Bir sevme biçiminin anatomisi: Ursula K. Le Guin’i neden ve nasıl seviyoruz?
Sevgi bir taş gibi durmaz öylece yerinde, ekmek gibi yoğrulmalıdır. Onu her zaman yeniden yaratmalı, yenisini yoğurmalısınız. —Ursula K. Le Guin
Merhaba. Ben bir erkeğim ve Ursula K. Le Guin’i seviyorum, gerçekten çok seviyorum. Yazdıklarıyla büyüdüm, ufkumu genişletti, bana başka türlü düşünmeyi, başka türlü sevmenin ilk tohumlarını atmayı, bilinçdışından korkmamayı öğretti. Etrafımdaki pek çok erkek de benzer durumda. Deyim yerindeyse, Ursula’ya bayılıyoruz.
Bir yazarı sevmekte, ondan etkilenmekte kötü bir şey yok elbette. Ernest Hemingway’i “Ernest” diye anmazken, Sezen Aksu’ya “Sezen” der gibi ondan sürekli “Ursula” diye bahsetmekte de sorun yok. Ama ona beslediğimiz sevgide tuhaf bir şey var, bu tuhaflığın elbette ben de parçasıyım. Şöyle açıklayayım, başta erkekler olmak üzere pek çoğumuzun Ursula’ya duyduğu sevgide bir tuhaflık var. Onu neredeyse her zaman zararsız bir bilge, yaşını başını almış bir figür olarak tanımlıyoruz, sanki bedeni olmayan bilge bir bilinç gibi. Kışın soğuğunda ince olmasına rağmen verdiği sıcaklığa şaşırarak üstümüze aldığımız, huzur veren bir battaniye gibi.
Ama burada bir sorun var gibi geliyor bana. Lafı dolandırmayayım: Bazı erkekler (ve bazı kadınlar) Ursula’yı seviyor çünkü “tehlikeli” değil. Çünkü yaşlı, sanki cinsellikten bütünüyle arındırılmış, bilgeliği de arzunun dışında. Müteveffa olsa dahi yaklaşık aynı zamanda doğan Philip K. Dick gibi “deli dahi” sıfatlarıyla değil “bilge büyükanne” olarak seviyoruz Ursula'yı. Çünkü böyle sevmek işimize geliyor. Biz erkekler (ve evet, kadınlar) onu bir şekilde ehlileştirmeyi başardık. Öyle de kalsın istiyoruz.
Le Guin'e duyulan bu şefkatli hayranlık, neden aynı düzeyde Lydia Davis’e yönelmiyor mesela? Ya da Alice Munro’ya? Eh, Nobel’i de var? Müthiş bir öykü yazarı. Ama (erkek) edebiyatçılar onun adını ancak liste yaparken kerhen anıyor. Rachel Cusk? “Soğuk, mesafeli” diyorlar. Neden? Yazarken “erkek gibi” acımasız olduğundan olabilir mi? Neden Alice Munro’ya “annelik” atfetmiyoruz? Neden Rachel Cusk’a “bilge” demiyoruz? Erkekler Lydia Davis alıntılarını aynı huşuyla paylaşmıyor. Alice Munro, (genelgeçer bir başarı ölçütü kabul edilen) Nobel kazanmış olmasına rağmen hiçbir zaman posterlerle kutsanmıyor. Rachel Cusk ise (tabii ki Cusk’ı bir erkekten duymadım) –tam da erkek yazarların her zaman yaptığı gibi hayatı acımasızca katmanlarına ayırdığı halde– “soğuk” ya da “mesafeli” olmakla itham ediliyor.
Peki, neden onları bilge ilan etmiyoruz? Çünkü bizi rahatlatmıyorlar, rahatsız ediyorlar. Kendilerini oldukları gibi ortaya koyuyorlar. Ve hâlâ “kadınlık” dediğimiz şeye bir hatıra değil, bir kuvvet olarak fazlasıyla yakınlar. Bizim için Erich Neumann’ın tabiriyle “korkunç anne/kadın/ejderha” olmaya adaylar. Erkekler için kadın cinselliği –özellikle de bu cinselliğin yazıya sızmış hali– gözlerimizi kırpıştırmamıza neden olan, kaçınma refleksi yaratan bir şey. Gözlemlenmek hoşumuza gitmiyor, bize bazı şeyler bilgece bir tavırla, tatlılıkla öğretilsin istiyoruz. Ama bu öğretmen arzusu olan, reddedebilen ya da bizi anlık zekasıyla alt edebilecek bir kadın olduğunda işler değişiyor.
Kadınları bilgelik, travma, zarafet ya da öfke simgeleri olarak değil yırtıcı birer sanatçı olarak okumak neye benzerdi? Ne “anne figürü”, ne “tehlikeli baştan çıkarıcı”, ne “tatlı-eksantrik kız”, ne de “mahvolmuş anlatıcı” yapmadan okumak? Bütünüyle birer yaratıcı olarak okumak? Arzuyla, zekayla, politikayla, hayatla yoğrulmuş gerçek sanatçılar olarak okumak? Çok kolay değil, değil mi?
Çünkü onların bilgeliği rahatlatıcı değil. Çünkü hâlâ bedenleri var; memeli popolu vajinalı falan yani, öyle düşünün. Bunlarla beraber elbette arzuları, sınırları, öfkeleri de var. Çünkü biz erkekler “bilge” kadınlara bayılıyoruz. O tatlı büyükannelere. Vajinalarını belki ancak yapay zekayla Studio Ghibli tarzında üretilmiş iki çizik olarak düşünebileceğimiz kadınlara. Le Guin ise bizim için sanki arzudan azade bir figür. Halbuki hiçbir kadın –her insan gibi– arzudan azade değil. Ya da arzudan azade olup olmamaları bizi o kadar da ilgilendirmemeli sanki.
