Biz ayrı dünyaların ayaklarıyız
Yaşı yetmeyenler hatırlamaz, yetenlerin bile çoğu unutmuştur: Vaktiyle Süha Özgermi adında bir ünlümüz vardı. Bu bey “milli çapkınımız” diye bilinirdi. “Sanat güneşimiz” Zeki Müren’den tutun da Avrupa liglerinde top koşturan “lejyonerlerimize” varıncaya kadar, birinci çoğul şahsın iyelik ekiyle anılan; “bizim”, “hepimizin” olan pek çok başka figür hep vardı, halen de var elbette. Zira sık sık sarsıntılarla test edilen derme çatma müşterek milli hissiyatı ayakta tutan ve eskidikçe yenileriyle değiştirilen popüler kültür direkleridir bunlar.
Ne var ki diğerlerinden farklı olarak Süha Özgermi’nin başarılarıyla bizi gururlandırdığı, ortaklık hissini beslemek üzere ter döktüğü saha… Biraz ahmakçaydı sanki. Mensuplarından birinin çapkınlığı üzerinden ulusal hissiyatın perçinlenmesi mümkün olabilirdi tabii, neticede yiğitliğiyle Çin prenseslerinin başını döndüren Tarkan veya Bizans prensesinin kalbini çalıp neticede İslam’la şereflendiren Malkoçoğlu gibi figürler beyaz perdede uzun süre bu “milli çapkınlık” vazifesini de layıkıyla yerine getirmişlerdi. Fakat görüldüğü üzere onların faaliyetleri dışarıya dönüktü, düşman toprakları fetheden ve yeni fetihlere ilham veren bir çapkınlık söz konusuydu o filmlerde. Süha Özgermi ise Türkiye’de güzellik yarışmaları organize ediyor, yerli ve milli Türk kadınını dışarıya açıyor, tabiri caizse “komprador çapkınlık” yapıyordu. Tam da bu yüzden “-mız” eki onun şahsında hep ikircikli ve sönük kaldı, neticede unutuldu gitti.
Türkiye’deki dizi sektörünün yaptığı atılım sayesinde yurtdışı hayran kitlesi gittikçe genişleyen “milli güzellerimiz” ve “milli yakışıklılarımız” halen mevcut. Buna karşın, bu kişilerin ulaştığı şöhretin temel kaynağı neticede yaptıkları somut iş olduğu için Süha Özgermi’yle aynı kategoride değerlendirilmeleri hata olurdu. Bu nedenle günümüzde onunki kadar anlamsız bir şöhret düşününce aklıma yalnızca bir isim geliyor: “Milli seksimiz” olarak adlandırabileceğimiz Didem Soydan. Zira şov dünyası hakkındaki cahilliğim nedeniyle ihtiyat payı bıraksam da Didem Soydan’ın magazinel bir sima olarak kapladığı alanın yaptığı işle epey orantısız olduğunu iddia ediyor, onu gündemde tutan esas etmenlerin verdiği cüretkar Instagram pozları ya da cinsel hayatı hakkındaki gevezeliği ve açık sözlülüğü olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemde yalnız olduğumu da pek sanmıyorum.
Milli seksimiz Didem Soydan geçtiğimiz günlerde yine işiyle ilgisiz bir konuda gündemimizde yer işgal etti. İki sosyal medya şaklabanı Didem Soydan’ın ayakkabısından viski içiyor; bacanağını işe aldığı, kayınbiraderini daire başkan yardımcısı yaptığı, eşinin de işe gitmeden TRT’den maaş aldığı gibi iddialarla anılan “milli sansürcümüz” RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin de olaya gecikmeden tepki gösteriyordu. RTÜK başkanının tepkisi Türkiye’nin genel gidişatı içerisinde olağan sayılacağı için üzerinde fazla kafa yorulacak bir konu değil gibi, öte yandan mevzubahis sahne biraz kurcalanmaya müsait görünüyor. Bu nedenle analize girişmeden önce okurlardan söz konusu videoyu atlamadan baştan sona izlemelerini rica ediyorum.
[mailerlite_form form_id=10]
Malumunuz “viski” toplumsal belleğimizde önemli bir sembolik değere sahip. “Milli içkimiz” tartışmalarında rakı, ayran ve çay arasındaki rekabette yer alması imkansız, tıpkı Süha Özgermi gibi bir kompradorluk nişanesi, kökü dışarıda bir yozlaşma sembolü viski. Gelgelelim üzerinde taşıdığı “gavur” etiketi arzu edilen olumsuz çağrışımı karşılamakta tek başına yetersiz kalıyor olacak ki genellikle tüketildiği bağlamla beraber tasavvur edilir ve siyasal/toplumsal ötekileştirici söylem tüm viski müptelaları yerine bilhassa “boğaza karşı viskisini yudumlayanlar” üzerinden kurulur. Böylece bu “içimizdeki İrlandalıların” müthiş haksız bir şekilde bizim öz vatanımızdaki en yüksek sosyal statüye sahip olduğu, bu milletin tüm değerlerine yabancı olmakla kalmayıp bir de utanmadan bu toprakların en “bakir” yerini, coğrafi görünümüyle bile tabiri caizse ülkenin “vajinasını” andıran Boğaz’ı içki masalarına meze ettikleri ima edilir. Dolayısıyla, Süha Özgermi’nin milliliğini boşa düşüren cinsel kaygılar burada da muazzam bir işlev görür. Öyle ki hatırı sayılır bir kesim tarafından başkanlık yarışını kaybettiği gün seçmenleri onu YSK önünde nöbete beklerken rakı masasında olduğuna inanılan Muharrem İnce bile siyasal iddiasını devam ettirebilmek için “viskici ötekileştirmeyi” söylem repertuvarına ekleme gereği duyar.
