Doğru yolu yürümek artık gerçekten mümkün mü?

Doğru yolu yürümek artık gerçekten mümkün mü?
SIRÂT (Oliver Laxe, 2025).

Ayvalık Film Festivali’nde bu yıl birçok iyi film gördük. Bu filmlerin hepsini belirli bir yere koymak mümkün. Ama herhalde sinemada uzun zamandır Oliver Laxe’in üçüncü kurmaca uzun metrajı Sırat (Sirāt, 2025) kadar kendi tarzında sınıflandırılması güç bir yapıt görülmemiştir. Yeryüzü cehenneminde bir “sabbat”ı andıran bu filmin sonunda baş dönmesi hissediyorsunuz ve ateşli, neredeyse histerik bir halin eşlik ettiği derin sıkıntının bıraktığı şaşkınlık kolay kolay dinmiyor.

Oliver Laxe, Mimozalar (Mimosas, 2016) ve Yangın Yeri (O que arde, 2019) filmleriyle zaten etkileyiciydi ama burada üçlü bir sıçrama yapıyor, hafif bozuk bir yolu güçlükle kaldırabilecek bir kamerayla aşılmaz dağları aşmayı göze alıyor. Yalnızca açılışı bile Sırat'ı Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki karşılaşmanın/çarpışmanın köklerine doğru gizemli bir yolculuk olarak kayda geçirmeye yeter: Güney Fas’ın kızıl, çıplak kayaları ve dağları, hoparlörlerden yükselen, küçük bir dağı andıran kasaların üzerinden “geri tepen” sentetik bir basla sarsılıyor. Doğa belki de çizik yiyor, aşınıyor; “barışçıl” bir Batı dünyasının —gece gündüz ayırt etmeden, aralıksız dans eden "raver" sürülerinin— istilasıyla. Arada bir karavanın arkasında ya da yerde buldukları derme çatma bir yatakta kestirmek için yığılıp kalıyorlar. Onlarca, yüzlerce kişi; hepsi Avrupalı. Issız çölde yolculuğun özünü arıyorlar. Beat kuşağının hafızasında efsaneleştirilmiş Tanca’nın hâlâ mümkün olduğuna dair romantik bir hayalin peşindeler.

Oliver Laxe, ezici, bunaltıcı genel planlardan kaçınmıyor, sanki rejinin orada hükmedilen değil hükmeden taraf olduğunu yeniden hatırlatmak için. Ama ter içinde dans eden bu kalabalığın arasında dolaşan bir aykırılık var (“Müzik değil dans önemlidir,” diyecek ileride karakterlerden biri); adları Luis ve Esteban. İlki orta yaşlı, göbeği belirmeye başlamış, bakışları melankolik bir adam; ikincisi bir çocuk, Luis’in oğlu. Sadık dişi köpekleri Pipa eşliğinde, beş ay önce bir rave’de kaybolan Mar’ın —Luis’in kızı, Esteban’ın kız kardeşi— fotoğraflarını dağıtarak bu insan selini arşınlıyorlar.

Atmosferik bir dramın, kaybolan genç bir kızın arandığı aile dramıyla birleşmesi mi? Oliver Laxe kartları karıştırmayı seviyor; öyle ki, seyirci her türlü türsel kanının bir bulut gibi dağılıp ufukta yok olmaya yazgılı olduğu fikrine alışmak zorunda. Mar’ın, hiçliğin ortasında, Fas ile Moritanya arasındaki sınırı geçtiği o uçsuz bucaksız çölde, belki daha da ıssız bir başka rave’de olabileceği ihtimalinin peşine düşmek için Luis ve Esteban, Fas ordusunun koordine ettiği —rave’i dağıtmış, müziği susturmuş ve herkese geldiği yere dönmesini emretmiş— araç konvoyunu bırakıyor ve bölgenin düşman doğasıyla baş etmeye çok daha elverişli iki kamyona takılıp çılgın bir maceraya atılıyorlar: Ölümcül saç tokası virajlar, batma riskinin yüksek olduğu sığ geçitler ve akla gelebilecek daha nice engel...