[mailerlite_form form_id=10]
Belki söylememe gerek yoktur ama bunları söylerken Le Guin’in rahatsız edici olmadığını iddia etmiyorum. Elbette rahatsız edici. Ama farkında olarak ya da olmadan ona atfettiğimiz büyükanne bilgeliğiyle onun rahatsız ediciliğini de yırtıcılığını da fazlasıyla yumuşatıyoruz. Bir de tabii bununla bağlantılı olarak, (daha) genç kadın yazarlar neredeyse tamamen radarımızın dışında. Ya görmezden geliyoruz ya da onları “fazla seksi”, “fazla bedenli”, “fazla özgüvenli” buluyoruz. Ottessa Moshfegh, Raven Leilani, Claire Vaye Watkins gibi yazarlar ya “rahatsız edici” ya da “moda.” Çünkü biz onların arzularına, güvensizliklerine, zekalarına eşit yer vermeye hazır değiliz. Mesela Sally Rooney’e bile, bazıları iyi bazıları idare eder bazılarıysa sıkıcı olan romanları yüzünden daha fazla hınçlanıyoruz. Sözgelimi şu ya da bu metni Ben Lerner yazmış olsa “bu sefer farklı bir şey denemiş” diyecekken, söz konusu Sally Rooney olunca neredeyse kuduruyoruz. (Tamam, belki bir Kujo olmuyoruz ama yine de bir hallere giriyoruz.)
Ursula K. Le Guin, kadın olduğu kadar bir devrimciydi. Devrimciliği de eskide kalmış, sepyaya bulanmış bir devrimcilik değildi, hâlâ da değil. Ama biz onu kendi konfor alanımızda seviyoruz. Hakkındaki yazılar, alıntılar, sosyal medya paylaşımları birer ayıklama işlemi sanki. Tırnak içinden çekip çıkarılmış bir Le Guin: yumuşak, spiritüel, sakin, ehlileştirilmiş işte (aşıları tam).
Peki, Ursula’yı “tehlikeli bir şekilde” sevmek ne anlama gelir? Onu sadece bir zihin olarak değil, politik bir varlık, şiirsel bir güç, bastırılmışlığı, ehlileştirilmişliği ve mit haline getirilişi bizzat yaşamış bir kadın olarak ciddiye almak? Ursula hiç zararsız olmadı. Sadece, bizim beklediğimiz tarzda bir zarar vermeye tenezzül etmiyordu. Peki, ya gerçekten onun söylediği şeylerin fotoğraflarına tuttuğumuz projeksiyonlardan ürettiğimiz, anlayışla bakan, cinsellikten arındırılmış, kır saçlı nineden dinler gibi değil de her yaşında tehlikeli ve yırtıcı olabilmiş bir kadın yazardan geldiğini düşünsek? Bizi zorlayan fikirlerini öyle ele alsak? Patriyarka karşıtı duruşunu mesela? Kapitalizme, tahakküme, eril dile yönelttiği eleştirilere öyle baksak?
Ursula'yı bu tür projeksiyonlarla bile isteye zararsızlaştırarak aslında onunla aramızda bir tampon oluşturuyoruz. Ama o tampon, aynı zamanda biz erkeklerin kadın yazarlara duyduğu korkunun ve arzunun karışımından doğuyor. Le Guin’i sevmek kolay —çünkü onu şu anda sevmek bizi çıplak bırakmıyor. Ama Rachel Cusk’ı sevmek? Raven Leilani’yi anlamaya çalışmak? Yok, olmuyor, değil mi? Onlar hâlâ burada. Hâlâ birer bedene sahipler. Hâlâ kadınlar. Affedersiniz, arsızca gülümsüyorlar falan. Bu yüzden zor geliyor, zor geliyorlar.
Kısacası: Kadın yazarları ancak arzudan azade olduklarında, yani bizim için tehlikesiz olduklarında dinliyoruz. (Yazının başında parantez içinde “ve kadınlar” dediğimin farkındayım. Ursula’ya bakınca kendine bir tehdit görmemekten dolayı rahatlamaktan tutun da hemcinslerine kız kardeşlerim derken aslında hiç de iyi niyetli bakmayan pek çok insanı sizin de tanıdığınıza eminim. Ama bunlar üzerine yazmak bana düşmez sanki. Ama bu ehlileştirilmiş Ursula sevgisinin sadece erkeklere has bir durum olmadığını ama çuvaldızı tabii ki kendimize boylu boyunca batırdığımızın altını çizmiş olayım ben, yeter.)
Evet, “Ursula”yı sevmek kolay. Ama önemli olan onu nasıl sevdiğimiz. Onu bir “anne”, bir “ruhani rehber”, bir “bilge kadın” olarak sevdiğimizde esasen onun söylediklerini bastırıyoruz. Onun devrimini törpülüyoruz. Tüm bunları genelde kadın yazarlara yapıyoruz. Erkekler istedikleri gibi olabiliyor. Tür deniyorlar, deneme yazıyorlar, yok efendim ilk büyük romanlarına girişiyorlar. Onları cinselliklerinin geride veya ileride kalmışlığına göre değerlendirmek gibi bir derdimiz yok.
Başka yazarlar için de olmamalı. Hangi cinsiyetten olursa olsun. Çünkü, sonuçta, Le Guin o muazzam kitabında söylemiş söyleyeceğini, olabildiğince kısaca: “Kral hamileydi.” Ne kadar zararsız olabilir ki?
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()