Çocuğun hakkı ve çocuğun cezası

Çocuğun hakkı ve çocuğun cezası
cocuk-hakki

Bu yıl Dünya Çocuk Hakları Günü’nü çocukların nasıl cezalandırılacağına dair tartışmaların gölgesinde geçiriyoruz. Katil-çocuk-ceza-mağduriyet-cinayet başlıklarının yan yana gelmesi fazlasıyla rahatsız edici. Bu huzursuzluğun bir yanı herkesin çocukluk deneyimi olduğundan bir aktarımı taşıyor elbette ama meselenin asıl tekinsiz yanı ve adalet tartışmalarının ardındaki esas çelişki çocuğun kim olduğuyla ilgili boşluktan ileri geliyor. Tartışmaların bir diğer ekseni de çocuğun yetişkin suçları üzerinden nesneleşerek özneleşme çabası.

Çocukluğun kapsamı tarih boyunca yetişkinin ihtiyaçlarına göre değiştiğinden halen bu yapısal çelişkinin karmaşalarını yaşıyoruz. Öyle ki, çocuğun kim olduğunu çocuk tanımlamıyor, bu alan doğrudan etik ve politikanın konusu. Çocuğun kim olduğunu, esas olarak yetişkinin otorite alanını tanımlamak için yetişkinler tanımlıyor. Bu yüzden çocuk imgesi yapısal olarak yetişkinin nesnesidir.

Bir başka deyişle, çocuk imgesi yetişkin iktidarının anlam hiyerarşisine bağımlıdır. “Kime çocuk deriz?” sorusunun yanıtı esas olarak “yetişkin olmayana” şeklindedir, öncelikli soru kime “yetişkin” deneceğidir. Yani, usul ve esas itibarıyla çocuk tanımı yetişkinin dışında kalan kısımla maluldür. Çocuğa çocuk dememiz, ancak yetişkinin kendisini çocuktan doğru aynalayarak var etmesiyle mümkün. Öyle ki, çocuk ancak velayet edilen bir pozisyondayken çocuktur. Velayetin olmadığı bağımsız bir çocuk imgesinden bahsedilemez.

Ne var ki, çocuğun bir cinayetin faili olması bağımsız bir çocuk imajı olarak karşımıza çıkıp bu yapısallığı zorluyor. Oysa gelişim sıralamasına ve ontolojiye bakıldığında makul olan, çocuktan referansla yetişkini tanımlamak olduğu halde, çocuğun varlık zemini yetişkinin çocuk üstündeki otoritesidir. Yani ancak yetişkin iradesiyle bir çocukluk telakki edilebilir. Bu, çocukla yetişkin arasındaki uzlaşmaz çelişkinin de sebebidir.

Bu yazı da dahil, çocuğa dair ürettiğimiz her söz ve eylem çocuğa ait değil, çocukluk adına üretilmiş bir gerçekliğe aittir. Başta “çocuk hakları” kavramı, çocuklar tarafından tanımlanmamış olduğu için en fazla “çocuklar için haklar” olarak ifade edilebilecekken, bu söz oyununun yetişkine çocuk haklarıyla ve çocuk tanımının kendisiyle oynama hakkını da ifade ettiğini gözden kaçırmamak gerekir.

[mailerlite_form form_id=10]

Verili koşullarda ve gelişimsel dinamikler hasebiyle bu durum kaçınılmaz olarak değerlendirilebilir. Ama bunu baştan kabul etmek, bir başka deyişle antagonist çelişkiyle yüzleşmek çocuğun çocukluğuna dair imkan aramayı sağlayabilir. Bu imkan, çocuğun ceza ehliyeti, faillik ve adaletle ilgili tartışmalara da kapı aralayabilir.

Çocuk, bir anne ve/veya babanın kendi varoluşsal tasarruflarında araçsallaştırdıkları bir alt imgedir. Üst imge ise yetişkinin otoritesi altında var edilmiş toplumsal çocukluktur. Bu imgelerin ardında açık/perdelenmiş halleriyle birbirine dolanan ve sistemsel tahkimatı sağlayan çok sayıda yetişkin tasarrufu/personası çalışır.

Çocuk imgesi, toplum tasarrufunda masumiyet karinesinde ve koruma statüsünde kabul görür ama diğer yandan “çocukların geleceğimiz olduğu” fikri çocukluğun kendisini değil de geleceği, yani o çocukların müstakbel yetişkinliklerini koruyan bir bulanıklık yaratır. Çocuk imgesi toplum ve ebeveyn için yetişkinliğin onarıldığı, yeniden üretildiği, toplumsal kabullere uyumlandırıldığı işlevsel bir araçtır. Çocuğun özneliğini konuşmak işte bu yüzden oldukça zordur.

