Dijital çağda aidiyetin çürümesi: Altkültürler nasıl kayboldu?

Dijital çağda aidiyetin çürümesi: Altkültürler nasıl kayboldu?
Fotoğraf: Marcus Graham.

“Burada ne yapıyorum? / Buraya ait değilim.” 1993 tarihli Pablo Honey albümündeki “Creep” şarkısında duyduğumuz bu sözler, albümün konserleri bittikten sonra Radiohead tarafından bir daha hiç canlı seslendirilmese de bir neslin sloganı haline geldi, bu haykırışı da şu soru izledi: Peki, o halde nereye aitim?

Aidiyet kavramı, bireylerin kendilerini bir grup, topluluk veya kültürel kimlikle ilişkilendirme ve bu bağlamda anlam bulma süreçlerini ifade eder. Emile Durkheim’ın “sosyal bütünleşme” kuramı, bireylerin toplumsal yapılarla ilişkilerini ve bu yapıların bireysel kimlik üzerindeki etkilerini anlamada önemli bir çerçeve sunarken bireylerin toplumsal normlara uyum sağlayarak ve toplumsal ritüellere katılarak aidiyet duygusunu güçlendirdiğini savunur. Aidiyet, Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde sevgi ve ait olma ihtiyacı olarak yer alır, bireylerin temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sosyal bağlar kurma ve toplumsal kabul arayışı içine girdiklerini öne sürer. Zygmunt Bauman gibi postmodern düşünürler, modern toplumlarda bireylerin sabit kimlikler yerine, geçici ve akışkan kimliklerle varlıklarını sürdürdüğünü ileri sürer, aidiyeti de bireylerin farklı zamanlarda ve bağlamlarda farklı gruplarla kurdukları geçici ve esnek bağlarla tanımlar. Kültür kuramcısı Stuart Hall ise kimlik ve aidiyetin temsil ve söylemler aracılığıyla inşa edildiğini savunur; kültürel kimlikler medya, dil ve semboller aracılığıyla yeniden üretilir ve müzakere edilir. Bu süreçte bireyler kendilerini belirli kültürel anlatılar içinde konumlandırarak aidiyet duygusunu güçlendirirler.

Ancak egemen kültürün sınırlarının ötesinde uyumlanmaktan çok hayal kırıklığına uğramış muhalifler de vardır. Bireylerin topluma karşı kendilerini ifade ettikleri ve kimliklerini inşa ettikleri gruplar olarak altkültürler, "oraya ait olmayanların” aidiyet kavramının somut örneklerini sunar. Altkültür, arzularını tatmin etmekte yetersiz kalan hegemonik değerler karşısında bir topluluğun duyduğu kaygıyı dışsallaştırır, bir yönüyle egemen anlatıyı tamamlayan zengin tarihler inşa eder.

Nereden nereye?

Altkültür kuramı, 1920’lerde Chicago Okulu’ndaki sosyologlar tarafından, sapkın davranışların varlığının araştırılması ve sapkınlığın toplumsal sorunların bir ürünü olarak tartışılması esnasında geliştirildi. Buradan çıkan çalışmaların büyük çoğunluğu göçmenler, Afro-Amerikalılar ve yoksul işçi sınıfına odaklanan araştırmalarla belirli grupların neden suça veya sapkın davranışlara daha yatkın olduğu sorusunu ele almaya odaklandı. Buna ek olarak, sapkınlığı sosyal etkileşimcilik bağlamında analiz etti, böylece sapkın altkültür/çete katılımını toplumsal ve çevresel sorunların bir sonucu olarak nitelendirdi.

