Bomboş bir yazı daha (ya da düşünce nasıl instagramlaştı?)
Yakın zamanda dostlarımdan "sonda söyleyeceğimi sonda söylediğime" dair bir eleştiri aldım, haklı buldum. Bu yüzden lafı fazla uzatmadan bu yazıda ne anlatmaya çalıştığımı söyleyeyim. Özellikle sosyal medyada gördüğüm bir eğilimden, düşüncenin instagramlaşmasından, meseleleri layıkıyla anlamaya, bağlamıyla değerlendirmeye dair hiçbir kaygı duyulmamasından bahsedeceğim. Hem üretimi hem de tüketimi etkileyen bu durumun platformlardan başka kimseye yaramadığını vurgulayacağım. Oh, baştan söyledim, rahatladım.
Durum tespiti: vesaire’nin Instagram sayfası
vesaire'nin Instagram sayfasını açarsanız, herhangi bir paylaşımın (web sitesindeki yazıların paylaşımlarını kastediyorum, fotoğrafları şimdilik ayrı tutuyorum, belki o da başka bir yazının konusu olur) altında aşağıdaki gibi yorumlar görmeniz mümkün.
Eline sağlık kim yazdıysa.
Bu sefer demek istediğini çok fazla diyememişsin.
Bu yorumların ortak noktaları, yorum yapılan yazının tamamını geçtim, Instagram paylaşımındaki ilk görselin dahi layıkıyla okunmadığına dair ipucu vermeleri. Nitekim yazarların adı, paylaşımların kapak görselinde yazıyor, kimin eline sağlık olduğunu tespit etmek pek de zor değil. İkincide hitap edilen kişi ise David Graeber, dolayısıyla –keşke olsaydı ama– sitenin düzenli yazarı değil, o yüzden "bu sefer" derken neyin kastedildiğini anlamak zor. Bir zamanlar başka bir yorumda belirtildiği gibi yazıların "vesaire" adlı soyut bir yazarın kaleminden çıktığı varsayımı yaygın gibi görünüyor.
Bir de aşağıdaki gibi yorumlar var.
Meğer tamamıyla süs olsun diye sola kaydırmalık bir yazıymış.
Biraz anlamadım ve zorlama buldum. Öküz altında buzağıcılık. Kalite biraz düştü sanırım. Sayfa el mi değiştirdi?
Buradaki ortak nokta da vesaire’yi Instagram sayfası sanmak, dolayısıyla yine yazının tamamını okumadan yorum yapmak, yani yayınla tüm etkileşimin yazının paylaşılmasına araç olması gereken sosyal medya platformuyla sınırlı kalması. Üstelik ikinci yorum 2019’da yayımlanan bir yazıyı Ağustos 2023’te yeniden paylaştığımız sırada gelmiş. Yani düşen bir kaliteden söz edeceksek, Ağustos 2023’te gerçekleşen bir durum değil.
Gelelim en yaygın yorum biçimine: Yazının ya da yazarın "boşluğundan" dem vurmak. Örneklerimize göz atalım.
Bomboş bir yazı.
Yine boş yapmışsınız.
Çok talihsiz ifadeler yan yana gelmiş maalesef.
Bol safsatalı zırva.
Analiz işini azaltalım çocuklar.
Boş, bomboş, çözümsüz bir yazı.
