Doğayla değil piyasayla uyumlu bir iklim rejimi mi?
7552 sayılı İklim Kanunu, Türkiye’de iklim krizine yönelik ilk kapsamlı yasal metin olarak 9 Temmuz 2025’te yürürlüğe girdi. İlk bakışta, yasanın iklim değişikliğiyle mücadele, karbon emisyonlarını azaltma ve uyum stratejileri geliştirme hedefleri taşıdığı görülüyor. Ancak dikkatli bir okumayla metnin doğayı toplumsal bir ortak değer olarak değil ekonomik işlem kabiliyetine sahip bir "varlık" olarak yeniden tanımladığı anlaşılıyor. Bu yaklaşım, doğayı sermaye ilişkilerine entegre eden piyasa merkezli bir çevre rejiminin açık bir tezahürü niteliğinde.
Kanunun amacı “iklim değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum için gerekli olan sera gazı azaltımını, iklim risklerinin yönetimini ve iklim dostu yatırımların teşvik edilmesini” sağlamak olarak tanımlıyor. Bu tanımda geçen “iklim dostu yatırımlar” ifadesi, yasanın esas amacının ne olduğunu açıklıyor. Şöyle ki, doğa kendi içinde korunması gereken bir değer değil yatırım yapılabilir ve değer yaratan bir varlık olarak konumlandırılıyor.
Yasanın 11, 12 ve 14. maddeleri çerçevesinde kurulacak olan Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), karbon salımının bedelini belirleyerek bu “kirletme hakkını” alınıp satılabilir hale getiriyor. 14. maddede bu sistemin “karbon fiyatlandırma mekanizması yoluyla piyasada etkinlik sağlamak üzere” düzenleneceği açıkça belirtiliyor. Böylece doğa korunacak bir varlık değil ölçülebilir, fiyatlandırılabilir ve işlem görebilir bir piyasa aracına dönüştürülüyor. “Kirleten öder” ilkesi, fiilen “kirleten yeterince öderse kirletmeye devam eder” anlayışına evriliyor. Bu durum, doğada yaşayan tüm canlılar ve doğanın kendisi için geri dönüşü mümkün olmayan zararların kapısını ne yazık ki aralayacaktır.
"Metabolik yarılma"
Bu durum, Marx’ın Kapital’in birinci cildinde üzerinde durduğu kapitalist üretim biçiminin doğayla olan ilişkisinde yarattığı kopuşu, yani doğa ile toplum arasındaki “metabolik yarılmayı” çağrıştırmaktadır. 7552 sayılı yasa bu yarılmayı ortadan kaldırmak bir yana, onu finansal enstrümanlarla yönetilebilir hale getirmeye çalışmaktadır. Doğa, kendi iç dinamiklerine ve yeniden üretim kapasitesine sahip bir sistem olarak değil piyasa lehine optimize edilecek bir kaynak olarak çerçevelenmektedir.
Yasanın mekansal boyutlara dair sessizliği ise daha çarpıcıdır. Türkiye’de kentleşme biçimleri, ulaşım sistemleri, barınma rejimi ve enerji politikaları doğrudan iklim krizini derinleştiren unsurlardır. Ancak bu yasa kıyıların yapılaşmaya açılması, tarım arazilerinin sanayiye dönüştürülmesi, ormanların enerji ve maden projeleriyle parçalanması gibi yapısal sorunlara hiçbir biçimde değinmemektedir. Kanunun kapsamı, “...iklim değişikliğiyle mücadelede esas olan sera gazı emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğine uyum faaliyetleri ile planlama ve uygulama araçlarını, gelirleri, izin ve denetimi ve bunlara ilişkin yasal ve kurumsal çerçevenin usul ve esaslarını kapsar” şeklinde genel bir çerçeve içerse de kanunun bütününde kentleşme biçimleri ya da arazi kullanımına ilişkin düzenleyici bir hüküm getirmemektedir. Kentin ve kırın yeniden üretiminde egemen olan piyasa mantığına yönelik en küçük bir eleştiri içermediği gibi, bu süreçlerle uyumlu bir çerçeve sunmaktadır.