Birmingham Okulu ise bireylerin altkültür olarak adlandırılan kolektif sapkınlık biçimlerine dahil olan gruplara katılma yollarını araştırarak altkültür teorisine katkıda bulundu. 1960’ların ortalarında Birmingham Üniversitesi Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi’nden bir grup sosyolog, II. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de işçi sınıfı gençliğini inceledi. Araştırma odakları genç, alt-orta sınıf beyaz erkeklerdi, dolayısıyla altkültürlerin inkar edilemez biçimde sınıf temelli olduğunu, onları bir araya getiren şeyin hegemonik kültürel değerlere karşı kolektif bir eylemde bulunma arzusu olduğunu öne sürdüler. Sembolik direncin gerçek değişim üzerinde çok az etkisi olduğunu ya da hiç olmadığını söylemekle kalmayıp toplumdaki düşük statülerini pekiştirmek için işe yarayabileceğini söyleyecek kadar ileri gittiler.

Sosyologlar tarafından üzerinde uzlaşılmış bir altkültür tanımı yok. Altkültür kuramcıları, daha fazla grubu inceledikçe ve sosyolojik sapkınlık kuramlarını bu çerçeveye dahil ettikçe daha çok tartışmaya yol açtı. Öyle ki, postmodernistler kavramın yararlılığını yitirdiğine inanmaya başladı. Yine de kavramı tanımlamak adına, bu tartışmalı çalışmaların içinden bazı özelliklerin ayıklanması mümkün.

“Altkültür” bir kavram olarak daha büyük bir kültür içinde yer alan, genellikle anaakımdan farklı inançlar veya ilgi alanlarıyla karakterize edilen bir kültürel grubu ifade eder. Tarihsel olarak altkültürler, anaakım normlara direnen veya bunları reddeden kimlikler oluşturmak isteyen bireyler için büyük önem taşıyordu. Kişilerin ortak değerleri, estetiği ve uygulamaları paylaştığı bir topluluk olarak aidiyet duygusu yaratıyordu. Ancak internet ve sosyal medyanın ortaya çıkışı, bu grupların oluşum ve işleyiş biçimlerini önemli ölçüde değiştirdi. Fiziksel mekanlardan dijital mekanlara geçiş, bir zamanlar altkültür aidiyetini karakterize eden derin, kişisel bağlantıları aşındırdı.

Altkültürlerin son yıllardaki dönüşümü, kültürel coğrafyada sismik bir değişime işaret ediyor. Bir zamanlar canlı ve neredeyse tecrit edilmiş bu gruplar toplumdan yabancılaşmış hissedenlere bir sığınak sunarken, “dijital devrim” bu altkültürlerin dokusunu yeniden şekillendirdi, özlerini sulandırdı ve estetiklerini metalaştırdı. Bu yeni dönemde, bir zamanlar altkültürleri tanımlayan aidiyet duygusu giderek daha parçalı ve geçici hale geldi.

[mailerlite_form form_id=10]

Altkültürlerin özü ve aşındırılması

Altkültürler her zaman moda, müzik ya da yaşam tarzının bir araya gelmesinden fazlası oldu, onlar yaşanmış deneyimler ve ideolojik ifadelerdi. 1970’lerdeki punk hareketi, düzen karşıtı ethosu ve “kendin yap” ruhuyla tüketim kültürünün reddini temsil ediyordu. Punklar sadece yırtık kıyafetler, deri ceketler ve renkli mohawk’lar gibi kendilerine özgü bir estetik benimsemekle kalmadı aynı zamanda bir direniş ve özerklik felsefesini de sahiplendi. Benzer şekilde, karanlığı ve romantizmi kucaklayan goth sahnesi de anaakımın iyimserliğine ve materyalizmine alternatif bir anlatı sunuyordu. Bu altkültürler, paylaşılan inanç ve uygulamaların derin bağları ve güçlü bir aidiyet duygusunu beslediği, birbirine sıkı sıkıya bağlı topluluklardı.

