Bu düzenin mağduru muyuz, faili mi, yoksa seyircisi mi?

Bu düzenin mağduru muyuz, faili mi, yoksa seyircisi mi?
duzenin-magduru-muyuz

Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik palas pandıras bir siyasi operasyon ve sonrasında yaşananlar yalnızca devletin reflekslerini değil, toplumun ne kadar tetikte ve ne kadar öfkeli olduğunu da gösterdi. Hem sokağa çıktık hem de sosyal medya aracılığıyla gündemi sıcak tuttuk.

İktidarın yaklaşık 25 yılda yarattığı siyasal atmosfer yalnızca kamusal alandaki söz üretimini değil bireysel varoluş biçimlerini de dönüştürdü. Korku, güvensizlik ve sürekli tehdit hissi kimimizde zayıf tepkilere dayalı bir kayıtsızlık ya da kör bir öfke bıraktı. Bu öfke, çoğu zaman toplumsal bir hak talebine değil bireyin kendisi dışındaki herkese yönelttiği bir suçlamaya dönüştü.

İnsanlar artık olan bitenlere yalnızca içerikler üzerinden değil, o içeriğin duygusal etkileri üzerinden de tepki veriyor. Bir önceki yazımda linç kültürünü temsiliyet bakımından ele aldığımda nereye varabileceğim üzerine düşünmek istemiştim. Ancak yazıya gelen yorumlar şimdi değinmek istediğim yere getirdi beni: Dikkat çekmek istediğim mesele bir ahlaki uyanış değil daha çok kolektif bir yıkım arzusuydu. Bireyin kendini dönüştürmesinden değil başkasını yok ederek rahatlamasından medet uman bir kültürdü. Çünkü bu kültürde ne dönüşüm mümkün ne de affetmek. Bu zehirli kültürü besleyen en önemli etkenin de iktidar olduğu açık.

Öfke, böyle kriz dönemlerinde hak talebi üretmek yerine bir tür yok etme arzusuna bürünebiliyor. Bireyin ötekini “iptal” ederek kendisini var ettiği bir denklem oluşuyor. Bu denklem de yalnızca sosyal medyada değil gündelik hayatın her tarafına sinmiş durumda. İşyerlerinde, arkadaş çevrelerinde, aile ilişkilerinde insanlar sürekli bir sınır, taraf ve pozisyon belirleme ihtiyacı hissediyor. Çünkü karşısındaki bir “duruş” değilse, bir tehdit olabiliyor. “Filler tepişir, çimenler ezilir” algısı fazlasıyla yaygın. Doğru da. Ama bazen de kendi bahçemizdeki çimenleri görmezden geliyor olabilir miyiz?

[mailerlite_form form_id=10]

Ben oldukça sert bir endüstride iş üretiyorum. Hiyerarşinin ve hayat konforunun son derece eşitsiz dağıldığı bir alan kültür sanat. Ancak asıl mesele bu eşitsizliğin duygusal ve etik izleri. Hele ki kolektif sanat üretiminin içindeyseniz, yani sınırlar geçirgen, zaman baskısı yoğun ve egolar birbiriyle çarpışıyorsa, öfke ve adaletsizlik çok daha acımasız gösterebiliyor kendini. Bu da zorbalıkla vuku buluyor. İçinde yaşadığımız siyasal atmosfer gibi.

Ve çoğu zaman zorbalık tek yönlü okunuyor. Mesela, haklı olarak, sektörde oyunculara yapılan zorbalık sıkça gündeme gelir. Ama oyuncunun yapımcıya, bir diğer oyuncu meslektaşına ya da set çalışanlarına uyguladığı şiddet pek konuşulmaz. Halbuki görünmeyen pek çok çimen, birden çok filin altında eziliyor olabilir. (Bu konuya ayrıca, başka bir yazıda eğileceğim.)

Peki, bu düzenin mağduru muyuz, faili mi, yoksa sıradaki linçin seyircisi mi? Çoğumuz bu düzenin mağduruyuz, bu inkar edilemez. Güvencesizlik, liyakatsizlik, adaletsizlik, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, gündelik hayatta bile kendini güvende hissetmemek… Hepsini yaşıyoruz Dahası, bu mağduriyet yalnızca devletten gelen baskıyla sınırlı değil. Sınıfsal eşitsizlik, cinsiyetçi yapı, kültürel kodlar da bireyin üzerinde sürekli bir baskı kuruyor.

Peki, biz hiç mi fail değiliz? Asıl yüzleşmesi zor olan bu. Çünkü düzen dediğimiz şey yukarıdan aşağı inen bir yapıdan ibaret değil hepimizin her gün yeniden ürettiği bir ilişkiler ağı. Patronuna yaranmak için susan çalışan, sette asistanına bağıran yönetmen, sokakta kuryeye kötü davranan müşteri. Hepimizin bazen güçlendiği, bazen başkasının üzerinde iktidar kurduğu anlar oluyor. Çoğu zaman bu anları “ama ben de çok yorgunum” diyerek meşrulaştırıyoruz. Yani fail oluşumuz çoğunlukla görünmez ve “haklı” kılınmış oluyor.

Son olarak linç ortamında aktif fail olunmasa bile izleyici konumunda kalınabiliyor. Sosyal medyada biri hedef gösterildiğinde, “bakalım ne olacak” diye sessizce izliyoruz. Bazen beğeniyoruz, bazen yalnızca ekranı yukarı kaydırıyoruz. Ama oradayız. Seyretmek bazen en güçlü onaydır. Hele ki “linç edilen kişi bunu biraz da hak etti galiba” diye düşünüyorsak şiddeti meşrulaştırılmasına bir anlamda katkıda bulunuyoruz. Toplumsal şiddetin kolektif bir psikolojiyle nasıl yeniden üretildiğini burada açık biçimde görebiliyoruz.

Bu pozisyonlar arasında yol alırken kendimizi nasıl aklıyoruz? Ne zaman susuyor, ne zaman bağırıyor, ne zaman yok sayıyoruz? Bana kalırsa bu geçişleri fark etmek ve bunlar üzerine konuşabilmek önemli bir adım. Çünkü iktidar değiştiğinde koltuğu yeniden kim devralacaksa alsın biz bize kalacağız. Beraber, yan yana ve karşı karşıya.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.