[mailerlite_form form_id=10]
David Harvey'nin neredeyse her eserinde altını çizdiği üzere kapitalizm krizlerini mekansal genişleme yoluyla yönetir. Ancak bu genişleme doğanın yeniden üretim kapasitesini yıpratır ve yeni ekolojik ve toplumsal kırılmalar yaratır. Bugün Türkiye’de doğa talanı ile kent krizinin bu kadar iç içe geçmiş olmasının arkasında bu sermaye birikim modeli yer almaktadır. 7552 sayılı yasa ise bu modeli sorgulamak yerine yeniden üretmektedir.
Toplumsal katılım meselesi de benzer biçimde yüzeysel ele alınmıştır. Yasanın 4. maddesi iklim adaleti, katılım, şeffaflık gibi ilkeleri sıralasa da, bu ilkeler herhangi bir bağlayıcı kurumsal mekanizmaya dönüştürülmemiştir. Yasanın 7. maddesinde, yerel düzeyde iklim uyum planlarının hazırlanacağı belirtilmektedir. Ancak bu süreç Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordinasyonunda yürütülecek olup, yerel yönetimler yalnızca uygulayıcı kurumlar olarak konumlandırılmaktadır. Yurttaşların, meslek odalarının ya da çevre örgütlerinin karar süreçlerine katılımı ise yasal güvenceye bağlanmamıştır. Böylece yasa karar alma süreçlerini çoğulculaştırmak yerine merkezi yönetime tabi kılmakta, demokratik katılımı teknikleştirilmiş bir idari prosedür düzeyinde ele almaktadır.
John Bellamy Foster’ın vurguladığı üzere, kapitalist çevrecilik doğayı sermayenin yeniden üretim sürecine entegre ederken eşitsizlikleri ve yıkımı perdeleme işlevi görmektedir. 7552 sayılı İklim Kanunu da doğayı korumaktan ziyade, piyasa mekanizmaları üzerinden yeniden düzenlemeye çalışan bir “çevreci dönüşüm rejiminin” inşasına yönelmektedir. Sermayenin iklim krizine uyum sağlamasına olanak tanırken, halkın bu krizin sonuçlarına katlanmasını doğal ve kaçınılmaz bir durum olarak kabul etmektedir.
İşin daha vahim yanı ise yasanın krizi çözmeye değil krizden yeni değerler üretmeye odaklanmasıdır. Karbon piyasaları, yeşil finans araçları, çevresel sertifikalar gibi mekanizmalar, doğanın korunmasından çok iklim krizinin yeni yatırım fırsatlarına dönüştürülmesini sağlamaktadır. Bu yaklaşım, doğanın piyasa lehine yeniden tanımlandığı, kamu yararının ve toplumsal önceliklerin göz ardı edildiği yeni bir çevre rejiminin habercisidir.
Bir krizin yasası mı, krizden fırsat yaratmanın aracı mı?
7552 sayılı İklim Kanunu, Türkiye’de iklim krizine ilişkin yasal bir çerçeve ihtiyacını karşılıyor gibi görünse de bu krizi doğuran yapısal dinamikleri görünmez kılmakta, doğanın korunmasını piyasa içi mekanizmalarla sınırlı bir alana hapsetmektedir.
Doğal alanların yapılaşmaya açılması, barınmanın yatırım aracına dönüşmesi, fosil yakıtlara dayalı ulaşım ve enerji politikaları gibi birçok temel mesele yasanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu tercih, iklim krizini sadece teknik müdahalelerle yönetilebilir bir mesele olarak çerçeveleyen bir anlayışın ürünüdür. Oysa doğa ile insan arasındaki ilişki, düzenlenmesi gereken bir çevre meselesi değil toplumsal ilişkilerin kurucu bir bileşenidir.
Friedrich Engels’in ifade ettiği üzere, doğaya hükmetme arzusu insanın kendini doğanın dışında ve karşısında konumlandırdığı bir yanılsamadan beslenir. Gerçek bir iklim politikası, doğayı bir dışsal unsur olarak değil yaşamın ve kamusal yararın asli unsuru olarak tanıyan bir toplumsal yeniden örgütlenmeyi zorunlu kılar.
Bu nedenle, iklim krizine karşı geliştirilecek her hukuki ve kurumsal çerçeve, yalnızca teknik yeterlilikle değil hangi toplumsal ilişkileri esas aldığıyla değerlendirilmelidir. Doğanın ve toplumun birlikte nefes alabileceği bir gelecek için yalnızca karbonu değil, kâr temelli yapıyı da sorgulayan bir anlayışa ihtiyaç vardır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()