Bu altkültürlerin erozyonu, dijital medyanın yükselişi ve estetiklerin ticarileşmesiyle açıklanabilir. Dijital öncesi dönemde, bir altkültüre mensup olmak fiziksel mevcudiyet ve aktif katılım gerektiriyordu. Kişiler ortak ritüellere katılır, buluşmalara iştirak eder, yüz yüze ilişkiler kurardı. Ancak internet, altkültür unsurlarıyla (temel değerlerine derin bir bağlılık duymadan) yüzeysel olarak ilgilenmeyi mümkün kıldı. Çevrimiçi platformlar altkültür estetiğinin hızla yayılmasını kolaylaştırarak onları daha geniş kitleler için erişilebilir hale getirirken, ideolojik içeriklerinden de arındırdı. Bu değişim, geriye görsel işaretlerin kaldığı fakat altta yatan inanç ve uygulamaların genellikle kaybolduğu altkültürlerin seyrelmesine yol açtı.

Dijital ortam, altkültürlerin oluşum ve işleyiş biçimlerini temelden değiştirdi. Instagram, TikTok ve YouTube gibi sosyal medya platformları altkültür estetiğinin sergilendiği, tüketildiği ve çoğaltıldığı başlıca alanlara dönüştü. Bu platformlar, genellikle derinlik ve özgünlük pahasına görsel çekiciliğe ve paylaşılabilirliğe öncelik verdi. Fenomenler ve markalar altkültür tarzlarının popülerliğinden faydalanarak onları pazarlanabilir trendlere dönüştürdü. Bu metalaştırma süreci, zengin kültürel sembolleri, orijinal anlamlarından ve bağlamlarından yoksun, sadece o an moda olan ifadelere indirgedi.

Bu platformların algoritmaları, altkültür etkileşiminin şekillendirilmesinde kayda değer bir role sahip. Algoritmalar, yüksek etkileşim sağlayan içerikleri teşvik ederek, kalıcı bağlılıklar yerine geçici trendleri tercih ediyor. Bu dinamik, bireylerin beğeni ve takipçi arzusuyla bir estetikten diğerine geçtiği bir yüzeysellik kültürünü besliyor. Trendlerin hızlı dönüşümü, istikrarlı, uzun süreli toplulukların oluşumunu baltalıyor ve bunların yerini geçici dijital etkileşim ağları alıyor. Bu geçici katılım, geleneksel altkültürleri karakterize eden derin bağlılıkla ve sürekli katılımla kesin bir tezat oluşturuyor ve parçalanmış bir aidiyet duygusuna yol açıyor.

Otantik topluluğun erozyonu ve geleceği

Altkültürlerin metalaşması ve dijitalleşmesi, bir zamanlar sağladıkları otantik topluluk hissini zayıflatıyor. Geleneksel altkültürlerde aidiyet paylaşılan değerlere, uygulamalara ve yüz yüze etkileşimlere dayanırdı. Bu topluluklar güven, karşılıklı destek ve altkültürün temel ihtiyaçlarının derinlemesine anlaşılması üzerine inşa edilirdi. Ancak günümüzde bireysel tüketime ve kendini sunmaya yapılan vurgu, altkültürlerin toplumsal boyutunu gölgede bırakıyor. Altkültürlerin dijital temsilleri, kolektif kimlik ve paylaşılan değerlerden ziyade estetik ve kişisel markalaşmaya odaklanıyor.

Bu değişimin kimlik oluşumu ve sosyal uyum üzerinde derin etkileri var. Geleneksel altkültürlerin sağladığı köklü bağlar olmadan bireyler aidiyet ve amaç duygusu bulmakta zorlanabiliyor. Dijital etkileşimin yüzeysel doğası, daha büyük bir topluluğun parçası olma yanılsamasına rağmen izolasyon duygularına yol açabiliyor. Anlamlı ilişkilerle ve paylaşılan değerlerle karakterize edilen otantik topluluk, dijital çağda giderek daha nadir görülüyor. Buradaki zorluk, altkültürlerin aidiyet ve kimlik duygusu sağlamaya devam etmesini sağlayarak gerçek bağlantıların gelişebileceği alanları teşvik etmekte yatıyor.

