Burhan Altıntop kötü biri mi?
Yakın zamanda Twitter’da 90 kuşağının Avrupa Yakası’nı, 2000 sonrası kuşağın da Yalan Dünya’yı özlemle izlediğinden konu açılmıştı. Memleket gerçekliğine biri on, diğeri yirmi sene uzak olan bu diziler, her kesimden tanıdık karakterleriyle Türkiye’nin “nispeten” şimdikinden daha yaşanabilir bir halinin hatırası işlevini görüyor. Her kuşağın kendinden on sene öncekine hasret ve gıptayla bakması başlı başına üzülmek ve üzerine düşünmek gereken bir mesele. Fakat bu bitmez tükenmez ilgi, karakterlerle bir bağ kurmayı da gerektiriyor belli ki.
Burhan Altıntop, yerli dizi tarihimizin belki de en ikonik karakterlerinden biri. Şiveli konuşması, kitsch zevki ve yeni girdiği çevreye ait olma çabasıyla düştüğü komik durumlar ister istemez izleyiciyi güldürüyor. Hatta onun için güldürmenin tüm işleyen formüllerini üzerinde toplamış bir karakter demek bile mümkün. Ancak Engin Günaydın’ın doğaçlamalarını ve Gülse Birsel’in günümüz dizilerine kıyasla senaryo yaratıcılığını bir kenara koyup bakarsak, Burhan’da ağlanacak halimize gülüyor olabilir miyiz?
Burhan karakteri, daha onunla tanıştığımız ilk sahnede açıkça dergideki kadınları taciz ederek başlıyor rolüne. Dizi boyunca devam eden bu en hafif tabiriyle münasebetsiz hareketlerini de hep abiliğine bağlıyor. İşine gelince ağabey, enişte ya da müdür olmakta üstüne yok. Hangisi işlerse. Bu tavrı tutmazsa B planına geçiyor: duygu sömürüsü. Nişantaşı ortamlarında asla dile getirmediği garipliğini, yalnızlığını ve taşralılığını dışlandığı anda bir kart olarak masaya çıkarmaktan çekinmiyor. Yalanlar söylüyor, ağlıyor, zırlıyor, bağırıyor ve bir şekilde kendini hep kabul ettiriyor. Arsızlığı ve cahilliğinin yanına bir de işgüzarlığı eklendi mi, ondan kralı yok. Müdür de o, Nişantaşı sakini olan da, bir şekilde hep kendini ortamlara davet ettiren de.
[mailerlite_form form_id=10]
Üstelik Burhan’ın kötülüğü öyle derinlikli, hayatın çetrefilli yollarında "zorunda kalınmış" bir kötülük de değil. İyi olma ihtimali olan tüm durumların arkasında mutlaka ona yarayan bir dinamik var. Dizinin her bölümü Burhan’ın irili ufaklı köylü kurnazlıklarıyla dolu. Mesela, artık yersiz tavırlarından bıkan dergi ahalisinin ona küstüğü bir bölümün sonu Burhan’ın mirasını onlara bıraktığını öğrenmeleri ve duygulanıp barışmalarıyla bitiyor. Aslında bunu yaparken tek motivasyonu da zaten zengin olan insanların onun mirasında gözü olmayacağını düşünmesi. Makbule’nin tapularını gördüğü an onunla nişanlanmaya karar vermesi de bu ikiyüzlülüğün ürünü, işi düştüğünde Tanrıverdi’ye “kardeşim” demeye başlaması da. Hatta apartmanın ön cephesini seçimlerde reklam panosu olarak kiralamak istediği bir bölümde ikiyüzlülüğünü siyasi arenaya bile taşıyor. Tüm parti temsilcilerine aynı cümleleri kurarken, adaylarını öve öve bitiremezken Burhan gözümüzde hiç olmadığı kadar başka Burhanları çağrıştırmaya başlıyor. Ortada değişen, daha iyi olmaya çabalayan, ders alan bir karakter gelişimi yok. Burhan kötü olmaktan gayet memnun. Bilakis taşralı ailesine, kör topal eğitimine ve kültürsüzlüğüne rağmen “Nişantaşı çocuğu” olabilmesini sağlayan yegane şey bu.