Diğer yandan, yetişkinin kendisini kurmak için mutlak çocuk imajına ihtiyaç duyması, bir yerde tarihin tekerrürü gibidir. Zira o yetişkin henüz çocukken kendini kurmak için bir yetişkin tarafından aynalanmaya ihtiyaç duymuştur. Önce biraz bu kurucu süreçten bahsedip çocuğun cezasına (!) doğru gelelim.

Çocuk doğar, ama o sırada kendisi değildir. Bedenine yabancıdır, varlığı, kendine mukayyet olamayan bir acizlik ve yetmezlikle karakterizedir. Kendisinin nerede başladığının, nerede bittiğinin ayırdında değildir. Kendi bütünlüğünü diğerinden ayıramaz. Bu kesif yetmezlik ve karmaşada, ötekini (bakım veren yetişkin) kendisinin bir uzvu gibi görerek onunla birleşir. Kendini, kendi olmadığı halde kendi olarak tanıdığı bir yetişkin imgeyle (öteki) özdeşleştirir, kendisine ilk bakımı veren bu yetişkini kendisinin ispatı ve devamı olarak görür. Var olduğunu, onun kendisini tanımasına ve öteki’den gelen ayna etkisine borçludur. Varlığın ve hafızanın kuruluşu da buralarda bir yerde gerçekleşir.

Bu bahisle, çocuğun yaşamının ilk evresinde kendini ötekiden (yetişkin) doğru yaşantılayıp tanımasıyla, yetişkin imgesinin ancak çocuğun varlığıyla varolması bir kader ortaklığı olarak da düşünülebilir. Nihayetinde, çocuk dünyaya getirmek normatif kültürün gereği ve bir yetişkinin fantezisi olduğundan beraberinde dolaylı olarak çocuğun özneliğinin inkarını da getirir. Öyle ki, yetişkin ancak çocuğun dezavantajlı varlığıyla yetkin olacağından, çocuğun özneleşmesiyle varoluşsal olarak çelişmek zorundadır ve her iki varoluş çelişme-uzlaşma salınımında kendi alanlarını kurar, yeniden oluşturur.

Çocuğun kendini kurması

Çocuğun kendini kurduğu eşiklerden biri konuşmanın öğrenilmesidir. Konuşmayı bugünkü işlevi üzerinden bir insanlık normu olarak görüyoruz. Çünkü başka türlüsünü bilmiyoruz. Çünkü dil öncesi dönem deneyimlerimizi bugün bilinç düzeyinde yaşantılamıyoruz. Düşünerek yaşadığımız her durumda dil sonrası dönemin mutlak etkisi altındayız.

Ne var ki, çocuk konuşmayı öğrenerek görkemli bir vazgeçişi gerçekleştirir. Bu itibarla, konuşmanın öğrenilmesi öznelliği öne çıkaran momentlerden biridir. Çocuk yalnızca kendisinin bilebildiği gürültülü bir sessizlikten vazgeçerek konuşmayı öğrenir ve yetişkinin otoritesini paylaşır. Yetişkinden ayrışarak ilişki kurabilmesi için dile ihtiyaç duyar. Çünkü ayrıştığımız ve varolmak için onun arzu ettiği “şey” olmaya ihtiyaç duyduğumuz yetişkin konuşan bir varlıktı. Böylece o yetişkinin arzusunun nesnesi olduk. Bu sebeple, çocuğun hakkı ve çocuğun cezası bahislerinde sözü çocuğun üretmiyor olması temel eksenlerden biridir.

Konuşma becerisinin “paylaşılmasının” ardından yetişkinle çocuğun hiyerarşik bağıntısına neden olan en önemli değişken yetişkinle çocuk arasındaki bilgi farkı olur. Ne var ki, eskiden çocuğun yetişkin varoluşuyla paylaştığı çelişkiyi besleyen temel konu olan bilgi farkı günümüzde çocuğun bilgiye ulaşması çokça kolaylaştığı için denklemde belirleyici değildir. Geç modernitede, tüketimin ve şablonun hegemonyasında deneyimin bilgi edinmedeki yeri de küçüldüğü için çocuk bilgi-güç ilişkisinde yetişkine göre dezavantajlı konumdan büyük oranda çıkar ve yetişkinin güç ürettiği ve otorite kurduğu diğer yetkinliklerle ilgilenir. Deneyimin, karşılaşmanın ve bağlantının ilişki biçimlerindeki yeri çok küçüldüğünden, çocuk doğrudan yetişkinin iktidar biçimlerine yönelir. İşte mesele, tam da bu noktada çocuğun yetişkinde gördüğü yetkinlik biçimleridir. Çocuk özneleşmek için konuşma, deneyim ve bilgi dizgesindeki “paylaşma” olanaklarını kaybeder ve özneleşmek için “doğrudan” yetişkinin nesnesi olarak özneleşebileceği iktidar alanlarıyla ilgilenir.

