Céline Sciamma: "Üç saatlik filmler yapıyorsanız, sinema için değil kendiniz için aktivizm peşindesiniz demektir”

Céline Sciamma: "Üç saatlik filmler yapıyorsanız, sinema için değil kendiniz için aktivizm peşindesiniz demektir”
Céline Sciamma. Fotoğraf: Academia de cine.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nin (Portrait of a Lady on Fire, 2019) Fransız yönetmen ve senaristi, LesGaiCineMad Festivali'nin Onur Ödülü'nü almak üzere İspanya'yı ziyaret etti.

Céline Sciamma sineması çocukluğu, kimlikleri ve kadınları teselli ederken içtenlikle kucaklıyor. Kendini görsel-işitsel alanda feminist ve queer bir ikon olarak kabul ettiren sinemacıya 28. LesGaiCineMad Fstivali'nde Onur Ödülü verildi.

Sciamma'nın filmleri çoğunlukla biz yetişkinlere yarayan çocuk hikayeleri. Nilüferler (Water Lilies, 2007), Erkek Fatma (Tomboy, 2011), Kızlar Çetesi, (Girlhood, 2014) ve Küçük Anne (Petit Maman, 2021)… Hepsi de sinemacının kırılganlığı ve duyarlılığı devrimci bir meseleye dönüştürmesiyle saf ve muntazam bakışının izlerini taşıyor. Madrid Festivali'nin Filmoteca Española işbirliğiyle düzenlediği retrospektif sayesinde bu filmlerin hepsi İspanya’da yeniden görülebilecek.

Sciamma, bir aristokrat ile bir ressam arasındaki sado-mazoşist aşk hikayesini anlatan, 18. yüzyılın sonunda geçen dördüncü filmi Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi ile uluslararası arenada adını duyurdu. 2019'da Cannes Film Festivali'nde gösterilen film, Sight and Sound 2022 listesine girdi ve sinema tarihinin en iyi 100 filminden biri kabul edildi.

2020’de César Ödülleri galasında Roman Polanski Subay ve Casus (J'accuse, 2019) ile en iyi yönetmen ödülünü kazandığında; Portre filminin başrolü ve Sciamma’nın “fetişi” Adèle Haenel, "Yaşasın pedofili!" diye bağırarak dışarı çıktı. Tam zamanlı aktivist olarak çalışmak üzere sinemayı bırakan aktris, Cannes Film Festivali'ni "tecavüzcüler festivali" olmakla suçladı.

Sektöre girişinin üzerinden dört yıl geçtikten sonra Sciamma da hayal kırıklığı içinde. Sebepleri meslektaşı ve arkadaşı Haenel'inkileri anımsatıyor. Atocha'daki Axel otelin terasında sigara sarıp Madrid güneşinin tadını çıkarırken anlatmaya başlıyor. Hayatı farklı, bir o kadar da heyecan verici bir dönemden geçiyor. Aslına bakarsanız, sanki omuzlarından bir yükü kalmışcasına hafiflemiş.

ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ, 2019.

Bu hafta LesGaiCineMad Onur Ödülü’nü alacaksınız. Mart ayında D’A festivalinde Onur Ödülü almak için Barselona’ya gelmiştiniz. İspanya’da bu kadar sevilmek nasıl bir duygu?

Burası her zaman çok rahat ve güvende hissettiğim bir yer. Artık bütün Avrupa'yı gezdim sayılır. Bu bir ayrıcalık. Seyahet etmeyi çok seviyorum, sürekli seyahat halindeyim. İki haftada bir yola çıkıyorum. Yakın zamanda Napoli'deydim, şimdi buradayım, iki hafta sonra da Amsterdam'da olacağım. Bu harika topluluğu oluşturduğum için çok şanslıyım. Çünkü çok fazla sevgi görüyor, gösteriyorum.

Festival vesilesiyle filmlerinizi tekrar beyaz perdede izleme fırsatı bulduk. Siz de tekrar gözden geçirdiniz mi?

