle çalıştığı alanlarda, metafor anlamaya yardımcı olmaktan ziyade bir engel olarak görülüyor. Bu değişim, belirsizlik ve derinlik yerine kesinlik ve verimliliğe değer veren mekanik, indirgeyici bir düşünce tarzını yansıtıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Metafordan yoksun bir dünyanın kültürel sonuçları

Metaforun erozyonu sadece dilbilimsel ya da bilişsel bir mesele değildir, derin kültürel sonuçları da vardır. Metaforlar, dünyayı ve kendimizi anlama biçimimize derinlemesine işlemiş kültürel yapıtlardır. Metaforları kaybettiğimizde, dünyayı bütün zenginliği ve çeşitliliği içinde görme yeteneğimizi de kaybederiz. Gerçeklik deneyimimizi düzleştiren dar, literalist bir bakış açısına hapsoluruz.

Metaforun gerilemesinden kaynaklanan en önemli kültürel kayıplardan biri, karmaşıklıklarla ilişki kurma yeteneğimizin erozyona uğramasıdır. Metaforlar aynı anda birden fazla anlam ve yoruma sahip olmamızı, görünüşte birbiriyle alakasız olgular arasındaki bağlantıları görmemizi sağlar. Metaforlar olmadan, düşüncelerimiz katı ve ikili hale gelir, insan deneyiminin çoğunu karakterize eden belirsizlikleri ve çelişkileri barındıramaz.

Bu kayıp, metaforun geleneksel olarak anlam yaratmada merkezi bir rol oynadığı edebiyat ve sanat alanında özellikle belirgindir. Homeros'tan Shakespeare'e kadar büyük edebiyat eserleri, her biri metni beklenmedik şekillerde aydınlatan bir içgörü kıvılcımı olan metaforlarla doludur. Gregor Samsa'nın bir böceğe dönüşmesinin yabancılaşma ve insanlıktan çıkma için güçlü bir metafor olarak hizmet ettiği Kafka'nın Dönüşüm kitabını düşünün. Ya da Virginia Woolf'un Deniz Feneri adlı eserini anımsayın. Burada deniz fenerinin kendisi ulaşılmaz olanın, karakterlerin hayatlarının etrafında döndüğü zor anlam merkezinin bir metaforu haline gelir. Ya da Emily Dickinson “Umut tüylü bir şeydir,” diye yazdığında sadece şiirsel bir süsleme yapmaz, umudun soyut hissi ile bir kuşun somut görüntüsü arasınd bağ kurar ve aynı anda hafiflik, kırılganlık ve dayanıklılık hissini aktarır. Bu eserleri okumak sürekli olarak şaşırmak, sürekli olarak meydan okumak demektir çünkü dil kıvrılıp dönerek her okumada anlamın yeni yönlerini ortaya çıkarır.

Buna karşılık, çağdaş edebiyat ve sanatın büyük bir kısmı, metaforik dille ilişki kurmaya isteksiz, katı bir literalizmle damgalanmıştır. Bu eğilim özellikle kurgu ve otobiyografi arasındaki sınırların bulanıklaştığı "otokurmaca" (otobiyografi ve kurmacayı birleştirir) türünde belirgindir. Bu eserlerde vurgu genellikle deneyimin doğrudan, aracısız temsili üzerinedir ve daha önceki edebi gelenekleri karakterize eden metaforik oyunculuğa çok az yer vardır. Bu yaklaşım güçlü ve dokunaklı eserler üretebilirken, aynı zamanda edebiyatı bir öz-belgeleme biçimine indirgeme ve insanlık durumunun daha derinlemesine keşfedilmesine olanak tanıyan metaforik zenginlikten yoksun bırakma riskini de taşır.

Metafor ve anlam krizi

Metaforun düşüşü, çağdaş kültürdeki daha geniş bir anlam krizinin belirtisidir. Metaforlar dilsel manzaramızdan silindikçe, varoluşun karmaşıklığıyla boğuşma kapasitemiz de azalır. Metaforlar sadece gerçekliği tanımlamakla kalmaz; onu inşa eder, bize soyut, duygusal ve bilinemez olanın içinde gezinmemiz için kavramsal bir yapı iskelesi sağlar. Onlar olmadan, derin olanın sıradan olana indirgendiği ve olağanüstü olanın sıradanlaştırıldığı bir literalizm denizinde sürüklenmeye bırakılırız.

Bu anlam krizi, metaforun geleneksel olarak insan deneyiminin en derin girintilerine açılan bir kapı işlevi gördüğü sanatta en şiddetli şekilde hissedilir. Edebiyatta, bir zamanlar anlatılamaz olanın -aşk, kayıp, özlem- keşfedilmesine olanak tanıyan metaforik dilin yerini, doğrudanlığı derinliğe yeğleyen daha yalın, itirafçı bir üslup almıştır. Görsel sanatta, bir zamanların zengin metaforik sembolizm geleneği yerini, belirsizlikten duyulan daha geniş bir kültürel rahatsızlığı yansıtan, gerçek temsil veya soyut minimalizm tercihine bırakmıştır.

