Cinayet, cehennem, yas ve umut arasında
Cinayet
Burası gündemi yoğun bir ülke. Aynı gün içinde kırk farklı acıyı yaşayabilir, cinayetlere tanık olabilir, kırk farklı politik açıklamaya şaşırıp kendinizi türlü krizlerin ortasında bulabilirsiniz. Hayatınızı sürdürmenin bir yolu olarak haberlere bakmamak, siyasi gündemden kaçınmak ya da türlü krizleri anlamayı reddetmek gibi bir savunma mekanizması geliştirmiş olabilirsiniz. Bir başka açıdan bu krizlere alışmış veya krizleri normalleştirmiş de olabilirsiniz. Buraya kadar her şey tamam ama alıştığımızı düşündüğümüz tüm acılar hızla çevremizi sarıyor. Uzak sandığımız, ötede olduğu için kendimizi korumayı başardığımız “haberler” bütün yıkıcılığıyla yanı başımızda beliriyor. Nermin Yıldırım Ev kitabında şöyle diyor: “Öldürmeyen güçlendiriyor mu bilmem ama güçlendirmeyen öldürüyor sonuçta.” Bizde de durum bu: Güçlenmedikçe ölüyoruz.
Bu ülkede nefes almanın en ağır bedellerinden biri, ölümlerin ve öldürmenin bir şekilde sistematikleşmesi. Sermayenin dişlileri her geçen gün birilerini öğütüyor, bir türlü doymuyor. Adına “birikim rejimi” dediğimiz bu köhnemiş düzen bir tarafında sürekli ceset biriktiriyor. İSİG verilerine göre 2024’ün ilk yedi ayında en az 42 çocuk işçi hayatını kaybetti. MESEM nedeniyle en az 9 çocuk işçi öldü. X’te bir fotoğraf görüyorum, arkası dönük genç bir erkek, atölyede. Bir kağıt asılı duvarda: “Herkes ölecek yaştadır.” Bizim memlekette herkes az buçuk ölecek yaşta maalesef. Ölmenin bu kadar kolay, katilin de bu kadar fütursuz olmasına alışmak kolay değil.
Şöyle bir düşününce, neler görmedik ki? Saymakla bitmiyor. Rögar kapağını açıp kanalizasyona atlayarak intihar eden Suriyeli işçiyi, KYK yurdunda asansör boşluğunda hayatını kaybeden Zeren’i, MESEM eliyle can veren Arda’yı, Ankara’daki gar katliamında yitirdiğimiz onlarca kişiyi, kuryelik yaparken hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Berkin’i, İzmir’de yağmur sırasında elektrik akımına kapılan Özge Ceren ve İnanç’ı unutmamız mümkün mü? Birikim rejiminde olduğu kadar cinayet rejiminde yaşıyoruz.
Cehennem
Cehennemin eşiğindeyiz de her sabah türlü telkinlerle yeniden dünyaya tutunmaya çalışıyoruz gibi geliyor çoğu zaman. Mevcut iktidar, aklımızla ve vicdanımızla durmadan alay ediyor. Egemen gücün, insanlık onurunu çiğneyen pratiklerine ve saldırılarına direnmeye çalışıyoruz. Yukarıda saydığım cinayetlere uydurmaya çalıştıkları kılıflar bile rejimin bedenimizde açtığı yaraları açık ediyor. Mesela Zeren’in ardından sanıklar sorumluluk kabul etmedi, asansör montajını yapan firmanın sahibi projeye uygun montaj yaptığını, kaliteli malzeme kullandığını ve “işini alnının akıyla yapıp teslim ettiğini” ileri sürdü. MESEM’de can veren Arda henüz hayattayken babasına 100 bin lira “tazminat” gönderdiler ve “Kazada oğlumun ihmali var, şikayetimden vazgeçiyorum” ifadelerinin yer aldığı dilekçe imzalatmak istediler. Hayatını kaybeden er Müslüm Özdemir’in depremzede ailesinin yaşadığı çadıra Türk bayrağı asıp, vefat haberi sonrası çadırlarına 10 adet “ısıtıcı” bıraktılar. Özge ve İnanç’ın ölümünden sonra bir türlü karar veremediler asıl suçun kimde olduğuna, neticede tamamı değersiz ölülerdi. Sistemin öğüttüğü ölülerin sorumlularından elbette hesap sorulması beklenemezdi.
Bir cehennemin eşiğindeyiz, ölülerimizin hesabını soramıyor, bir sokak röportajında konuşan Dilruba’nın tutuklanmasına engel olamıyor, Can Atalay konusunda yaratılan bürokratik garabet karşısında sessizliğe gömülüyor, bir Yeni Akit yazarının babası tutuklu 5 yaşındaki Vera’nın adını ağzına alarak “Canım babacım” yok, Vera! Anne de yok, baba da yok!” yazmasına şaşırabiliyoruz.
