Borç geri ödenmeli midir?

Borç geri ödenmeli midir?
kuresel-borc-krizi

Dünyanın dört bir yanında yaşayan halklar tarihte hiç olmadıkları kadar borçlular. Merkez bankalarına, devletlere, finans çevrelerine… Küresel ölçekte kamu borcu, 100 trilyon doları ilk kez 2024 yılında geçti. Yoksul veya gelişmekte olan ülkelerin 2024 yılında yalnızca faiz için ödediği miktar 921 milyar dolar. Durumun vahametini sadece borç olarak ödenen miktarlar üzerinden kavramak zorsa, mesele şöyle de ifade edilebilir: Bugün dünyada 3,4 milyar insan, sadece faiz ödemelerinin dahi sağlık ve eğitim gibi alanlarda yaptıkları harcamaları katbekat aşan ülkelerde yaşıyor. Başka bir deyişle, eğitim, sağlık ve beslenme gibi alanlara ayrılması gereken kısıtlı kamu kaynaklarından alınıyor, (çoğunlukla) Batı menşeli alacaklılara veriliyor. Yani, söz konusu olan servet transferi.

Borç krizi derinleşmesine rağmen bu meselenin güncel siyasi tartışmalarda, seçim kampanyalarında önemli bir yer tuttuğunu iddia etmek pek mümkün değil. Ancak borç ilişkisi alacaklı ve borçluyu birbirine sıkı sıkıya bağlayan, kaçışın neredeyse mümkün olmadığı eşsiz bir bağımlılık ilişkisi. Borç krizi kamusal alanda nadiren tartışılsa da borç ilişkisinin bu eşsiz doğası hesabın bir şekilde ve genelde kapalı kapılar arkasına kapatılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla insanlar, devletler ve uluslararası kurumlar can alıcı soruyu sormaktan asla kaçamıyorlar: Borçlar ne zaman ve nasıl ödenecek? Geçen ay İspanya’da gerçekleştirilen ve Birleşmiş Milletler tarafından organize edilen “4. Kalkınma için Finansman Konferansı” büyük ölçüde bu sorunun cevabını vermek, önü alınamayacak biçimde büyüyen borçların nasıl sürdürülebilir biçimde kapatılacağını tartıştı. Görünüşe göre, sorunun çözümü için gerekli olan irade, öyle veya böyle, vardı.

Peki, ya sonuç? Sonuç pek de iç açıcı değildi. Bunun neden böyle olduğuna az sonra değineceğim. Ancak konferans, ABD’nin “alacaklı ve borçlu” arasındaki ilişkiye üçüncü bir aktörün karışmaması gerektiği yönündeki itirazı ve bu ülkenin konferansa katılmayacağını açıklamasıyla zaten umutsuz bir başlangıç yapmıştı. Konferans süresince borç meselesi kapitalist sistemin yeni ideolojik dayanak noktası olan “sürdürülebilirlik” kavramı etrafında tartışıldı. Borç miktarları ve borçlu ülkeler üzerindeki yük dayanılmaz (yani sürdürülemez) bir hal almıştı. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri için yıllık 4 trilyon dolarlık açık vardı, uluslararası finansal mimari önemli bir krizle karşı karşıyaydı. Borç hafifletme adımları ise sürdürülebilir bir ekonomi için elzemdi.

Peki, borcu sürdürülebilir olarak yönetmek tam olarak ne demekti? Konferans sonunda imzalanan Sevilla Taahhütnamesi’ne göre kalkınma bankalarının kredi kapasiteleri artırılmalı, borç maliyetleri düşürülmeli, düşük gelirli ülkelerin borçları G20 ülkeleri tarafından yeniden yapılandırılmalı, borçların ülkelerin yerel para birimine göre olması teşvik edilmeliydi. Metne göre ne yapılması gerektiği kısmen açık olsa da metin bu borç krizinde bugün geldiğimiz noktaya nasıl gelindiği konusunda korkunç bir biçimde sessizdi. Kapitalist üretim tarzının içinde bulunduğu güncel kriz ve bunun küresel düzeyde yarattığı eşitsizlikler elbette gündem dışında kaldı. Metin, borç miktarının rekor seviyelere ulaşmasını ve buna sebep olan yapısal koşullarını, özellikle de “gelişmekte olan” ülkelerin borçlarının hangi politikalar sonucu mevcut seviyelere ulaştığını pek de tartışmıyordu. “Az gelişmiş” veya “gelişmekte olan” ülkelerde borcun geri ödenemeyecek düzeylere ulaşması konusunda yapılan “kredi kapasitelerinin daha da arttırılması” önerisi ise sorunu çözümün kalbinde arayan bakış açısının tuhaf bir ironisiydi. Bu bakış açısına paralel olarak konferanstan çıkan sonuçlar da tam bir hayal kırıklığı oldu.