Felsefede metaforun düşüşü düşüncenin daralmasına işaret eder. Platon'un mağarasından Nietzsche'nin uçurumuna kadar büyük felsefi sistemler, bizi gerçek olanın ötesinde düşünmeye zorlayan metaforik temeller üzerine inşa edilmiştir. Bu metaforlar bizi insan bilgisinin sınırlarıyla boğuşmaya, varoluşun düzgün bir şekilde çözülemeyen gizemleriyle yüzleşmeye davet eder. Ancak ampirik kanıtlara ve mantıksal tutarlılığa her şeyden çok değer veren bir çağda, bu tür metaforlar genellikle sadece retorik araçlar, akıl yürütmenin zahmetli uğraşından dikkat dağıtan şeyler olarak reddedilir. Bunun sonucunda da giderek daha kuru, bağlantısız ve insan deneyiminin yaşanmış gerçeklerinden kopuk bir felsefe ortaya çıkmaktadır.

Bu kayıp sadece entelektüel değil, aynı zamanda duygusal ve etiktir. Metaforlar başkalarıyla empati kurmamızı, dünyayı onların gözünden görmemizi sağlar. Başkalarının deneyimlerini gerçek dilin kavrayamayacağı bir şekilde kavramamızı sağlarlar. ABD'deki kültürel asimilasyon sürecini tanımlamak için kullanılan "erime potası" metaforunu düşünün. Bu metafor, farklı kültürlerin yeni bir şey yaratmak için bir araya geldiği bir harmanlama ve kaynaşma duygusunu çağrıştırır. Gerçek anlamda ifade edilmesi zor bir ideal olan, çeşitlilik içeren ancak birleşik bir toplum idealini hedefler.

Ancak "erime potası" metaforu gözden düşüp yerini kültürel entegrasyonun daha gerçekçi tanımlarına bıraktıkça, metaforun bir zamanlar çağrıştırdığı ortak amaç ve kimlik duygusunun da azaldığını görüyoruz. Onun yerine, kültürel farklılıklara ilişkin daha parçalı, kutuplaşmış ve çoğu zaman uyumdan ziyade çatışmaya yol açan bir anlayışla baş başa kaldık.

Metaforik bir canlanma olasılığı

Mevcut düşüşe rağmen metaforik bir canlanma potansiyeli hâlâ geçerliliğini koruyor. Özellikle düşünürler ve yazarlar arasında, gerçek ve somut olana giderek daha fazla değer veren bir dünyada metaforun gücünü geri kazanma ihtiyacına dair yükselen bir farkındalık var. Bu farkındalık, metaforların sadece dil araçları değil, yaratıcılık, empati ve anlayış için gerekli olan düşünce araçları olduğunun kabul edilmesinden kaynaklanıyor.

Metaforik bir canlanma, söylemimizde muğlak, şiirsel ve yaratıcı olana yeniden değer veren kültürel bir değişimi gerektiriyor. Bu değişim, metaforik dile yeniden ilgi duyulmaya başlanan çağdaş kültürün bazı köşelerinde kendini gösteriyor. Örneğin şiir dünyasında, belirsizliği ve açık uçluluğu kucaklayan daha deneysel bir dil yaklaşımına doğru büyüyen bir hareket var. Benzer şekilde felsefede de kavramsal çerçevelerimizi şekillendiren metaforlara olan ilgi yeniden canlanıyor; Judith Butler ve Donna Haraway gibi düşünürler metaforun toplumsal cinsiyet, teknoloji ve kimlik anlayışımızı nasıl etkilediğini araştırıyor.

Bu canlanmaya giden yollardan biri de eğitimden geçiyor. Öğrencilere sadece metaforları tanımayı değil, aynı zamanda metaforik düşünmeyi öğretmek (görünüşte ilgisiz fikirler arasında bağlantı kurmaya teşvik etmek) dünyayı anlamanın daha yaratıcı, bütünsel bir yolunu teşvik edebilir. Bilimde, karmaşık kavramları aktarmanın bir yolu olarak metaforik dili yeniden kucaklamak, alanı insanileştirerek daha erişilebilir ve ilgi çekici hale getirebilir. Sanatta, metafora olan bağlılığın yenilenmesi merak duygumuzu yeniden uyandırarak bizi tanıdık olanı yeni ve beklenmedik şekillerde görmeye davet edebilir

Bu yeniden canlanma geçmişe bir dönüş değil, metaforların bir kez daha temel düşünce araçları olarak kabul edildiği, dünyayı anlamanın ve dünyada olmanın yeni yollarını açabilecek bir geleceğin yeniden hayal edilmesi olacak. Bu, sıradan olanda sıra dışı olanı, tanıdık olanda tuhaf olanı görerek, metafor merceğinden dünyayla yeniden ilişki kurmayı içerecek.

Metaforik hayal gücünü geri kazanmak

Metaforun düşüşü sadece dil için değil, kültür ve düşünce için de derin bir kayıp anlamına geliyor. Giderek daha fazla literalizm ve olgusallığın hakim olduğu bir dünyada, metaforların sunduğu zengin, yaratıcı potansiyeli kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Yine de, metaforun değerini insan düşüncesi ve deneyiminin temel bir yönü olarak geri kazanabilirsek, metaforik bir canlanma olasılığı devam edecektir.

Bunu yapmak, dilimizin zenginliğini yeniden tesis etmek ve dünyayı tüm derinliği, karmaşıklığı ve güzelliğiyle görme kapasitemizi yenilemek olacak. Nihayetinde, metaforu geri kazanmak, insan olmanın özünü geri kazanmak demek; dünyayı yalnızca olduğu gibi değil, olabileceği gibi de görebilen, yalnızca gerçeklerin değil, hayal gücünün de yaratığı olan bir varlık.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.