"Bizi kırdılar"
“yüreğim yaralı kuşum topla ve aç kanatlarını”
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal’ı anma törenlerinde sekiz saat süren taciz, kuşatma, nihayetinde kundaklama ve dumanla boğulma sonucunda 33 aydın ve sanatçının katledilmesinin üzerinden 31 yıl geçti. 31 yıl, belgelemek için uzun bir süre.
Aleviler olarak sözlü kültürümüz ziyadesiyle güçlü. Bu bize sözün esnekliği, sözün iletilmesinin getirdiği yakın mesafe, dilden dile aktarılmasının getirdiği yakın ilişkiler gibi yüzyıllardır içine doğduğumuz bir ortam sağlıyor. Bize hava gibi su gibi gelse de pek çok mahzuru da beraberinde sürüklüyor. Bizim bilgimiz Hasan Hüseyin’in “Nehirler Aka Aka” şiirinde akan su gibi. Akış hızı zaman zaman değişse de menziline illaki varan bir durulukta. Ne ki sözlü bilgi kuşaktan kuşağa aktarıldıkça detayları kaybetmesiyle, yerine yenilerinin gelmesiyle de malul. Bu yerine göre dogmatizme karşı bir hareketlilik olarak da değerlendirilebilir ancak bize çoktandır bunca bilgiyi kapsayacak genişlikte, derinliği de olan bir birikim gerekiyordu.
Cumhuriyet ve kapitalizmle birlikte yaşadığımız yerler, koşullar değişti, değişiyor. Büyük oranda kapalı, içe dönük, kendi içinde köylü bir kültür olmaktan uzaklaşıp şehirlerde farklı sınıflara dönüştük. Katliamlar mülksüzleştirme politikasının esenliği için sistemin ihtiyaç duydukça kullandığı bir süreklilik kazandı. On milyonu aşkın Alevi nüfusundan nispeten az sayıda burjuvanın çıkabilmiş olması, ülke geneline göre fazlaca küçük burjuva ve devasa bir işçileşmiş köylü yığınına dönüşmemiz kapitalist cumhuriyetin bir başarısıdır.
Sivas Katliamı derli toplu, 33 şehidin hikayesiyle, öncesi ve sonrasıyla yaklaşık 4 buçuk saatlik bir belgeselde ilk kez anlatıldı. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da galası yapıldı. 2 Temmuz, cenazelerine katıldığım, sonrasında beni tutuklandığım Sivas’a götüren sebeplerden biri. Tutuklandığımın haftası Ulucanlar Hapishanesi'nde Sivas katilleriyle devrimci tutsakların meydan savaşına denk geldi. Bir Ortaçağ savaşı gibiydi. Ateşli silahların olmadığı taş, sopa ve fiziki güçten ibaret bir çatışmaydı. Bir cezaevi olarak inşa edilmeyen Ulucanlar’da, koğuş binalarını birbirine bağlayan duvarlarla çevrili sokakların olduğu bu hapishanede sokakların tam da küçük bir meydanda kesiştiği yerde Ankara ve civarından yaklaşık yüz devrimciydik. Karşımızda Sivas katilleri. Aylardır devam eden tekil çatışmaların doruk noktasıydı. Onları o gün de koruyan ve kurtaran devlet artık daha fazla koruyamayacağını idrak etti ve ellerinden “can güvenliğimiz yok” dilekçesi alıp, onları sessizce Kayseri Cezaevi'ne götürdü.
4 buçuk saat bir film için uzun bir süre. Akla Bertolucci’nin 1900 filmini getiriyor. 1900 yılında İtalya’nın kuzeyinde bir çiftlikte aynı gün iki çocuk doğar. Biri köylü, diğeri çiftlik sahibinin oğludur. Yönetmen onların ilişkisi üzerinden İtalya’da kapitalizmin gelişimini ve faşizmin yükselişini anlatır.
Çok Kötü Bir Şey Oldu filmi de Sivas’ı, Sivas’ın Alevi köylerini anlatmakla başlıyor. Filmin kurgusu içinde bu konuya tekrar tekrar dönüp Sivas’taki değişimi, verdiği göçü, Alevilerin köyden şehre göçünü anlatıyor. Alevilerin dışlanmasını, büyük şehre okumaya gidenlerin köylerine en yakın tren istasyonlarında indiklerinde onları ellerinde taşlarla bekleyen komşularına kadar anlatarak, belgeliyor. Ancak bunun ekonomik sebeplerini filmde göremiyoruz. Bu sınıf atlamanın, mülk sahibi olmanın belli bir kesime fiilen yasaklanmaya varacak derecede zorlaştırılmasının bir tezahürü. Film ise bu yana kör. Hak eşitliği söylemine odaklanıyor, yüzleşme çağrısı yapıyor. Ancak eşitsiz konumda farklı kesimler teorik olarak eşitlense dahi uzun onyıllar boyu süren eşitsizliğin nasıl giderileceği sorusu sorulmadığında bu dezavantajlı konum kemikleşip, normalleşir. ABD’nin güney eyaletlerinde zencilerin başına gelen de budur.
Ümit Kıvanç iyi bir belgeselci. Siyaseten ise bir liberal. Bu liberal bakış açısı belgeselde kimi söylemleri, kimi isimleri öne çıkarsa da 2 Temmuz’un bir pogrom olduğunun altını çizen, pogromun tuttuğu yerin altını çizen isimler ve konunun bizzat kendisi bu söylemleri dengeliyor. Çünkü konunun kendisi bizatihi sola dair.