Dijital çağın beraberinde getirdiği zorluklara rağmen, insanların aidiyet ve kimlik arayışı devam ediyor. Genellikle niş ilgi alanları ve çevrimiçi platformlar etrafında yoğunlaşan yeni topluluk biçimleri ortaya çıkıyor. Bu yeni altkültürler, öncekilerle aynı tutarlı kimliğe veya ideolojik dirence sahip olmasalar da yine de kısmi bir aidiyet duygusu sunuyor. Örneğin, çevrimiçi oyun toplulukları, hayran kitleleri ve belirli ilgi alanlarına adanmış sosyal medya grupları insanlara kendini ifade etme alanları sağlıyor. Bu dijital topluluklar, geleneksel altkültürlerin fiziksel varlığından ve paylaşılan ritüellerinden yoksun olsalar da onaylanma ihtiyacını tatmin edebiliyorlar.

Dijital çağda altkültürlerin geleceği muhtemelen dijital ve fiziksel etkileşimlerin bir karışımını içerecek. Bireyler bu yeni ortamda gezinirken, çevrimiçi toplulukların erişilebilirliğini ve rahatlığını yüz yüze etkileşimlerin derinliği ve özgünlüğü ile birleştirmenin yollarını arayacaklar. Bu melez model, sanal ve gerçek dünya arasındaki boşluğu doldurarak daha anlamlı bağların kurulmasını teşvik edebilir. Ayrıca, dijital yerliler kültürel pratikleri şekillendirmeyi sürdürdükçe, insanların karmaşık ve birbirine bağlı bir dünyada kimlik ve topluluk arayışlarının değişen yollarını yansıtan yeni altkültürel aidiyet biçimleri ortaya çıkabilir.

[mailerlite_form form_id=11]

Ticarileşme ve medyanın rolü

Altkültürlerin dönüşümünü konuşurken ticarileşme ve medyanın rolünü de göz ardı etmemek gerekir. Moda ve müzik endüstrileri, tarihsel olarak altkültür unsurlarını metalaştırarak anaakım izleyiciye yeniden sattı. Bu sürecin hızı internet sayesinde katlanarak arttı. Estetik ve stilistik unsurlar artık neredeyse anında küresel ölçekte çoğaltılabiliyor, pazarlanabiliyor ve satılabiliyor. Bu ticarileşme, altkültürleri özgün bağlamından ve anlamından kopararak bir zamanlar onları tanımlayan zengin kültürel ve ideolojik temellerden yoksun, yüzeysel trendlere indirgiyor.

Altkültürlerin ticarileşmesi çoğu zaman özgünlük ve derinlik kaybına yol açıyor. Markalar ve fenomenler altkültür estetiğini sahiplendikçe, bu hareketlerin temelini oluşturan özgün değerler ve ideolojiler pazarlanabilirlikleri karşısında ikincil hale geliyor. Bu dönüşüm, altkültürün saflık arzusu ile anaakım etkinin kaçınılmazlığı arasında bir gerilim yaratıyor. Ticarileşme süreci aynı zamanda altkültürlerin parçalanmasına da yol açabiliyor, zira kişiler kimliklerinin metalaşmış versiyonuyla aralarına mesafe koymaya çalışarak özgünlüklerini korumaya çalışan yeni ve daha küçük altkültürlerin oluşmasına öncülük edebiliyor.

Dijital platformlar birincil etkileşim aracı haline geldikçe, aidiyetin doğası da değişiyor. Sanal topluluklar genellikle daha erişilebilir ancak daha az somut bir aidiyet biçimi sunuyor. Fiziksel etkileşim ve paylaşılan deneyimlerin eksikliği, bu bağlantıların daha az önemli hissettirmesine neden olabiliyor. Bununla birlikte, birçokları için bu sanal alanlar aidiyet duygusu hissettikleri tek yer. Bu ikilem, dijital bir dünyada topluluk ve kimliğin geleceği hakkında önemli soruları gündeme getiriyor.