Bu tür yorumların en sık görüldüğü yazılar "Selülit diye bir şey yok", "Daha kısa duşları unutun gitsin", "Umutsuz bir sağlıklı yaşam takıntısı: 'Wellness'" ve "Kimlik politikaları dönemine girdik". Burada yine yazıların tamamının okunmadığını iddia edebilirim, bu cazibeye kapılmamak zor, ama kendimi dizginliyorum, elde net bir kanıtımız yok. Neticede okunmuş, yine de boş bulunmuş olabilir, öyle değil mi? Tabii bu yazıların Instagram paylaşımlarının altında yer alan, başlığa ya da yazıdaki bir cümleye doğrudan cevap veren yorumlara bakarsak, takipçilerin bağlamlaştırma becerisine dair bir şeyler söylememiz mümkün. Nitekim hepsinde yazının tamamı okunsa anlaşılabilecek, ama yalnızca Instagram’daki özet okunursa kaçırılabilecek bir bağlamın yakalanamadığını görüyoruz. Yazıların tamamı okunduğu takdirde "Selülit diye bir şey yok" yazısına "O zaman bacağımdakiler ne?", "Daha kısa duşları unutun" ve "Umutsuz bir sağlıklı yaşam takıntısı: 'Wellness'" yazılarına "Sığır gibi yaşayalım yani, öyle mi?", "Kimlik politikaları dönemine girdik" yazısına da "İnsan kimliğini aramaz da ne demek, ben arıyorum işte!" minvalindeki yorumların gelmeyeceğini düşünürüz. En azından düşünmek isteriz, çünkü yukarıdaki yazıların hiçbirinde bu yorumların karşılık bulmasını sağlayacak bir iddia yok.
[mailerlite_form form_id=11]
Özetle, genel olarak yazının tamamını okumadan, tam olarak ne dediğini anlamadan, hangi ifadenin hangi bağlamda kullanıldığını tartmadan yorum yapma, olumlu veya olumsuz bir yargı belirtme eğilimi hakim. Elbette insanların vakti son derece değerli, kimse herhangi bir yazının tamamını okumak zorunda değil. Peki, o vakti harcamadığın bir yazıya tutkuyla saldırmanın (ya da o yazıyı tutkuyla savunmanın) ardında nasıl bir motivasyon olabilir?
İnternet ve sosyal medya: Ne umduk, ne bulduk?
İnternetin ilk çıktığı yıllardaki vaadi hatırlayalım. Dünyanın her noktasına, insanlık tarihinin tüm bilgisine erişebilecektik. Bunun tam da böyle olmadığı yıllar içinde anlaşıldı, çünkü hem her bilgiye erişebildiğimiz iddiası ufak ufak çatlamaya başladı hem de bir fikri paylaşmak için "internete koymanın" yeterli olmadığını gördük.
Sonra sosyal medya platformları geldi. Herkes fikrini dillendirip paylaşabiliyor, kitlelere erişebiliyordu. Tamam da ortada çok fazla fikir, çok fazla "içerik" vardı. Nereye gidecek, hangi birini tüketecektik? Bu durum, düşüncenin buzzfeed’leşmesini (yerelleştirmek isterseniz, onedio’laşması da diyebilirsiniz) doğurdu.
"Uykularınızı kaçıracak 5 korku filmi", "24 saatte Lizbon’da yapmanız gereken 4 şey", "Ofis hayatının dayanılmaz 12 tiplemesi" gibi içeriklerle bütün hayatımız itinayla derlenip toplandı, listelere dizildi, sıralandı. Hangi kültür ürününü tüketeceğimize, hatta tüketmemiz gerektiğine dair harıl harıl öneri almaya, öneri vermeye başladık, listelerin bile kendi listesi olsa yeriydi. 10-15 dakikalık "filanca ile ilgili bilmeniz gereken her şey" videolarını da bu furyaya dahil edebiliriz. Bilgi hap formuna getirildi, en kolay tüketilebilir biçimde sunulmaya başladı. Bu örnekler belki eğlenceliydi, muhtemelen zaman kazandırıyordu, hatta giriş niteliğinde bilgi verme yönünden belli bir değeri oldukları bile iddia edilebilirdi, ancak düşünceye darbe vurduklarına da şüphe yoktu. Bilgi ne kadar haplaşırsa, düşünce o kadar derinliğini kaybediyordu.
Günümüzde yeni bir faza geçmiş olabiliriz. Bunu da "düşüncenin instagramlaşması" olarak adlandırmak istiyorum.