Bir tarafta onurumuzu ve ölülerimizi çiğneyenler diğer tarafta yine aynı sorumluların yarattığı “yerli ve milli” bir güruh var. Ne yapıyorlar? Köpekleri diri diri kesip gömebiliyorlar mesela. Hayatı çoktan çalınmış, trolleşerek politikleşmiş, nefretten başka bir şeye tutunamayan gençler Nazilere özenip gün ortasında birilerine saldırabiliyor. Yerli ve milli muhalifler, çadırına ısıtıcı götürülen, evladını kaybeden aileye “sosyal medya” denen kirli çukurda anonim hesaplarla “Ağlamayın, kesin AKP’ye oy veriyorsunuz” yorumları yazabiliyor. Ya da yine bu muhalifler yemeklerinden böcek çıktığı için isyan eden işçilere, “masaları devirmeleri çok yanlıştı” diyebiliyor çünkü düzenin yerli ve milli muhalifleri bir işçinin yemeğinden solucan çıkmasını “aşırı” bulmazken, işçinin haklı tepkisini aşırı bulabiliyor. Can Atalay’ın yaşadığı hukuksuzluğa rağmen TBMM’de bir futbolcu artığının yaptığı alçak saldırı karşısında “ama hakaret edilmemeliydi” diyebiliyor. Çünkü sabahtan akşama kadar iktidardan yediği hakaretler ona “normal” gelirken, “haysiyet” gibi bir değerle işi olmayan Alpay’a söylenenler nedense bu yerli ve milli muhaliflerimizi incitiyor. Dedim ya, cehennemin eşiğindeyiz.
[mailerlite_form form_id=10]
Yas
Yas, bir süreci ifade ediyor. Psikologlar iyileşmek için bu yası tutmak ve acının içinde kalmaktan bahsediyorlar. Sanki acı tüm hücrelerimize girecek, görevini tamamladıktan sonra vedalaşacak bedenimizle. Depremden kurtulan, hayatı yıkılan ama hâlâ borç ödemek zorunda kalan biri ne kadar yaşayabilir acısını, ne kadar tutabilir yasını? Eşini dostunu aniden, vedasız bir ölümle kaybeden biri ertesi gün işe gitmek zorunda kaldığında nasıl olur da yas sürecine odaklanabilir? Yas tutamadığımız gibi, acıyı içselleştiremiyoruz bile. İçselleştiremediğimiz acıyı çözmeye dair bir irade de gösteremiyoruz. Bir tarafta ölülerimiz, bir tarafta cehennem. Ucuz ölümlerin ülkesinde türlü acıya tanık olarak yaşamaya çalışırken bir yandan da tutulamayan, parçalanan bir yas süreciyle karşı karşıya kalıyoruz.
Yasını bile tutamayan, ölülerini usulünce gömemeyen bir toplum gerçekten iyileşebilir mi? İsviçreli psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross, yas sürecini beş evreye ayırıyor: İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Benim tarafım Birhan Keskin’in yanı: “Geç bunları Ross, geç bunları/Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı gün gömeriz.” Madem ölülerimizle beslenen bu emek cehenneminde yas tutmak bile lüks, öyleyse parçalı yasın yerini öfkeye bırakmasının zamanı gelmedi mi?
Umut
Bugünlerde umut denince akla, olumlama, “iyiyi çağırma” gibi bireyin pasifize edildiği, toplumsallığın düşünülmediği safsatalar geliyor. Halbuki mücadeleden doğan bir umut fikri hâlâ ışıl ışıl parlıyor, insanın yakasını bırakmıyor. Lenin’in de dediği gibi “Hayallerle hayat arasında bir bağ varsa, her şey yolunda demektir.” Neyi umut ediyoruz, neyin hayalini kuruyoruz? Sömürünün ve yabancılaşmanın ortadan kalktığı, herkesin hakkını aldığı bir geleceğin hayalini.
Umuda sarılmaya ihtiyaç duyduğumda, en karanlık anımda Selçuk Kozağaçlı okuyorum. O’nun umudu, devrimciliği, mücadelesi yoluma ışık oluyor, iyi geliyor. İmrenerek, sınavı yakın bir ders kitabının altını çizer gibi okuyorum ve içime dokuyorum: “Dilbilgisi sevmeyene hayat bilgisi önerebilirim: ‘Kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzmeli, akıntıyla yüzüp giden çöptür sadece.’ Tutsak olmak şart değil, akıntıya karşı yüzün. Biz kazanacağız.”
Cinayetlerin, cehennemin, tutulamayan yaslarımızın karşısında mücadele de var. Henüz cılız ama bu mücadele hayat ile hayallerimiz arasındaki bağı her gün yeniden dokuyor. İnsan bakacağı yeri, duyacağı sesi iyi seçmeli ki iyileşsin. Madenlerden, inşaatlardan, fabrikalardan, market depolarından yükselen bir ses var. Polonez, 135 işçiyi tazminatsız işten çıkardıktan sonra çalışan işçilere yüzde 25 zam ve ikramiye verdi. Fakat içeride çalışan işçiler “Bu parayı niye verdiklerini biliyoruz” diyerek kapıda çalışan arkadaşlarıyla dayanışmak üzere paraları şirkete iade ettiler. Bakacağımız yer, duyacağımız ses, hayatla kurmamız gereken bağ tam da burada.
Henüz katillere dünyayı dar edecek kadar güçlü değiliz. Ama alışmayacağız, çok çalışacağız. Kolektif iradeyi, örgütlü mücadeleyi ancak böyle öreceğiz. İnatla, sabırla, öfkeyle yeşerteceğiz kırılan bütün dallarımızı. Başarmaktan ve yaşamaktan umudu kesmeden…
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()