“Buraya bakarlar”
Metro istasyonlarında reklam panolarını dolduran, Ankara’yla özdeşleşmiş meşhur afişte, kocaman bir göz size bakar ve üstünde “BURAYA BAKARLAR” yazar. Her gün binlerce insanın önünden geçtiği o kocaman panolara ilan verirseniz size bakarlar ama sizi görüp görmeyeceklerinin garantisi yoktur. Malum, ikisi arasında büyük bir fark var.
Çocuk ölümleri de bu afişi getiriyor aklıma, herkes başını buraya çeviriyor ama görüyor mu? Dünyanın her yerinde, tüm toplumlarda kötülüklerin en kötüsüne işaret eder çocuk ölümleri. Bir savaşta herkes en çok çocuk ölümlerine üzülür mesela. En sessizlerin bile sesi çıkar, başlarını buraya çevirmek zorunda kalırlar. Kötülük konusunda, vicdan konusunda bir “sınır” kabul edilir çocuklar. “Çocukları bile vurmuşlar” derler; herkesin ortaklaştığı, tartışmasız kabul ettiği ortak kötülüktür çocuklara yapılanlar.
Savaşta değiliz, ama ülkenin dört bir tarafından çocuk ölümü haberleri eksik olmuyor. Kimisi çalışırken, kimisi bir zırhlı aracın altında ölüyor, kimisi baskılar nedeniyle intihar ederek, kimisi tarikat yurtlarında can veriyor. Neresinden bakarsanız bakın hepsi “devlet dersinde” öldürülüyor ama kimse bu çocukları gerçekten görmüyor. Baktıklarını görmekte birazcık ısrarlı olsalar, çocuk olma halinin bütün çıplaklığıyla sınıfsallığına tanık olacaklar. Çünkü çocuklar, ailelerinin sınıfsal pozisyonunu paylaşıyorlar. Paylaştıkları sınıfsal pozisyonun işaret ettiği şekilde de ölüyorlar: Adil olmayan hayatları adil olmayan ölümlerle son buluyor.[i] Hepsinin ölümleri, neden ve nasıl öldükleri, nasıl yaşadıkları ve nasıl bu cehennemden kurtulacakları ortak.
Evet, yaşamları ortak. 100 çocuktan 22’sinin yoksul olduğu, 4-6 yaş arasındaki binlerce çocuğun Kuran kurslarına teslim edildiği korkunç bir karanlıktan geçiyoruz. Borçlandırarak, istikrar yalanına bağımlı hale getirdikleri milyonları, sadakaya çevirdikleri sosyal yardımlarla ellerinde tutmaya çalışan politik öznenin, çocukların payına da aynısını düşürdüğünü izliyoruz. Diyanet, MEB ve tarikatlar el ele vermiş, bu çocukların hayatının her alanına kapitalizmin ve siyasal İslam’ın şiddetini el ele işliyorlar. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, tarikatlarla protokoller imzaladıklarını “gururla” açıklıyor. Bu protokollerin yansımasını ortaokul çocuklarını tesettüre sokup camiye götürürken TÜGVA ya da ÇEDES ile okullarda manevi danışmanlık adı altında imamlar görevlendirilirken görüyoruz. Yani yaşayan çocukların payına adil olmayan bu hayat düşüyor.
Evet, ölümleri ortak. MESEM garabetinde çalışmak zorunda bırakıldığı için okul günü ders saatinde çalıştığı fabrikada kafası sac bükme makinesine kafası sıkışan 14 yaşındaki Arda, zırhlı aracın altında can veren küçücük bedenler, berbat ettikleri eğitim sisteminin stresine dayanamadığı için geleceksiz kaldığını düşünüp intihar eden öğrenciler, tarikat yurdunda yanarak ölenler, enkaz altında cesedi bile bulunamayanlar… Hepsinin arkasında bu çürümüş sistem ve ait olduğu ideolojik pozisyonun en nadide örneklerini göstermeyi başaran iktidar var. Sermayenin ve iktidarın egemenliği, kendini sadece üretim alanıyla sınırlamıyor. Okulda eğitim sistemiyle, evde baskıyla, sosyal alanda eşitsizlikle tekrar tekrar üretiyor kendini. Biz bu yeniden üretimin arkasında can veren çocukların ortaklaşmış ölümlerini görüyoruz.