İki hafta önce Napoli'de Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi‘ni yeniden izledim. Film çıktıktan sonra izlememiştim. Ayrıca geçenlerde Erkek Fatma’yı 8 yaşındaki yeğenimle birlikte izledik, onunla paylaşma fikri iyi geldi. Filmlerimi genelde tekrar izlemem ama bazen oluyor.

Yakın zamanda ilk üç filminizin travma ve acının queer deneyimleri meşrulaştıran tarafıyla ele alınışını değiştirmeyi yeğleyeceğinizi ima ettiniz. Bu hikayelere bakış açınız nasıl gelişti?

Filmleri değiştirmek istediğimden değil, o çok korkakça olur. Ben nihayetinde bir sözcüyüm, ama sinema diline ve endüstriye bağlı gidişatın da farkındayım. Bir hikaye anlatmak istediğinizde pek çok onaydan geçen, fetişleştirilebilir bir dile uyum sağlamak zorunda gibi oluyorsunuz. Bu dilin ataerkil olduğunu, ilerlerken hem reddetmeniz hem de saygı duymanız gereken pek çok kuralının olduğu düşünüyorum. Ancak biraz daha fazla güce ve özerkliğe sahip olduğunuzda, gitmek istediğiniz yolu değiştirebilirsiniz.

Öyle olsa bile sizin filmlerinizde her zaman karanlık ile aydınlık arasında denge var, çok fazla şiddet göstermiyorsunuz.

Orası öyle, ama anlatı çatışma üzerine kurulu. Başkalarının empatisini kazanmak için travmayı göstermek zorunda olduğumu hissettim. Pişman olduğumdan değil, ama bunun üzerine düşünmeye ve dürüst olmaya çalışıyorum. Şimdilerde sadece kendimi iyi hissettirecek şeyler deniyorum. O zamanlar şiddet sahneleri çekerken kendimi berbat hissederdim, "Demek ki çalışıyorum, demek ki bu iyi bir şey!" diye düşünürdüm. Sinemacı olduğum için diğer sanat dallarına, hatta aktivizme meraklı gençlere hitap ettiğimi biliyorum. Artık onlara kendileri için kolay olan ve kendilerini iyi hissettirecek şeyleri yapmaları gerektiğini söylemek isterim.

[mailerlite_form form_id=10]

Yakın zamanda bir duraklama döneminde olduğunuzu, bir tür "sinema grevi" yaptığınızı veya nereye evrileceğini yeniden düşündüğünüzü söylediniz. Bu başka tür hikayelere odaklanacağınız anlamına mı geliyor?

Sanmıyorum, yine de henüz bilmiyorum, çünkü hâlâ değişimin tadını çıkarıyorum. Ama şu anda sinema dilini ve onun şiirsel potansiyelini keşfetmek, kendimi klasik anlatıdan ayırarak deneysel işler ortaya koymak için daha eğitimli olduğumu hissediyorum. Bu imgeleri nasıl yarattığımızla ya da ürettiğimizle de ilgili. Çünkü bakış sadece kamerayı koyduğunuz yerde değil, üretim araçları, setteki güç yapıları ve benzeri şeylerde de varoluyor. Bu ara Noémie Merlant'ın yeni filminin ortak senaristliğini ve ortak yapımcılığını üstlenerek meslektaşlarıma yardımcı oluyorum. Ayrıca kısa film This Is How A Child Becomes A Poet ile daha bağımsız ve özerk bir film yapma biçimini deneyimledim, bundan gerçekten keyif aldım. Acele etmiyorum çünkü bu harcanan vakti karşılayabilecek durumdayım ve heyecanlıyım.

Bu bir ayrıcalık sayesinde olsa da cesur bir adım.