Sanal aidiyet, coğrafi sınırları aşan bir yakınlık ve samimiyet duygusu yaratabiliyor. Çevrimiçi topluluklar, marjinalleştirilmiş bireylerin kendi deneyimlerini ve değerlerini paylaşan diğer kişilerle bağlantı kurmaları için bir alan sunabiliyor. Buna ek, çevrimiçi etkileşimlerin geçici doğası ve dijital iletişimin hızlı temposu, genellikle nitelik yerine niceliği öncelediğinden, sığ bir aidiyet duygusuna da yol açabiliyor. Buradaki zorluk, sanal ortamlarda derin ve anlamlı bağlar kurarak topluluk duygusunun ekranın ötesine ve kişilerin yaşam deneyimlerin uzanmasını sağlamak oluyor.

Kapatırken…

Felsefi bir perspektiften bakıldığında, altkültürlerin evrimi daha geniş toplumsal değişimlerin bir yansıması olarak görülebilir. Büyük anlatılara şüpheyle yaklaşılması ve çoğulculuğun benimsenmesiyle karakterize edilen moderniteden postmoderniteye geçiş, altkültür oluşumlarını da etkiledi. Kimliğin “akışkan ve parçalı” olarak okunduğu postmodern bir dünyada, geçmişin tutarlı, monolitik altkültürleri giderek anakronik görünüyor. Bunun yerine, her biri kendi niş ilgi alanlarına ve kimliklerine sahip, merkezi olmayan bir dijital ortamda bir arada var olan mikro-altkültürlerin yükselişini görüyoruz. 2020’lerden itibaren doğan K-Pop, E-Girl ve E-Boy, Cottagecore, Dark Academia, VSCO Girls bunlardan sadece birkaçı.

Bu felsefi değişimin kimliği ve aidiyeti nasıl anladığımız üzerinde de etkileri var şüphesiz. Modern çağda altkültürler genellikle egemen kültürel anlatılara meydan okuyan muhalif güçler olarak görülürken ve yanlarında derinlikli bir külliyatı gururla taşırken postmodern çağda daha akışkan ve melez olarak değerlendiriliyor ve çağdaş kimliğin çeşitli ve parçalı doğasını yansıtıyor. Bu değişim, altkültürlerin toplumdaki rolünün yeniden düşünülmesini ve karmaşık, küreselleşmiş bir dünyada bireylerin farklı ihtiyaçlarını karşılayan çoklu, örtüşen aidiyet biçimleri sunma potansiyellerinin kabul edilmesini salık veriyor.

Dijital çağ, altkültürlerin görünümünü temelden değiştirerek geleneksel aidiyet biçimlerinin erozyona uğramasına yol açtı. Sosyal medyanın metalaşması ve trendlerin hızla değişmesi, yüzeysel ve geçici bir kimlik biçimini teşvik etti. Bununla birlikte, bireylerin bağlantı kurma ve kendini ifade etme arayışlarının değişen yollarını yansıtan yeni topluluk ve aidiyet biçimleri ortaya çıkarttı. Bu yeni zeminde ilerlerken, derin ve anlamlı bağlantıların değerini kabul etmek ve gerçek aidiyetin gelişebileceği alanlar yaratmak oldukça önemli. Zira sadece pazarlanabilir olanın altkültürleşmesi, altkültür kavramının tarihsel yolculuğuna geri dönülmez bir darbe vuracak.

Buradaki zorluk, altkültürel bağlılığın derinliğini ve özgünlüğünü geri kazanmakta yatıyor. Bu, ait olmanın, direnmenin ve görsel işaretlerin toplamından daha fazlası olan bir kolektifle özdeşleşmenin ne anlama geldiğinin yeniden incelenmesini gerektiriyor. Hızla değişen bir dünyada altkültürlerin gerçek ruhunu anlamayı ve korumayı ancak bu soruları derinlemesine inceleyerek başarabiliriz. Gelecekte, altkültürlerin giderek dijitalleşen ve metalaşan bir dünyada aidiyet ve kimlik duygusu sunmaya devam etmesini sadece gerçek bağlantı ve özgün ifade alanlarını teşvik ederek sağlayabiliriz.


Kaynaklar

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.