[mailerlite_form form_id=10]

Belki de tam bu noktada Yanis Varoufakis’in asıl problemin borcun kendisinin değil, borcun kapitalist dünya sistemi içindeki fonksiyonu olduğu yönündeki argümanı üzerine düşünmeye değer. Antropolog David Graeber’in Borç adlı kitabında gösterdiği gibi borç almak ve vermek, bırakın kapitalizmi paradan bile daha eski. Ancak özellikle ilk çağlarda borç ilişkisi karşılıklı yardımlaşma refleksiyle ortaya çıkan, sosyal bağlara dayanan ve ondan beslenen bir ilişki türüydü. Ticarileşme ve kapitalist üretim tarzının giderek küresel düzeyde hegemonik hale gelmesi, borcun bu niteliğini büyük ölçüde değiştirdi. Borç, henüz üretilmemiş ancak gelecekte üretilecek değerlere el koymayı hedefleyen bir sömürü aracına dönüştü. Borca bağımlı hale gelen ülkelerde siyasiler bu borçları ödemek için bazen halkın ödediği vergilere el koyarak emekçilerin ürettiği sermayeyi bankerlere aktardı, bazı durumlarda ise ülkelerin siyasi bağımsızlığı tam anlamıyla ipotek altına aldı. Türkiye de gerek 1958 moratoryumu, gerekse 24 Ocak 1980 Kararları olarak bilinen süreçlerden ötürü borcun yarattığı toplumsal yıkıma ne yazık ki aşinadır.

Ancak belki de daha önemli olan uluslararası sermaye çevrelerinin, siyasetçilerin, Sevilla Taahhüdü gibi metinlerin borçların gerçekten kime ait olduğunu kesinlikle tartışmaya açmamasıdır. Irak’ın devrik diktatörü Saddam Hüseyin’in İran’a saldırmak için almış gerek Batı’dan gerekse de Körfez monarşilerinden aldığı borç tam olarak kime aittir? Halepçe’de kimyasal silahlarla katledilen Kürt halkına aittir diyebilir miyiz? Demokrat Parti’nin Soğuk Savaş yıllarında ABD’den aldığı maddi desteği seçim kazanmak için patronaj ilişkileri aracılığıyla iç piyasaya süren ve 1958’de Türkiye’nin ilk kez moratoryum ilan etmesiyle sonuçlanan sürecin sorumluğu Türkiye halkına mı aittir? Yoksa Demokrat Parti ve onun uluslararası işbirlikçilerine mi? IMF’nin küçük bir Afrika ülkesi olan Madagaskar’a Citibank’a olan borçlarını ödeyemediği gerekçesiyle kemer sıkma politikaları sonucunda ülkede sivrisinek imha politikasının durdurulmasından ötürü on bin insanın hayatını kaybettiği bir senaryoda suçlu sivri sineklerdir diyebilir miyiz? (Graeber, s.10)

“Alınan borç geri ödenmelidir” cümlesinde simgeleşen ahlaki norm, kapitalizmin sadece çürük ahlakını değil kelime haznemizi de işgal etmiş olan “kazan-kazan” mantığıyla pek de uyumlu olmadığını açıkta gösterir. Mevcut ekonomik sistemde bankerlerin kazanabilmesi, halkların kaybetmesine bağlıdır. Halkların kazanması ise bankerlerin kaybetmesine. Evet, Sevilla Taahhüdü yukarıda bahsettiğim önerilerin yanı sıra zenginlerin daha fazla vergilendirilmesi gerektiğini de vurguluyor. Bunun karşısında hangi tavrı takınmamız doğru olurdu? Robin Hood gibi zenginden alıp fakire vermeyi ima ettiği için sevinmek mi, yoksa sürdürülemez hale geldiği açık olan kapitalizmi çaresiz bir şekilde sürdürmeye çalıştığı için kuşku duymak mı? Karar elbette sizin. Şimdilik “alınan borç geri ödenmelidir” derken bir kez daha düşünmemiz kafi, zira alacak ve verecek ilişkisi ne yazık ki sandığımız kadar basit değil.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.