Olmamalıydı, ama şu anda sektör içinde güvenli bir alan, kendime ait bir ada yaratma imkanına sahibim. Hayal kırıklığımdan dolayı zaten fikirlere pek ilgim kalmadı. Bu yüzden bu dönüşüm arzusuna sahip olduğum için mutluyum. Kendimi eskisi gibi aynı üretici süreci takip ederken göremedim. Küçük Anne, yıllar önce aklıma gelen bir fikirdi ve dedim ki "Bu benim bu sistem içindeki son filmim olacak, sonra ne olacağını göreceğiz". Kendimle çelişir miyim? Bilmiyorum.

Bazen sektörden "kapitalist olimpiyatlar" diye söz ediyorsunuz.

Çünkü bu sektör sahip olduğu görsel-işitsel dile zarar veriyor ve onu toylaştırıyor. Biliyorsunuz, sözde sinema ölüyor. Sürekli ölmekte olduğu söylenen tek sanat bu, oysa hiç bir şeyin öldüğü filan yok. Hâlâ çok para kazanan filmler ve diziler var. Çok uzun filmler salonlarda tekel haline gelebiliyor. Ben kısa filmler yapıyorum, çünkü başka filmlere de yer açmak lazım. Eğer üç saatlik filmler yaparsanız kendiniz için aktivizm yaparsınız, sinema için değil. Üç saatlik bir film, o salonda bir günde yalnızca üç film gösterebileceği anlamına gelir. Her neyse, sinema başından bu yana diğer sanatlar tarafından sömürülen, genç bir sanat. Dolayısıyla dili açısından hâlâ keşfedilecek çok şey olduğunu düşünüyorum ve bu konuda heyecanlıyım. Melankolik değilim, belki biraz hüzünlüyüm.

Aslında, kendinizi resmen TikTok hayranı ilan ettiniz.

Saygı duyuyorum. Son zamanlarda TikTok'ta sinemada güldüğümden daha çok güldüm. Üretim araçlarının artık cebimizde olmasını seviyorum. Çünkü dil devrimi böyle olur, üretim araçlarına sahip olarak. Feminist sinemada da böyle oldu. Agnés Vardá sinema yapma biçimini kökten değiştirdi, birdenbire kolaylaştırdı. Bu yüzden bunca yaratıcı insanın varlığını görmeye bayılıyorum.

Filmlerinizin çoğu çocukluk dönemini anlatıyor. Yetişkin gözüyle zamanda geriye yolculuk yapmak nasıl bir duygu?

Çocukluğu gerçekten seviyorum. Bence politik bir görüş var, geçmiş geçmişte kalsın, kendimize dair farklı bir değerlendirmeye sahip olmalıyız gibi. Oysa aslında aynı kişiyiz, sadece büyümüşüz. Çok meraklı bir çocuktum, sık sık hayat hakkında, ölüm hakkında sorular sorardım, her çocuk gibi. Bunu anlatmanın geçmişe bakmak olduğunu sanmıyorum. Bence çocukların da insan olduğunu kabul etmek bu. Toplum bunu yapmıyor. Çocukları korumaya çalışıyoruz ama aslında sürekli istismar ediliyorlar.

Sinema mekanı ve zamanı şekillendirmekle ilgilidir. Onunla belli özerkliğe sahip olabiliriz. Bu yüzden Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde erkekleri ya da Nilüferler'de yetişkinleri göstermediğimizde o yine gerçek bir dünyadır. Çocukların sahip olmadığı şey özerkliktir, sinema da onlara bunu sağlayabilir. Benim için çocukluk böyle bir şey, onlara saygı duymak zorundayız. Onlarla çalışmak gerçekten inanılmaz.

Estetik açıdan çekici, ama yapaylıktan uzak, doğal görünen bir film yaratmayı nasıl başarıyorsunuz?

Kendiliğinden olmuyor. Filmlerimin kostüm tasarımcısıyım. Küçük Anne'de ağaç evi biz inşa ettik ve neredeyse tüm dekorları ben seçtim. Bence kurmacanın güzelliğinin bir parçası da izleyicinin bunun bir illüzyon ve film olduğunu asla unutmaması. Animasyonu sevme sebebim de bu, çünkü çok fazla seçim yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Yönetmen olarak izleyiciye belirli seçimlerin yapıldığını, birilerinin dünyaya dair bakış açısını paylaşmak konusunda özen gösterdiğini bildirme sorumluluğunu üstleniyorum. Her zaman yumuşak ve güzel olan, bir anlamda sinemanın duygusallığıyla bağlantı kuran unsurları seçmeye çalışıyorum.