RTÜK başkanının tepkisini çeken malum görüntüdeyse viskinin kelimenin her iki anlamıyla da “ayağa” düştüğünü görüyorduk. Memleketin “gavurları” için Boğaz’a karşı viski yudumlama devri kapanmıştı. Milli seksimizin mübarek ayaklarının değdiği topuklu üzerinden estetize ve fetişize edilerek zevahiri kurtarmaya çalışsalar da nihayetinde dört duvar arasında kapkaranlık bir stüdyoda, hiçbir “kamusal” iddia taşımadığını ilan etmek istercesine, tamı tamına sado-mazo ilişkilerdeki “kölelerin” pozisyonundan içiyorlardı viskiyi soytarılarımız. Dilleri başka söylese de yüzlerinden haz değil küçük düşmenin utancı okunuyor, sahne biter bitmez rejiden peçete isteyerek “olayın” izlerini bir an önce silmeye çalışıyorlardı.
Eugène Delacroix’nın Fransa’daki 1830 devrimine adadığı “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosu meşhurdur. Tabloda özgürlük, modern bir tanrıça olarak resmedilen Marianne figüründe cisimleşir –“anavatan” dişildir neticede. Kolaycı bir paralellik gibi görünme riskini göze alarak, bir anlığına “milli seksimiz” Didem Soydan’ı kaybedilmiş Türk modernliğinin Marianne’ı olarak düşünürsek eğer, üzerinde konuştuğumuz viski içme sahnesini de bizim 21. yüzyılın (çağımız teknolojisine yakışır şekilde hareket ve ses de eklenmiş) tablosu olarak okuyabiliriz. Özgür kadının metaforik çıplaklığına en kaba saba haliyle, dümdüz anlamıyla muamele eden, çektiği çilenin çaresini onun kaldırdığı bayrağın peşine düşmekte değil özgürlük kisvesi altında gerçekleştirilen sersefil bir aşağılanma alemiyle mayışmakta arayan dekadanlar tablosu.
Daha ilginci var: Pek dikkat edilmez ama Delacroix’nın tablosunda resmedilen Marianne’ın yalnızca göğüsleri değil, ayakları da çıplaktır. Marianne’ın Fransız yoksullarıyla ilişkisi bu imge vasıtasıyla kurulur. Bizim hareketli çürüme tablosunda ise (videonun yirminci saniyesi) şöyle diyor Didem Soydan, çıkarılan ayakkabılarını işaret ederek: “Ne isterdim biliyor musun? Şunun Louboutin[i] olmasını isterdim.” Tıpkı Marianne gibi o da bir kurtuluş özlemiyle yanıyordu – tabii bu kez ziyadesiyle bireysel bir kurtuluş.
Allah’ın bir hikmeti, bu yazının yazıldığı gün gündeme başka “ayaklarla” ilgili iki haber düşüyordu. Birincisi: Eski “lejyonerlerimizden” Serhat Akın bir program çekiminin çıkışında ayağından vurulmuştu. Her ne kadar kazancı halk ortalamasının çok çok üzerinde olsa da ayağını yıllar boyu yegane geçim aracı olarak kullanmış eski bir futbolcu için simgesel bir emek düşmanlığıydı bu saldırı aynı zamanda.
İkinci haberdeki emek düşmanlığıysa daha doğrudan: Soma Fernas Madencilik'te sendikal haklarını kullandığı için işten atılan ve bu hukuksuzluğa karşı Ankara’ya yürüyüş başlatan işçilerin ayaklarında derin yaralar oluşmuş, işçiler hastaneye kaldırılmıştı.
Masalda yakışıklı prens âşık olduğu Sindirella’yı kaçarken düşürdüğü ayakkabısını ülkedeki tüm kadınlara eliyle tek tek giydirerek buluyordu. İyi kötü bir cumhuriyet kurup saltanat takımını def etmeyi başaran ama egemenliğin kayıtsız şartsız bize ait olduğu söylense de “ayakların baş olması” idealine henüz ulaşamamış bir halkız, malum. Biz de gerek seçimler yoluyla gerek peşinden gidecek ünlüler, fenomenler ya da önderler arayarak hangi ayağı baş yapacağımızı arayıp duruyoruz, masaldaki o prens gibi yine deneme yanılma yöntemiyle. Bir yanda tartışmasız biçimde seksi ayaklar var, sarhoşluk verici, louboutin’lere layık ayaklar. Diğer tarafta yaralı, yürümekten nasır tutmuş, kaba saba madenci ayakları, kurşunlanmış “lejyoner” ayakları.
İlki insanın aklını başından alıyor, ikinciye hiç yüz veresi gelmiyor, doğruya doğru. Öte yandan, Kibar Feyzo’daki meşhur falaka sahnesindeki gibi, akılsız başın cezasını da asırlardır ayaklar çekiyor. “Stüdyo” adı altında kendi irademizle kapandığımız zindan gibi bir odada giriştiğimiz zorlama mazoşizm ritüellerinden arta kalan viskiyi suratımızdan utanç içinde silmektense bize ait olan yollarda yüzümüzde kömür karasıyla yürümenin başka bir hazzı da yok mu?
[i] Fiyatları 30 ile 100 bin TL arasında değişen bir ayakkabı markasıymış, ben de yeni öğrendim.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()