“Bizimkiler böyle ölür”
Bu yazıyı, belki pek de haddim olmayarak, ama binlerce insanla paylaştığımı bildiğim ortak bir yas duygusunu hakkıyla yaşayabilmek adına kaleme alıyorum. Sırrı Süreyya Önder’in ardından söylenen onca incelikli, sevgi dolu, dirençli lafın arasında, yoldaşlarının ve dostlarının anlattığı onca unutulmaz ânın yanında benim lafımın ne manası olur?
Kızı Ceren’in, biricik dostumun yazdığı o harikulade mektuptan öte daha ne söylenebilir? Böylesine bir kelime ustasının ardından hangi kelimeler nasıl yan yana gelir ve neyi anlatmaya yeter? Bilmiyorum. Hayatımda ilk defa bir yazıyı yalnızca içimden kaynağını bilmediğim bir ses “yaz” dediği için yazıyorum, bu yüzden affınıza sığınıyorum.
Ben Türk ve Sünni, beyaz yakalı iki ebeveynin, tam anlamıyla orta sınıf bir ailenin İstanbul’da doğan ve büyüyen tek kızıyım. Dil, din, ırk, mezhep, sınıf, coğrafya farkı hayatıma neredeyse hiç değmeden; devrim, işkence, cezaevi, direniş, grev nedir hiç bilmeden büyüdüm. Tüm bunların bilincini zamanla kazıya kazıya, deneye yanıla aradım, buldum, dinledim, izledim, okudum, öğrendim. En azından denedim.
Bir özeleştiri olaraksa, Barış Ünlü’nün kavramsallaştırdığı, Çiğdem Mater’in de bahsettiği Türklük Sözleşmesi’ni hiç elimin tersiyle itemedim. Uzaklaştım, kıyılarında gezindim, reddettim ama yalan yok, bütünüyle karşısına geçemedim. Doğduğum andan itibaren yaşamın her alanında bu sözleşmeyi içselleştirmeme türlü olanaklar tanıyan imtiyazları sorgulasam da ayaklar altına alamadım. Bu yüzden barıştan bahsederken büyük laflar etmekten, yüksek sesle konuşmaktan hep çekindim. Barışı benden önce başkalarının meselesi sandım. Fakat Sırrı Abi’nin cenazesinin ardından eve geldiğimde, siyasetle yarım asırdır işi olmayan babamın ağzından öyle bir cümle duydum ki, bana bu yazıyı yazdıran herhalde o cümledir: “Belki de bize kutsal diye öğretilenlerin hiçbiri kutsal değildir.”
Sırrı Abi, son yazısında hemşerim Volkan Konak’ın arkasından bir söz veriyor: “Gönderdiği nasihati tutacağım. Barışın son mührü için Karadeniz’e gideceğim” diyordu. Bu ihtimalin bir zamanlar imkansız görünen kudreti o vakit içimi umutla doldurmuştu. Şimdiyse buruk bir hüzün var yerinde. Barışı görebilmek için daha kaç ömür bekleyeceğiz?
Nefret siyasetiyle büyütülmüş, Türklük Sözleşmesi’yle korunmuş, yalanla uyutulmuş koca bir neslin diyalog zemininden uzak, zehir zemberek dillerinin arasında barış için bir adım öne çıkmak öyle zor, öyle riskli bir sorumluluk ki Sırrı Abi'ninki gibi koca bir kalbi bile zedeleyebilmiş işte. Şimdi biri çıkıp söylesin ne olur, savaş bitsin diye ömrünü ortaya koymuş bir insanın karşısına şehit çocuklarını koyarak ona kafa tutmak ne yaman bir çelişkidir? Bu karşısındakini bir kelime bile dinlememe inadı, anlamaya çalışmama ısrarı, türlü yalanlarla bezenmiş nefret dili neye hizmet eder? Barışa mı, yoksa savaşa mı? Sırrı Abi’yi kimin andığının çetelesini tutanlar hiç sordular mı kendilerine: Bir insan neden ve nasıl bu kadar sevilir?
Yüz yıllık imgelere ve söylemlere tutunarak, ötekini berikine kırdırarak, gaza getirerek, kulak tıkayarak, bağırıp çağırarak, kırarak dökerek, küfrederek, üstüne yürüyerek, yasaklayarak, ezberleyerek, ağlayarak ve ağlatarak siyaset yapmaktan kolayı yok. Zor olan dinlemek, anlamak, sürdürmek, hatta bir nebze olsun gülümsetmek ki bunun da bir ihtimal olduğunu bile ondan öğrenmiştik. Kimse anlamadan, dinlemeden şaşırıp kırılmasın.
İşte her şeyden önce o zoru başaranı, elbette binler olup omuzlarımızda taşıyacaktık. Hem de öyle bir taşıyacaktık ki Gezi Parkı’ndaki ağaçlar, Galatasaray Meydanı’ndaki kaldırım taşları, Şişli’nin insan seliyle kapanan yolları selam duracaktı. Öyle de oldu. Zira kendisinin de dediği gibi “Mazlumun yanından bir an olsun ayrılmamışız. Bizim yanımızda durmak kendini bilene, insan olana, yalnızca şeref verir.”
Şimdi her kim küçük yaşlardan itibaren işkenceyle geçmiş bir ömrün sahibine parmak sallayarak ayrıcalık kulelerinden akıl veriyor; değil sözcüklere, sessizliğe, yasa bile saygı duymuyor; inatla Ceren’in karşısına dört yaşındaki bir şehit kızı olan Alya’yı koyuyor ve iki evladın acısından kendisine temelsiz, düşüncesiz, etkisiz bir siyaset devşiriyorsa bu ülkeye bir gün barışın gelmesinin önündeki ilk engel odur.
Fakat unutmasınlar. Karşılarında bu coğrafyadaki birçok kadının sahip olamadığı kocaman bir şansla, dost bir babayla büyümüş; ondan kendisine düşman olanlara karşı “yoksulluğun ve yoksunluğun öfkesi bu, sakın içinde nefret biriktirme” öğüdünü almış bir kız çocuğu, onun arkasındaysa koca bir halk duruyor. Siz o kız çocuğunu ne söyleseniz, neyle itham etseniz, nasıl saldırsanız yıkamazsınız. Kandıra’da yıkamadığınız gibi…
“bir ayağım çukurdaysa
öteki havuzdadır mutlaka
keyfinizce arayın üstümü
balensiz geldim
topal eşek olurum
hiçbir kör alıcıya yüz vermem
beni ağlatamazsınız”
Ceren Kandemir, Ayıp Payı
Velhasıl, Sırrı Süreyya'nın yarım bıraktıklarını tamamlamaya bizim aklımız, gönlümüz, kelimelerimiz yetmez. Ama o yarım kalanları dirençle, dayanışmayla, en önemlisi de barışla doldurmaya çalışmak herhalde onun emanetine sahip çıkmanın en anlamlı yolu olacak. Uğurlar olsun abi, artık dinlenme zamanı.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()