Düşüncenin instagramlaşması
Beliz Güçbilmez, Anne Ben Düştüm Mü? kitabında anlamak eylemini, müşterinin götürdüğü düğmenin benzerini bulmak için onu dükkanındaki farklı düğmelerle kıyaslayan tuhafiyeciye benzetiyor. Yeni gelen düğmeyi (cümleyi, bilgiyi, girdiyi), zihnimdeki düğmelerle (mevcut cümlelerle, bilgilerle, girdilerle) karşılaştırıyor, herhangi birine benzeyip benzemediğini tartıyorum. Eğer benziyorsa, o çekmeceyi açıp aynı düğmeden bulabilirim, dolayısıyla okuduğumu/duyduğumu/izlediğimi anlayabilirim. Bu sayede Ulus Baker’in "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak, dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret," derken neyi kastettiğini de anlamaya biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Belki Baker de (tuhafiyeci ve düğme metaforuna dönersek) o arayışı, keşfin heyecanını kastediyor. Benzerini bulamazsan, o koleksiyona yepyeni bir düğme ekleyeceksin, fena mı?
Psikoloji hocaları Paul Bloom ve David Pizarro, Psych adlı podcastlerinin "Sensation, Perception and Memory" [Hissiyat, Algı ve Hafıza] bölümünde insanların ve makinelerin algılama biçimlerindeki farklılıktan bahsediyorlar. Örneğin şoförsüz arabalar otobüsleri algılayabiliyor, çünkü milyonlarca otobüs görseline bakmış, otobüsün ne olduğunu bu şekilde kodlamış yapay zeka örnekleriyle çalışıyorlar. 2 yaşındaki bir çocuğun otobüsü algılama biçiminden çok farklı bu. Dolayısıyla yapay zekanın, üzerinde otobüs fotoğrafının basılı olduğu tişört giyen biri ya da Road Runner’ı yakalamak için dağa son derece gerçekçi bir otobüs resmi çizen Wile E. Coyote tarafından kandırılması olası. Bunun sebebi otobüsün yalnızca resmini bilmesi, çevresel faktörleri değerlendirerek bağlamlaştırma becerisinden yoksun olması, "Evet, karşımda bir otobüs imgesi var, ama yalnızca tişörtün içinde, gerçek bir otobüs değil bu," diyememesi.
Düşüncenin instagramlaşması da bu demek işte. Düğmeyi aramakla, hatta düğmeleri kategorize etmekle ilgilenmiyoruz, çünkü üzerimize sürekli yeni düğme atılıyor. Sürekli daha fazla imgeye bakma mecburiyeti, bir sonraki post, bir sonraki story’ye sekmenin aciliyeti zihinlerimizi, bağlamlaştırma becerisinden yoksun birer algoritmaya çeviriyor.
[mailerlite_form form_id=10]
Üretim: Okurun olduğu yere gitmek
Benden çok daha iyi bir kurgudışı yazarı olan Ece Balekoğlu’nun herhangi bir yazısını açın. Muhtemelen "Bakın, bu yazıda şunu demek istiyorum, şunu demek istemiyorum," diye şerhler düştüğünü göreceksiniz. Bunun nedeni yukarıda bahsettiğim türdeki yorumlardan nasibini fazlasıyla alması. Sırf yazı doğru düzgün okunmadığı için çoğunlukla söylemediğin, kastetmediğin bir şey üzerinden tepki görmek fazlasıyla can sıkıcı. Bu da ister istemez ön alma, birilerine açıklama yapma refleksini doğuruyor.