Yol arkadaşları Jade, Tonin, Begui, Stef, Josh… Var olmanın teamüllerine karşı bilerek aranan bir düzensizliğin direnişçileri, bedenlerinde sınırın çok ötesinde yaşanmış bir hayatın izleri var. Tonin bir bacağını, Begui sağ elini kaybetmiş, Stef’inse birkaç dişi yok. Her halleriyle firariler, Tonin’in diğerlerini eğlendirmek için doğaçladığı Boris Vian’ın o güzel şarkısındaki kahramanlar gibi: “Ve şunu da söyleyin sizinkilere / eğer beni aramaya gelirlerse / ateş edebilirler / çünkü bende silah yok.” Çok geçmeden Mar düşüncesi, seyircinin —ve belki de karakterlerin— sinapslarından çekiliyor; kız hakkında tek yorum Luis’in telefonundaki fotoğrafları kurcalayan Jade’in ağzından dökülüyor: Onda “hüzünlü bir yüz” gördüğünü söylüyor. Geriye yalnızca yola devam etmek kalıyor, Avrupalı kolaycılığı ve imkansız denetim fikrini affetmeyen bir doğanın, asla dinmeyen, tepede dolaşan ebedi tehdidi altında. Belki sözlere dökülmeyen varsayılan bir üstünlüğün de... Ve işte, seyircinin her türlü savunmasını yerinden sökebilecek güçte sersemletici bir görünün kıvrımlarında, Henri-Georges Clouzot’nun Dehşet Yolcuları (La salaire de la peur, 1953) beliriyor sanki: Orada da kamyonlar, orada da haşin doğa, orada da tüm çatışmaların dışında kalmak isteyen anarşik bir insanlık var. Ama kalamıyor.

Sırat, kimin kime karşı başlattığı pek belli olmayan —ama her zamankinden yakın ve ikna edici— hayali bir üçüncü dünya savaşının ortasında geçiyor; bu ayrıntı aslında bütünüyle önemsiz, çünkü gerçek şu ki savaş yıllar önce ilan edilmeden başladı ve ne vahşetini yavaşlatmaya ne de kan susuzluğundan vazgeçmeye niyetli. Bu umutsuzların aradığı şeylerden hiçbir iz yok ufukta: Yolun sonunda hiç ama hiçbir şey görünmüyor, hatta nihayetinde yolun kendisi bile görünmüyor. Zaten kıt kanaat olan zemin, coğrafi, kültürel, patlayıcı bin bir engelin de taşıyıcısı. Devam etmek gerekiyor, belki "hayatta da önemli olan, dinlemek değil, dans etmektir," diye fısıldıyorlar birbirlerine. Bu yüzden ölüm haberlerini duyurduğunda radyo kapatılıyor ama "savaş" denmeden önce ontolojik olan bu çatışmadan kaçış da mümkün olmuyor: Yaşamakla çatışma, kuralla çatışma, önceden mecbur kılınmış olanla çatışma, hepsi orada duruyor.

Oliver Laxe, seyircisini sadistçe bir ustalıkla sürekli gerilimde tutarken (ve burada “spoiler” karşıtlarının gazabını çekmemek için ayrıntısına girmediğimiz bir sekans, son yıllarda dünyada görülen en bunaltıcı ve hayranlık uyandırıcı sahnelerden biri), süssüz ya da temenniden ibaret olmaktan çok uzak, sahici bir politik düşünce örüyor; eşitsiz bir dünya üzerine bir spekülasyonun koordinatlarını çizerek. Bu dünyada en zararsız Avrupalı bile haklı olarak suç ortaklığıyla malûl; ve ölüm ilanlarını dolduran binlerce sefil için garanti edilen, hiçbir yere varmayan bir Odysseia’dan ibaret bir yolculuk. Var olmayan bir saadet diyarının peşinde —tıpkı belki hiç var olmayan Mar (mare? Marocco?) gibi— dünyanın hâlâ sadece dans etmek için, patlamak için değil, bir rave’den ötekine akabildiği yanılsamasının peşinde. Müslüman dünyada “El-Sirât-ı Müstakim”, doğru yolu, kurtuluşa götüren patikayı ifade eder. Peki artık o yolu yürümek gerçekten mümkün mü?

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.