[mailerlite_form form_id=10]
MESEM başta olmak üzere çeşitli mekanizmalarla çocuk işçi ordusunu kamu politikaları aracılığıyla büyüttüler ve çocuk işçiliği yasal hale getirdiler. Bir önceki Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “mevsimlik işçilerin çocuklarıyla tarladaydım. Yaz tatili kitaplarını, bir salkım domatesle takas ettik,” mesajıyla aklımızla ve vicdanlarımızla dalga geçmişti, hatırlayalım. Krizi fırsata çevirmede oldukça maharetli olan iktidar, her geçen büyüyen yoksulluğu sermayeye ucuz işgücü fırsatına çevirmekte gecikmedi. Yaklaşık bir buçuk milyon çocuk bugün okullarda olması gerekirken sanayide ucuz işgücü olarak sömürülüyor ve can veriyor. Çünkü çocuk işçilik kapitalist üretimin temel dinamiklerinden biri. Türkiye kapitalizminde de üretimi diri tutuyor. 4+4+4 ile daha da derinleşen çocuk işçilik yoksul aileler için yük haline gelen eğitim masrafını ortadan kaldırıp, "çıraklık" adı altında ucuz işgücü temin etmenin en kolay yollarından biri. Milli Eğitim Bakanlığı eliyle sanayiye ara eleman yetiştiriliyor. Arkasında en çıplak haliyle yoksulluk gerçeğine yaslanan çocuk emeğinin sömürüsü, güvencesiz ve ağır koşullarda çalışan çocukların iş cinayetlerinde can vermelerine neden oluyor. İSİG Meclisi raporlarına göre AKP'nin iktidara geldiği 2002'nin beri iş cinayetlerinde en az 907 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Adil olmayan bir ölümle…
Marx, Kapital’in ilk cildinde çocuk emeğinin kapitalistler için nasıl da iştah açıcı olduğundan şöyle bahseder: “Makine, kas gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, kasları zayıf, vücut gelişmesi eksik ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makina kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur... Kapitalist hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına el atmakla kalmamış aile çevresinde bireylerin diledikleri gibi harcayabilecekleri zamana ve emeğe de el atmıştır.”
Bu somut, yapısal nedenleri çocuk ölümlerinden azade bir hale getirdiğimizde gerçek bulanıklaşıyor ve ölümler rasyonelleştiriliyor. Yani bir çocuk intihar etmiştir, psikolojisi bozulmuştur, anne babası çalışmaya zorlamıştır gibi “iyileştirici” nedenler çocuk ölümlerinin ekonomi politik nedenlerini gizlediği gibi bu ölümlere alışılmasını da sağlıyor. Bertolt Brecht’in dediği gibi: “Öldürmenin pek çok yolu vardır: Karnına bıçak saplamak, ekmeğini elinden almak, hastalığını iyileştirmemek, kötü koşullarda yaşatmak, ölesiye çalıştırmak, intihara sürüklemek, savaşa yollamak vs. Ülkemizde bunların pek azı yasaktır.” Öldürmenin tüm yollarını iyi bilen bir düzenle karşı karşıya olduğumuzun ifşa edilmesi gerekiyor çünkü ölümlerin arkasındaki kamusal düzeni, yapısal bozukluğu, sınıfsallığı ifşa etmediğimiz sürece fail gizlenmeye devam ediyor. Ki bu düzen öldürmeyi nasıl iyi biliyorsa fail de gizlenmeyi iyi biliyor.
Burada düzeni besleyen “failciklerden” de bahsetmenin tam sırası. Bugün öyle ya da böyle kendi küçük hayatındaki refah için iktidarın önünden taşları temizleyen ve “buraya bakan ama ısrarla hakikati görmek istemeyen” herkes suçlu. Devletin tüm aygıtları kusursuz çalışıyor; sessizler ordusu hikayesine kulak tıkayıp ses çıkarmadığı çocukların öyküsüne yalandan üzülmeye devam ediyor.
Evet, kurtuluşları da ortak. Bu yazıyı yazarken, bir çocuk daha çalışırken can verdi. Siz bu yazıyı okurken belki bir çocuğu daha politik bir cinayet nedeniyle yitireceğiz. Belli ki bu dünya acıyla durmayacak, devam edecek dönmesine. O zaman bu döngüyü değiştirmekten başka çaremiz yok. Toplumun normalleştirmesine, çocukların ölmesine, medya ve yargının aklamasına alışmayacağız. Öfkemiz, kavgamıza nefes olacak kadar taze. Tek ayrıcalıklı sınıfın çocuklar olduğu o ülkeyi kurmadan vicdanlarımıza, aklımıza ve kalbimize rahat yok. Hakikat inkarında olan bakar körlere inat sesimizi daha da yükselteceğiz: Buraya bakmanız yetmiyor, çocukları görün.
[i] Nazım Hikmet’in “Ölüme Dair” şiirine atfen.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()