Burada yine Beliz Hoca’ya referans vereyim: "(…) yazarken hep kendimiz gibi, o düzeyde bir okuru hedefleriz. Belki buna hedef dememek gerek, daha ziyade, hırçın bir biçimde çoksatar olmayı kafaya takmadıysak, elimizden kendi okurluğumuza doğru yazmaktan başkası gelmez" (s. 92). Yorumların önünü alma isteğiyle "Şunu demek istemiyorum," türü bir iki cümleye yer vermesi elbette Ece’nin yazılarının gücünü azaltmaz, azaltmıyor da zaten, ama her satırı kendi okuyormuş gibi yazan bir Ece’den niye mahrum kalalım?
Bağlamdan koparmanın nerelere varabileceğini görmek adına gelin, birlikte bir deney yapalım. Twitter’da herhangi bir spor spikerinin adını bitişik yazın, yanına "bu kadar belli etme" ifadesini ekleyin, arama tuşuna basın. Dilerseniz onunla da uğraşmayın, İsmail Şenol’un adını kullanarak denediğim hali burada, ona bakın. Gördüğümüz gibi herkes aynı maçı izliyor, ama herkes Şenol’u başka bir takımın taraftarı olmakla suçluyor. Nitekim Bloom ve Pizarro’nun podcastlerinin aynı bölümünde bahsettikleri bir diğer konu insan algısının da mükemmel olmaması. Zaman zaman önyargılarımız devreye giriyor, ne görmek istiyorsak onu görüyor, onu algılıyoruz. Bir diğer örnek, yakın zamanda bağlamından koparılmış bir şakayı açıklamak için 40 dakikalık program çekmek zorunda kalan "Londra Merkez" (Socrates) ekibi. İnternet kullanıcılarıyla uğraşmak zor. İnternetteki futbol izleyicileriyle düzenli muhatap olmak ise kabus gibi. Spor yorumcularına kolaylıklar diliyor, devam ediyoruz.
Tabii bu vesaire’ye de Türkiye’ye de özgü bir mesele değil. Örneğin The New York Times artık daha kısa yazılara yer verme tercihini "Okurlarımızla onların olduğu yerde buluşmak" diye açıklıyor. Oysa "kendi okurluğuna doğru" yazmıyorsan, en küçük ortak paydaya, yani günümüzde instagramlaşan düşünceye doğru yazıyorsun demektir. Bunu da her zaman senden daha iyi yapabilecek biri çıkar. Hatta hepimizden iyi (hızlı, verimli, yazım yanlışı olmaksızın) yapan biri zaten var, adı ChatGPT.
Tüketim: Platformların "boka batması"
Bilişim bilimci Cory Doctorow’un "platformların boka batması" (enshittification of platforms) diye adlandırdığı bir olgu var. Kabaca şunu kastediyor: Sosyal medya platformları interneti sömürgeleştirmiş durumda. Kullanıcılara, yayıncılara, reklam verenlere farklı vaatlerde bulunuyorlar. Bu vaatlerin hiçbiri tam da doğru değil, üstelik koşulları keyfi biçimde sürekli değişiyor. Nihayetinde herkesi birbirine düşürüyor, ortalığı bok edip gidiyorlar. Biz de yeni bir platforma sekerek aynı döngüye baştan başlıyoruz.
Bu bilgiyi durumumuza uyarlamaya çalışalım. Okuduğunuz işbu yazıyı X ve Instagram’dan paylaşacağız. X zaten tıklanacak bir bağlantı, dolayısıyla kullanıcıyı platformdan uzaklaştıracak bir aracı gördüğü anda paylaşımın normalden az sayıda kullanıcısına erişmesi için elinden geleni yapacak. Instagram ise önlemini baştan almış, paylaşımlarda başka bir web sitesine yönlendirecek bağlantı veremiyorsunuz. Bunlar için ya –doğası itibarıyla geçici– Story fonksiyonunu ya da –pek de göz önünde olmayan, sizi paylaşımı görmenizin ardından ikinci bir tıklama eylemini gerçekleştirmeye mecbur bırakan– hesabın profilini kullanabiliyoruz. Yine de platforma kalsa, bunları kullanmayıp görsellere bakmanız, "Bomboş bir yazı," deyip bir sonraki paylaşıma geçmeniz daha iyi.
