Bizi kimse seçmeyecek
Büyümek, genelde bir tür unutuşla başlar. Çocukken kaçınılmaz olduğunu düşündüğümüz şeyler, "özel" biri olmak, bir gün fark edilmek ya da birilerinin "kahramanı" olmak... Tüm bunlar yetişkinliğin gri tonları arasında kaybolmaya yüz tutuyor. Ama bu arzular bütünüyle yok olmuyor, yalnızca biçim değiştiriyor. Evet, kimse bize kaderimizin mühürlendiğini söylemeyecek, kapımızın altından bir mektup süzülmeyecek veya yaşlı bir bilge bize yol göstermeyecek.
Yine de bir yerlerde, bazı zamanlarda kendi hikâyemizin kahramanı olmayı isteriz. "Seçilmiş" biri olma isteği, bizi yalnızca çocukken değil yetişkinken de etkiler. Bazen bu arzuyu bastırmak yerine onu izlemeyi tercih ederiz; ekranda, kitaplarda veya tanıdık başka bir evrende. Canımız sıkıldığında, kendimizle aramıza bir şeyler sıkıştığında, en önemlisi de hayal kırıklığına uğradığımızda sık sık bildiğimiz kurmaca evrenlere sığınırız.
Bir diziyi ya da filmi ikinci kez açmanın bahanesi yoktur aslında. İlk izlediğimizde zaten ne olacağını öğrenmişizdir, şaşırma hakkını ve bunun verdiği keyfi çoktan harcamışızdır. Ama yine de kendimizi aynı sahnelerin içine bırakırız. Çünkü o dünyada bir düzen, bir ritim vardır. O dünya yanıp küle dönse bile “her şey yerli yerinde” hissidir bizi orada tutan. Ezbere bildiğimiz replikler, ağlayacağımızı bildiğimiz ölümler, bizim de çekebileceğimiz aşk acıları...
Sevdiğimiz kurmacaya sığındığımızı düşünsek de belki de bizi asıl çeken şey, bu kurmaca evrenlerde birilerinin "seçilmiş" olmasıdır. Bu seçilmişler bazen kahraman, bazen de bedbaht doğrucular ya da mesela yıllara meydan okuyabilen arkadaş grupları olurlar. Bize kendi dünyalarının doğrularını ve yanlışlarını öğretirler. Onların sevdiklerini sever, nefret ettiklerinden de nefret ederiz. Şüpheci yaklaştıklarında biz de kuşku duyarız, onların güvendiklerine bir anda kendimizi emanet ederiz. Onlar aracılığıyla yalnızca bir hikâyeye değil özel olmanın mümkün olduğu bir dünyaya bağlanırız. Bu seçilmişlik doğrudan mutlu olmakla bile ilgili değildir. Sadece seçilmiş olmakla ilgilidir çoğu zaman.
[mailerlite_form form_id=10]
Yaratıcısına duyduğumuz öfkeyi bir kenara bırakmadan, mesela Behzat Ç.’ye bakarsak, başına gelebileceklerin en kötüsü gelmiş bir kahramanı görürüz. Hep tahayyül edemediğimiz acıları yaşar, kuralları çiğner, hatalar yapar ama biz yine de onunla birlikte adım adım bu evrenin içine gireriz. Onun öfkesiyle öfkelenir, yorgunluğuyla yorgun düşer, bazen onun verdiği kararların ağırlığını içimizde taşırız. Onun mutlu olduğu ender anlarda ondan daha çok mutlu oluruz. Belki de mesele tam burada: karakterden bağımsız olarak bize sunulan evrende seçilmiş kişi olmanın hazzı ve üzüntüsünü aynı anda taşırız.
En güzel aşk hikâyelerinin baş karakteri olmak da, en akıl almaz üzüntüyü yaşamış olmak da bir önem arz etmez. Her şey bizimle ilgilidir. Harry Potter’ın o merdiven altı odasından çıkışı, Neo’nun beyaz tavşanı takip edişi, Behzat Ç.'nin Savcı Esra’yı buluşu... Bizi kendi hikâyemizdeki o ânı beklemekle meşgul eder. Büyüdükçe, “seçilmiş kişi olma” ihtimalimiz giderek azalır. Çocukken dünyanın bize sunduğu ihtimaller sonsuz gibidir, bir sabah uyanıp mektubun gelmiş olabileceğine, kapımızın ardında bilinmeyen bir evrenin bizi beklediğine inanırız. Yetişkinliğe geçtikçe o mektuplar gelmez, kapılar ardına kadar açılmaz. Hayatın sunduğu işaretler nadiren bu kadar açıktır: Mutsuz olduğumuz işler, ebeveynlerimizin yaşlanışı, hangi yoldan gideceğimizi bilemeden aldığımız kararlar...
Çoğu zaman seçilmişlik Harry Potter’ın merdiven altı odasından çıkışı kadar somut, Neo’nun beyaz tavşanı kadar davetkâr, Savcı Esra’nın dönüşü kadar "çığır açıcı" değildir. Biz yine de bu işaretleri görmeyi ister, kendi evrenimizde öyle veya böyle seçilmiş olduğumuzu hissetmek isteriz. Büyümek, çoğu zaman bu arzunun tersiyle yüzleştirir bizi. Çocukken her şey mümkündür; seçilmiş olmak, özel hissetmek neredeyse kaçınılmazdır. Büyüdükçe işler karmaşıklaşır: İşlerimizi kaygıyla yapar, ilişkilerimizde çıkmaza girer, sıradan sorumluluklar altında eziliriz. Artık bize sunulan evrenlerde seçilmiş olmamız pek olası değildir. Yetişkinlik olarak tanımladığımız bu alan, çoğu zaman küçük kayıplar ve sessiz teslimiyetler üzerine kuruludur.
Bazen bir fırsatı kaçırır, bazen birini kırarız, bir anda hayatımızın kontrolünün elimizden kaydığını fark ederiz. İşte tam burada, seçilmiş olma arzusu ile gerçek hayatın yarattığı boşluk çarpışır: Hepimiz hâlâ özel olmayı, bir anlamda seçilmiş olmayı isteriz. Birileri bizim yerimize bu sorunu çözsün, bir dizi bölümü süresince bir mesele açıklığa kavuşsun. Yaşadığımız dünyada bu beklentinin karşılığı çoğu zaman yoktur.
Kimse bizi seçmeyecek. Ne bir baykuş kapımıza gelecek ne de bir rehber bizi gerçeğe uyandıracak. Çünkü yetişkinlik çoğu zaman böyle işler: İçimizdeki çocuğun seçilmiş ilan edilmesini beklemek yerine, yetişkin olmayı kabul etmeyi öğreniriz. Bu, belki de en büyük özgürlük olabilir. Seçilmeyi beklemek yerine seçmeyi öğrenebiliriz. Kahraman olmayı değil ama kendi hikâyemizi sahiplenecek kadar cesur olmayı... Hayat kimseyi seçmiyor, çünkü seçilmişlik düzenin bize sattığı bir yanılsamaydı. Bu yanılsama başımıza bir şey gelmesi, bir kahramana dönüşmemiz ya da bir kahraman beklememiz üzerine kurulu. Kendi doğrularımızı bulmalı, yanlışlara kendi "özel güçlerimizle" cevap vermeliyiz. Kendi hikâyemizi kendimizce yazmazsak hiçbirimiz "seçilmiş" sayılmayacağız.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()