1990’ların ilk yarısı Türkiye’deki düzen dışı sosyal ve ulusal mücadelenin yükseldiği, sistemin ise buna karşı sert tepkiler verdiği, engellemeye, engelleyemiyorsa yönünü değiştirmeye çalıştığı bir dönemdi.
Sivas Katliamı’yla Alevi halka yükselen sosyalist mücadeleden uzak durun dendi. Bu yanıyla 1970’ler sonu Maraş Katliamı ile aynı çizginin devamıyla karşılaşırız, mülksüzleştirme ve siyaset yasağı. Sosyalist mücadelenin içinde çocukları önemli bir ağırlık tutan Alevi halkı bütün varlığıyla çocuklarının peşinden ne zaman gidecek olsa katliamlarla yüz yüze geldi. Bu sopanın havucu ise SHP-CHP idi. Bu politikada mesafe kat edildikçe görece daha demokrat unsurlar barındıran SHP’nin CHP içinde eritilmesi de beraberinde geldi. 1993 sonrası demokratik Alevi hareketi CHP eliyle kontrol edilir oldu.
Sivas aynı zamanda Kürt coğrafyasına doğru önemli bir yer. Düzen partileri için Sivas’ın ötesine geçmek, Sivas’ın ötesinde varlık gösterebilmek nasıl önemli bir kriterse, 1990’ların başında yükselen, devletle doğrudan ya da dolaylı görüşme trafiğine girecek kadar büyüyen Kürt hareketini öncelikle kendi çıktığı coğrafyayla sınırlamak da bir milli güvenlik politikasıydı. Sovyetler Birliği'nin yıkımını izleyen o yıllarda gözünü emperyalist tekellerle birlikte eski Sovyet coğrafyasına diken Türkiye kapitalizmi Bakü-Ceyhan boru hattını çizerken bu mücadele coğrafyasını dikkate almak durumunda kalmış, hattın uzatılarak Sivas’tan geçmesi planlanmıştı.
1993 Türkiyesi'nde Sivas’ta yaklaşık 100 kişilik aydın ve sanatçı grubunun bir otelde mahsur bırakılıp, sonra da canlarına kast edilmesi böyle bir ortamda yaşandı. Belgeselde kendisini göremediğimiz ancak varlığını her haliyle duyumsadığımız ve yönetmenin olguyu bir hak ihlali penceresinden görme ufkunu katbekat aşan ve belgesele damgasını vuran şey solun gövdesine vurulan ağır bir darbeydi. Bu tarihten sonra 33 canın anıldığı her an bu darbenin çizdiği sınırı hatırlatan ve yitirilenleri 33 fotoğrafla anmayla sınırlı bir hüzne davet eden bir sürekliliğe dönüştü.
Belgesel, demokratik Alevi hareketinin 1980 sonrası bu yeniden doğuş anında SHP-CHP’yle olan güven/güvensizlik ikilemiyle girdiği vesayet ilişkisini açıktan tartışmasa da ve bunun kilit noktasında olan dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’la konuşmasa da bu ilişkiyi tartışmak için yeterli bir zemini bizden sonraki kuşaklara bırakarak değerli bir iş yapıyor.
Bir başka netameli yan olan Sivas katliamcılarının Almanya’dan aldıkları yasal sığınma, oturum pozisyonları Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu başkanı tarafından takdire değen bir şekilde dile getirilse de tartışma konusu yapılmıyor.
2 Temmuz belgeselinin ilk galasına katılan isimsiz isimler yaşlı ama sonuna kadar izleyecek enerjiyi koruyan bir kitleydi. Salonun çoğunluğu önceden konuşulmasa da koyu, ağır renkler giymekte sözleşmiş gibiydi. Onların arasında canlı renkler kırmızı ve haki yeşil göze çarpıyordu. Gala programı Türkiye toplumsal muhalefetinin herhangi bir etkinliğinde rastlanmayacak bir dakiklikte ilerledi ve duyurulduğu şekilde bitti.
Belgeselin ismi Alevi topluluğu içinde tartışma konusu oldu. Sivas’ta kızlarını kaybeden bir anne “sandım ki dünyada hiç sağ adam kalmadı, herkes öldü,” dedikten sonra ekliyor, “ama çok kötü bir şey oldu…” Farklı bir başlık olabilir miydi? Örneğin belgeselin sonunda çocuklarını katliamda kaybeden bir baba katliamlar politikasını özetleyip, “bizi kırdılar” diye sözü bağlıyor. Durumu daha iyi tarif eden, iki kelimede katili, maktulü, fiili, politikayı açık eden daha güçlü bir başlık.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’na ve belgeseli odak alarak 2 Temmuz Katliamı’nı her yanıyla belgelemeye çalışan, kütüphanesi ve sanal müzesiyle bu projeye emek veren, mutfağında yer alanlara bir teşekkür borcumuz var. Bizim bu bilgi birikimine ihtiyacımız vardı.
Evrensel ismiyle flamingolar, bizim adlandırmamızla allı turnalarla kurduğumuz özdeşlik filme de damgasını vurmuş. Konduğu sulak alanlarda oldukça korunaksız olan bu kuşlara türkülerimizde, semahlarımızda yer verdiğimiz zamanlardan daha fazla benziyoruz. Şehirlerde büyük oranda işçileşen Alevi halkın duygularından ve düşüncelerinden damıtacağı vesayetten bağımsız dalgaların kıyılarını detay detay sabırla işlediği, içinde kaybolacak kadar derin deryalara ihtiyacı var.
Allı turnalar bu sulak alanlar olmadan kuşaklar boyunca yaşayamaz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()