"Bomboş bir yazı," deyip geçerseniz, kısa vadede o beğenmediğiniz yazıyı yayımlayan hesaba bir faydası olabilir. Platform olumlu ya da olumsuz görüşü ayırt etmez, çok yorum gelen içeriğe çok erişim sağlar, sizin "Bomboş bir yazı," yorumunuz da o beğenmediğiniz hesaba beğeni, erişim ya da takipçi olarak dönebilir. Uzun vadede ise bunların hiçbir önemi yok, uzun vadede yalnızca platform (kasa) kazanır, çünkü hiçbirimiz platformdan ve onun bize dikte ettiği düşünce biçiminden çıkamamış oluruz. Dönüp baktığımızda düşünce instagramlaşmış, hepimiz boka batmışızdır.
Sonuç: Tartışma çıksın isteriz
vesaire yazılarına Instagram’da gelen bir diğer yorum türü şu: "Bunları sırf tartışma yaratmak için yazıyorsunuz." Sırf vurgusu hariç itiraz edeceğimiz bir ifade değil bu. Yazısına göre değişen motivasyonlarımız olabilir, ama nihayetinde doğru, tartışma yaratmak için yazıyoruz. Biri bize "satın aldıklarınız bozulmak üzere tasarlandı" dediğinde, adliyeyi terk etmeyi önerdiğinde, yeri geldiğinde kavga etmenin değerini hatırlattığında, yani bildiğimizi sandığımız bir meseleye farklı bir boyut getiren yazılar okudukça heyecanlanıyor, keyifleniyoruz. Okuru da bu heyecana dahil etmeye çalışıyoruz.
Uzun lafın kısası, düşüncenin instagramlaşmasına karşı aktif mücadele yürütmemiz gerekiyor. Bugüne dek bir sosyal medya platformundaki herhangi bir paylaşımın altına "bomboş" yazmadım, ama bu tür sosyal medya yorumlarını bir dispassion, yani tutkulardan arınma örneği olarak görme eğilimi yaygın gibi görünüyor. "Bomboş bir yazı," yorumunu yapana neden böyle yazdığını sorsak, belki de "Yazdım geçtim işte, pek de düşünmedim, ne var?" diyecek. Kimin söylediğini hatırlamıyorum, ama sosyal medyanın "postmodern bir kahvehane" diye adlandırıldığına da denk gelmiştim. Bir laf dillendiriliyor dillendirilmesine, ama kimse önemsemiyor, hemen ardından bambaşka bir laf daha dillendiriliyor, hiçbiri bağlama oturmuyor, hiçbiri nedenden doğmadığı gibi sonuç da doğurmuyor. Dışarıdan bakan biri de bütün bunları bu kadar ciddiye almanın, Instagram yorumları uğruna bunca laf üretmenin lüzumsuz olduğunu savunabilir. Sosyal medya işte, ne bekliyoruz ki? Halbuki buna tersinden yaklaşsak, okumadığın bir yazıyla dahi etkileşime geçmenin ardında ne kadar büyük bir passion, yani tutku olduğunu görsek, belki o tutkuyu doğru yönlendirmeyi de başarabiliriz.
Faulkner’ın "Bazı insanlar yazdıklarınızı iki ya da üç kere okusalar bile anlamadıklarını söylüyorlar, onlara ne önerirsiniz?" sorusunu "Dört kere okusunlar," diye yanıtladığı rivayet edilir. "Hadi oradan, düzgün yaz o zaman!" deyip geçmek mümkün, ama anlam bulmaya gayret etmek başlı başına değerli bir uğraş. Düşüncenin instagramlaşması kime yarıyorsa, anlamakla uğraşmadığımız bir –yazılı ya da görsel– metni "Bomboş bir yazı," diye kestirip atmamız da ona yarıyor.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()