Bir noktada animasyon denemek ister misiniz?

Evet, sanırım daha anaakım film yapma yöntemine dönmemin tek yolu bu. Kabakçığın Hayatı (My Life as a Zucchini, 2016) için senaryo yazdım, ama yönetmen olarak da olabilir. Çocuklar için büyük sinemaya geri dönebilirim, çünkü onlar bu gösteriyi hak ediyorlar.

Artık filmlerinizi film festivallerine göndermeme kararı almıştınız, ama bu yaz Venedik'te This Is How A Child Becomes A Poet adlı kısa filminizi sundunuz. Bunu neden yaptınız?

Evet, filmlerimi göstermek için doğru yerleri bulmaya çalışıyorum. Bu kısa filmin bir yıl önce Venedik Film Festivali'nde doğduğu söylenebilir, çünkü orada sanatçılar bana şair Patrizia Cavalli'nin evine gidip film çekmemi önermişlerdi. Bu yüzden gösterim için iyi bir yer gibi geldi. Biraz eski usul ilerliyorum. Bir süre önce festivalin bir parçası olarak göstermeye karar verdik, ama Fransa'da salonlarda gösterime koymadık. Feminist bir kitapçıda üç hafta boyunca ücretsiz gösterildi.

Kararlarımı özgürce veriyorum, çünkü filmi kendim ürettiğim ve kimseye sormadığım gerçeği hem harika bir deneyim hem de çok nostaljik. Kendimi kolunun altında filmiyle dolaşan Alice Guy gibi hissediyorum. Filmin aldığı tepkileri gördükten sonra bir şekilde herkes için erişilebilir olması gerektiğini hissediyorum, ama her seferinde bir adım atıyorum.

Öncü bir sinemacıdan bahsetmişken, en büyük ilham kaynaklarınızdan Chantal Akerman ile aynı listede (Sight and Sound 2022) yer almak üzerinizde bir baskı yarattı mı?

Hayır, eğer hâlâ belli bir statüyü korumam gereken bu "Olimpiyat Oyunları"nın parçası olsaydım baskı hissederdim. Ama onları umursamadığım için herhangi bir baskı hissetmiyorum. Orada olduğuma her zaman şaşıracağım, ama iyi anlamda. Feminist sinemanın yüzleşmek zorunda olduğu, uzaktan izlerken de görülen ebedi bir çatışma bu.

Bu bağlamda sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ciddi bir gerileme yaşıyoruz. Paranın bol olduğu ve çok sayıda Avrupa filminin üretildiği Fransa’da bu konuda açık ve fırsatçı bir iştah olabilir. Ancak dünyanın geri kalanına, en iyi festivallere, onların çalışma şekillerine, kimlerin aday gösterildiğine, kimlerin sorumlu olduğuna bakarsanız…

Çok fazla fikrin olduğu bir dönemdeyiz. Giderek daha fazla genç film yapmak istiyor, kendini adıyor. Ancak sektörün buna izin vereceğini sanmıyorum. Henüz orada değiliz. Burası çok rekabetçi bir dünya. Bu beni gençler adına endişelendiriyor. Çok iyimser olmasam da uzun vadede yine de umutluyum, iyi fikirlerle dolu bu zamanda yaşadığım için mutluyum. Fakat zamanımızla barışcıl bir kavga yürütmüyorum. Pasifist olmanın zorlaştığı bir dünyadayız, ama heyecanım baki. Hiç nostaljik hissetmiyorum.


*Bu yazı, Melike Özbay tarafından María Cantó’nun El Espanol’de yayımlanan röportajından çevrilmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.