Bütün mümkünlerin kıyısında

Bütün mümkünlerin kıyısında
butun-mumkunlerin-kiyisinda

19 Mart’tan bu yana yaşananlar, Türkiye’de kurulan yeni düzenin esasen ne kadar zayıf temellere dayandığını gösteriyor. Zulmü her geçen gün artan saray rejiminin ne kalıcı bir kurumsallığının ne de oturmuş bir meşruiyetinin bulunduğunu görüyoruz. Bu şartlarda ortaya çıkan şey bir yeni rejim değil; aksine sürekli yamalanan, kendi meşruiyetini sağlamlaştırmak için baskı ve korkuya dayanan bir geçici yönetim tarzından öteye gidemiyor.

15 Temmuz darbe girişimi ve sonrası, Türkiye’de bürokrasiden ordunun üst kademesine, hukuktan akademiye kadar pek çok kurumsal yapıyı altüst etti. Kuşkusuz, söz konusu yapılar eski rejimin çürümüşlüğüne dair birçok kanıt da barındırıyordu. Dolayısıyla, eski Türkiye’de de gerçek anlamda özgürlükçü ve demokratik kurumlar yerleşik değildi. Ancak tüm sorunlarına rağmen belirli bir “devlet geleneği” ve kamu yapısı vardı. Bugün karşımızda duran ise hem o gelenekten hem de köklü bir dönüşümün taşıyıcısı olabilecek ilkelerden yoksun, topluma yabancılaşmış, ne idüğü belirsiz bir yönetim biçimi.

Gerçekten yeni bir düzenin inşası, güçlü bir toplumsal mutabakatı, kurumları ve bir ideolojik çerçeveyi gerektirir. Bu açıdan devrimler tek bir kararnamenin, tek bir kişinin iradesiyle değişen yönetmeliklerin ürünü olamaz. Dolayısıyla, AKP’nin kendi başına inşa ettiğini öne sürdüğü bu “yeni Türkiye” gerçekte yeni olmaktan epey uzak.

Tüm mutabakatları imha ederek, devleti de toplumu da sadece baskı düzeneğiyle yönetmeye çalışan bu iktidarın, kalıcı ve istikrarlı bir düzen kurma şansı bulunmuyor, en fazla otoriter bir ara rejim niteliğinde olduğu söylenebilir. “Geçicilik” halinden kurtulamamasının temel sebebi de bu rejimin ne halk desteğini tam olarak alabilmiş olması ne de kurucu bir ideolojiye ve kurumsal bir kabiliyete sahip olmasıdır. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, eskiyi tamamen tasfiye etmeye çalışsa da uyguladığı tüm baskılara rağmen halkın kendisine karşı direnme iradesini bir türlü kıramayan, bu yüzden iyice paniğe kapılan ve günü kurtarmanın telaşıyla yol almaya çalışan iktidarın manevralarından ibaret.

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, iktidarın günü kurtarma çabasının tipik bir örneği. Muhalefet kanadında yükselen dalgayı, yani yoksulluğa, hukuksuzluklara, özgürlüklerin kısıtlanmasına tepki gösteren kitlelerin enerjisini kesmek, öne çıkan isimleri toplumun gözünden uzak tutmak istiyorlar. Bu aynı zamanda korkularının da dışavurumu. Çünkü otoriter rejimlerin sahipleri bilirler ki toplumsal enerji açığa çıktığında, talepler zincirleme şekilde büyüyerek rejimin meşruiyetini sarstığı gibi başka alanlardaki çelişkileri de daha görünür hale getirir.

Bu açıdan, tutuklamaların ve sindirme politikalarının sadece bireylere yönelik bir hamle olmayıp, aynı zamanda bütün bir hareketin, toplumsal değişim potansiyelinin önünü kesmeyi amaçladığını görmek gerekiyor. İktidar, muhalefetin kitleselleşmesini, tabandan güçlü bir dalga haline gelmesini pek tabii istemiyor. Özellikle de bu dalganın “rejimi değiştirme” gücüne erişebileceği düşüncesi iktidarı paniğe sürüklüyor.

Bir yandan da medyada her gün iktidarın ne yaptığını iyi bildiğine dair, rejime meşruiyet kazandıracak söylemler üretilmeye çalışılıyor. Ancak bu söylemler, bir propaganda aygıtının ürünü olduğu için toplum ve onun gerçeğiyle en ufak bir bağı bulunmuyor. Burada sadece devletin aygıtlarıyla, bürokrasisiyle, güvenlik güçleriyle ve medya üzerinden yürütülen üstenci bir kurgu söz konusu.

Ancak tarihi deneyimler, böylesi baskıcı yöntemlerin uzun erimde iktidar bloğunda iç çelişkilerin derinleşmesi ve nihayetinde toplumda patlamaya hazır bir öfke birikimi yarattığını da gösterir. Baskı ikliminde, kısa süreli bir “sükunet” varmış gibi gözükebilir, ancak bu sükunet altında büyük gerilimler taşıyan bir yanılsamadan ibarettir. Özellikle yoksulluk derinleştikçe, insanlar hayatta kalma mücadelesi verirken bir yandan baskıyı durmadan artıran rejimin meşruluğu daha da sorgulanır hale gelir. Toplumun ezilen kesimleri, mevcut iktidar yapısıyla giderek kökleşen bir çelişki içine girerler. Bu çelişkiler, er ya da geç sokağa yansır ve karşılığını örgütlü veya kendiliğinden muhalefet biçimlerinde bulur. Şu anda yaşadıklarımız da bundan ibaret.

Peki, bu enkazdan gerçek anlamda yeni ve ilerici bir düzen nasıl çıkar? Buna verilebilecek cevap, işçi sınıfını örgütlü bir dayanışmaya, beraberce üretip beraberce yönetmeye ve karar süreçlerine katılmaya yönlendirecek bir toplumsal hareketi kurmakta yatıyor. Türkiye’de geçmişten bugüne demokratik, ilerici veya devrimci atılımlar her zaman dış ve iç baskılarla kesintiye uğradı; yine de bu coğrafyada hâlâ kolektif hafızaya kazınmış bir mücadele birikimi var. Bu birikimi güncellemek, bunu çok daha geniş kitlelerle buluşturmak gerekiyor.

Yoksulların, ezilenlerin içinde aşağıdan yukarıya bir örgütlenmeyle gerçekten “yeni bir Türkiye” yaratılabilir. Bunu da açık söyleyelim, sosyalistlerden başka kimsenin yapabilmesi mümkün değil. Bu yüzden yapacak çok işimiz var. Bir yandan varlığını sürdürebilmek için zulmünü her geçen gün artıran çürümüş bir rejime karşı örgütlenmesi ve sönümlenmemesi gereken bir direnişin ortasındayız. Diğer yandan somut sınıfsal taleplerle inşa edilmesi gereken yeni bir toplum tasavvurunun eşiğindeyiz. Hepimize kolay gelsin.


*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.