Erkekliğin iktidar kurmadaki yeri, sınıfsal statü gösterenleri, şiddet araçlarının elde edilmesi, bedenin yabancılaştırılması ve şiddetin üretimi çocuk için toplumun arzusunun nesnesi olmaya yani özneliğe yöneldiği güç kaynaklarıdır. Günümüzde bu kaynakların hepsinin temsilleri dijital bağlamda çocuğun ulaşabileceği mesafededir. Yani çocuk yetişkinin arzu ettiği şey olmak için yetişkin marazlarına yönelir. Özne olmak ve ondan ayrışmak için önce onun arzu nesnesi olmalıdır. Bir başka deyişle, "suça sürüklenmiş çocuk" dediğimiz şey, çocuğun özne olmak için sürüklendiği nesneleşme evresidir. Bu, bizi “çocuk gördüğü şeyi yapar” argümanından daha ileride bir sorumluluk verir.

[mailerlite_form form_id=11]

Cezanın nesneleşmesi

Çocuk suçla ilişkilenmesi esas olarak bir öznelik saikidir ve esas sorun yetişkin dünyasının özne olmak için çocuğa ne anlatıyor olduğudur. Eğer anlattığı şey “yetişkine eş/yakın” cezalandırılma ise ceza çekmenin kendisi çocuğun nesneleşerek özneleşmeye yöneldiği bir eğilim oluşturabilir.

Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti sonrasında fail çocukların yayınladıkları videoda olduğu üzere, çocukların gerçeği değerlendirme, etik, vicdan gibi konularda yetişkinleri huzursuz edecek, hatta korkutacak davranışları olabilir. Bunun sebebi, özneleşmeyi nesneleşerek elde etme eğilimleri. Yani, aslında bu davranışların öznesi oldukları halde eylemle “dışarından” ilişki içinde olmaları. Ve bu davranışlar cezayla hiçbir yere gitmez. Aksine yetişkin özneliğini sarsan eylemler olarak çocuğa daha üst düzeyde nesneleşerek özneleşme imkanı verir. Cezanın kendisi bir arzu nesnesi haline gelebilir. Öte yandan, çocuğa verilebilecek cezada düzenlemeler yaptığınızda, toplumsal psikolojide çocuğun eylemle, dolayısıyla varoluşla ilişkisini ve dolayısıyla imgesini ceza üzerinden kurma riskini almış olursunuz. İmgenin toplumsal algıdaki tahribatı ise çocuğu kontrolsüz bir risk altında bırakır.

Cezanın teknik kısmında, “suçlu çocuk için” uygun cezanın nicelikselliği tartışılıyor gibi görünse de, esas olarak çocuğun kim olduğuna, çocukluğun nerede başlayıp nerede bittiğine dair bir tartışma yürütüldüğünün altını çizmek gerekir. Zira, 12-15-18 yaş gibi normatif/cezai çocukluklar tanımlamak ve bu normatif çocuklukları birbirinden bir hayli farklı cezalarla eşlemek çocukluğun geçişken, özgün varoluşunu dışarıda bırakmak gibi bilimsel bir gerçekliği de yadsımak anlamına gelir. Çocukluğu normatif düzlemde ele alarak yetişkinler için bile tartışmalı olan kazuistik yargı sistemini dayatmak çocuk haklarının en ciddi ihlallerine sebep olabilir.

Halihazırdaki hukuki metinlerde, “işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı halinde…” koşulu 12 yaşını bir gün geçmiş çocuğun her fiil için 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmasına alan açıyor. Yani, yapılmak istenen değişiklikle ağırlaştırılması öngörülen yaptırımların dışında, güncel olarak da zaten teknik olarak 12 yaşını bir gün geçmiş olan çocuk masumiyetini ispatlamak zorunda.

Çocukların cezalandırılmalarını içeren hukuki manuellerin çocuğun varoluşsal özgünlüğüne, bilişsel ve psikolojik yapısının salınım halinde oluşuna, algı ve öğrenme eşiklerinin birbirinden çok farklı olabileceği gerçekliğine dönük kapsayıcı, değerlendirme kapasitesi gelişkin bir sisteme dayanması çocuklar için temel bir hak olarak görülmeli. Çocuğa "çocuk" dememizin bir retorik olduğunu unutmayalım. Çocuk, söylemle inşa ettiğimiz bir şey. Çocuk hakları ve çocuk cezaları da "çocukluk" kavramı inşasının özel varyantları. Bu yüzden yetişkin düzleminde çocukluk kurguladığımızı unutmadan çocuklar için belirlenmiş hakları çocuğun varoluşuna yaklaştırma ve normlardan koruma uğraşı bugünün temel çocuk hakkı çabası olacaktır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.