Bu kadar görülmeyi kim istedi?

Bu kadar görülmeyi kim istedi?
sosyal-medya-gorulme

İnsan hep başkalarına karşı savundu kendini. Başka insanlara, doğaya karşı. Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç: güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil. Kurban (Offret). Andrei Tarkovsky, 1986.

Dünyanın ekseni birkaç milim yerinden oynadı. Yalnızca ülkemizde değil dünya halklarının gündeminde de yoksulluk, bölgesel çatışmalar ve savaşlar gitgide daha fazla yer kapladı. Türkiye’de neredeyse her yaz kaçınılmaz şekilde yaşadığımız orman yangınları son birkaç haftada yine gündemdeydi. “Gündemdeydi” diyorum çünkü neredeyse aynı haftada bile gündemdeki yerini pek de koruyamadı.

Sosyal medyanın veya başka teknolojik “yeniliklerin” gündelik hayatımızı gereğinden fazla biçimlendirdiği aşikar. Medya türleri ve dijital içerikler arasında bir ileri bir geri gitmek, bir başka deyişle geçiş hızımız, tıklanmayla beslenen milyarlarca dolarlık bir sektörü besleyip büyütüyor. Üstelik yalnızca nasıl geçtiğimiz değil, kaç kez geçtiğimiz, geçtiğimiz yerde ne kadar oyalandığımız, sekmelerden kaçının açık kaçının kapalı kaldığı da önemli. Fakat gelin görün ki, gündemlerden gündem beğendiğimiz canımız ülkemizde sosyal medya bile bu geçiş hızımıza yetişemez halde kaldı. Kıyı bölgelerdeki orman yangınlarına dair tepkilerimizi paylaştığımız bir günün ardından başka bir kıyıda tatil fotoğrafları paylaşmaya geçiş yapabilir hale geldik.

Stres altındayken stres uyandıran gündemlerden uzaklaşma ihtiyacı, pekâlâ anlaşılır ve insana iyi gelebilir. Ne var ki gündemin bu kadar hızla değiştiği bir coğrafyada, başka bir olaya, gelişmeye, gündeme hızla geçişin ne kadar özgürlük ve rahatlama vadettiği de elbette tartışılmalıdır. “Üzüntülerimize ne oluyor, daha birkaç gün önce yavrusuyla gezen kaplumbağalar nerde, altında serinlediğimiz ağaçlar nasıl yeniden yeşerecek?” gibi sorular sormamızı, birbirimizle sahici bağlar kurmamızı engelleyen bu geçiş endüstrisinde soluk alıp vermek huzursuz ediyor, “bu kadar görülmeyi kimin istediği” yeni bir soru olarak hayatımıza yerleşiyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Gerçek bağ kurmanın yerini görüngülerin aldığı, olanakların sonsuz çeşitlilikte olduğu modern hayatımızda gündemler arası geçiş hızımız hiçbirimizi neredeyse ürkütmüyor artık. Bir şekilde “olmak”, sahici anlamda “oluşun” yerini alırken kaybettiklerimizin ardından tuttuğumuz yasın süresi de gitgide kısalıyor. İlişkiler, geçişler, bir diğerinin yerine tercih edilen her şeyin arasında, bizden eksilenlere ne olduğunun hesabını tutma ihtiyacı da hissetmiyoruz artık.

Sahtelik hakikate rahmet okutuyor. Sahtenin gerçeğe tercih edildiği, dahası bunun desteklendiği koşullarda imajlardan bahsetmek mümkün hale geliyor. Böylelikle küle dönmüş ormanlara üzüldüğümüz Instagram hikayeleri gezegeninden hızla neşeli tatil görüntülerine geçiş yapabiliyoruz. Yeter ki görülebilelim. Bunun, bir miktar gerçeğin inkarına yaslandığını ve yeni bir (yapay) gerçeklik yaratarak hakikatin defniyle mümkün olabildiğini görmek gerekiyor.

Bu görülme ihtiyacı ve hakikatin inkarı elbette teknoloji şirketlerinin işine yarıyor. Kapitalizm, üretim ilişkilerinin tamamını kontrol ederek varlığını sürdürüyor. Sosyal medya akışında paylaşılan her bir içeriğin arkasında muazzam büyüklükte bir reklam sektörü çalışıyor, bu “görülme”, “beğenilme” ve “onaylanma” ihtiyacının açtığı yarıklardan besleniyor. Gerçeği kimin örgütlediği ve dahası gerçeğin ne olduğunun dahi piyasa tarafından belirlendiği bir dünyada hakikatin izini sürmek kuşkusuz kolay değil.

“Görülme”, “beğenilme” ve “imaj yaratma” psikoloji literatürünün de tanıdığı, dozu ayarlandığında karakter yapıp-kurmalarımızda bir ihtiyaç olarak tanımladığı bir mefhum. Ancak geldiğimiz son asırda, görülme artık bir ihtiyaç olmaktan çıkarak içinde yaşadığımız bağlamı yadsımamıza ve kimi gerçeklerin inkarına neden olabilecek denli tehlikeli boyutlara vardı. Bir gün önce içlendiğimiz şeye gerçekten içlendiysek, (hayatın devam ediyor olduğu bilgisi şurda dursun) ertesi gün de içleniyor olmamız şaşkınlık uyandırmasa gerek. Ancak bugün üzüntünün kendisine yer yok. Mutsuzluğa yer yok. Depresyonda olanlar sofralara kolay kolay davet edilmiyor. Sosyal medyanın hayatlarımıza ikaz butonu gibi düşmesinin en tehdit edici yanlarından biri de bu bana kalırsa: Yaşa, deneyimle ve terk et. Sorumluluk alma, harekete geçme, fazla düşünme. Mutlu ol, daimi neşeyi örgütle ama siyaseten örgütlenme.

Bir miktar düşünmenin, durup içlenmenin, yas tutmanın insan ruhsallığına nasıl iyi geldiğini tartışabilir duruma geçtiğimizde, bu imajların ve beğenilerin algoritmik dünyansını sahiden görebileceğiz. Yaralarımızı hatırlayıp, onlardan beslenip, kabuk tutmalarına izin verdiğimizde yaşadığımızı fark edeceğiz. Aksi halde bu sonsuz imajlar dünyasında öznelliğimizi korumak, dahası sürdürmek neredeyse mümkün olmayacak.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.