Henri Bergson, Gülme: Komiğin Anlamı Üstüne Deneme kitabında gülmenin iki temel noktasına dikkat çekiyor: “Sadece gerçek anlamda insani olan şeyler gülünç olabilir ve gülüncün doğal ortamı kayıtsızlıktır.” Burhan Altıntop söz konusu olduğunda, her ikisi de geçerli. Burhan karakteri insani olmanın da ötesinde, tanıdık biri. Metropollerde her gün çarpıştığımız, haberlerde okuduğumuz, bir kadın olarak iş görüşmesine gittiğimizde muhatap olduğumuz kişi. Metrobüs sırasına kaynak yapan, kolay yoldan para kazanmaya çalışırken dolandırılan, tacizini samimiyet diye yutturmaya çalışan yüz binlerce tipten yalnızca biri. Bu anlamda özellikle de kadınlar çok iyi tanıyor onu. Tıpkı kamusal alanda her gün üstlerinde gezinen onlarca gözü çok iyi tanıdıkları gibi. Böylelikle gülünç olmanın ilk koşulunu fazlasıyla karşılıyor. Burhan, çoğunlukla rahatsız edici derecede tanıdık ve insani.
[mailerlite_form form_id=11]
İkinci koşul ise belki de asıl kurcalamamız gereken. Gülmeye eşlik etmesi beklenen bir duygusuzluk halinden söz ediyor Bergson. Yani Burhan’a gülebilmemizin ana sebeplerinden biri de ona karşı bir öfke ya da sempati geliştirmemiş olmamız. Sadece Burhan’a değil, Burhanlara kayıtsızız. Onların varlığını kabul etmek, değerli vaktimizi onlarla harcamak, onlarla mücadele etmek istemiyoruz. Bunu bazen bilinçli bir yok saymayla bazense bilinçsiz bir sinme haliyle yapıyoruz. Her iki durumda da kelimenin tam anlamıyla “uğraşmak istemiyoruz”.
Dizideki diğer karakterlere baktığınızda bu kayıtsızlığın onlarda da mevcut olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz. Varlığından apaçık biçimde rahatsızlık duydukları Burhan’a karşı durmak yerine ona alışmayı, yokmuş gibi davranmayı tercih ediyorlar. Etkinliklerine katılmasını istemeseler de bir şekilde haberdar ediyorlar, aynı apartmanda yaşamak istemiyorlar ama kovmuyorlar, müdür olmasından memnun değiller ama bununla ilgili harekete geçmiyorlar… Aslında tüm Burhanların en büyük gücü de işte bu kayıtsızlık hali. Öfke, nefret, sevgi, empati, hüzün insanı harekete geçirebilir duygular. Bunun yanında bütünüyle kayıtsızlık ise değişimin belki de en büyük düşmanı.
Avrupa Yakası’nı yirmi yıl önce seyreden kimin aklında Burhan Altıntop bir tacizci olarak kalmıştır, bilmiyorum. Ancak dizi bugün çekilseydi tepkilerin biraz daha farklı olabilme ihtimalini öngörebiliyorum. Zira geçtiğimiz 20 yılda Burhanlar giderek tepkisiz kalamayacağımız bir hale büründüler. “Nişantaşı çocuklarının” kayıtsız tavrıyla beslendiler, tüm kötülükleri garibanlık sıfatının arkasına saklamasıyla meşhur bir ideolojinin egemenliğinde büyüdüler. Dizinin yarattığı sempati Burhanların varlığını perçinlemiş midir? Mutlaka. Ancak Burhanlar hep vardı, olmaya da devam edecekler. Asıl mesele onları gülerek mi, yoksa mücadele ederek mi karşılayacağımız.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()