Dokunaklı hatta trajik bir varlık: Turist
İnsanların dile getirmekten kendilerini alamadıkları en içi boş ifade nedir? Ben, herhalde “seyahat etmeyi seviyorum” derdim. Bu cümle karşınızdaki kişi hakkında pek de bir şey söylemez çünkü hemen herkes seyahat etmeyi sever. Ama insanlar seyahat etmeyi sevdiklerini söyler dururlar, nedense hem seyahat ettikleri hem de seyahat etmeyi dört gözle bekledikleri için kendileriyle övünürler.
Seyahat etmeyi sevmeyenlerin sayısı azdır ama hep söyleyecek bir şeyleri vardır. G. K. Chesterton “seyahat zihni daraltır” diye yazmıştı. Ralph Waldo Emerson seyahati “ahmakların cenneti” diye adlandırmıştı. Tartışmasız tüm zamanların en büyük iki filozofu Sokrates ve Kant, kendi memleketleri Atina ve Königsberg’i neredeyse hiç terk etmemişlerdi. Seyahatin en büyük düşmanı ise Portekizli yazar Fernando Pessoa’ydı, Huzursuzluğun Kitabı’nda öfkesini kusmuştu:
“Yeni alışkanlıklardan ve bilinmeyen yerlerden nefret ederim… Seyahat fikri midemi bulandırıyor… Ah, düşsünler yollara var olmayanlar! Seyahatler hissedemeyenler içindir… Sadece hayal gücü fazlasıyla zayıf olanlar bir şeyler hissetmek için yer değiştirmeye ihtiyaç duyar.”
Seyahat karşıtlığını aykırı bir tutum olarak görmeye meyilliyseniz, kendi seyahatiniz yerine başkalarınınkini düşünmeyi deneyin. Yurtiçinde ve yurtdışında, insanlar “turistik” faaliyetten kaçınma eğilimindedir. Turizm, başkaları yaptığı zaman “seyahat” dediğimiz şeydir. İnsanlar seyahatleri hakkında konuşmaktan hoşlansa da çoğumuz onları dinlemekten hoşlanmayız. Bu türden konuşmalar akademik yazıları veya başkalarının rüyalarını andırır, yani tüketiciden çok üreticinin ihtiyacının belirlediği iletişim biçimlerini.
Seyahate ilişkin yaygın argümanlardan biri de seyahatin bize “yeni bir dünya görüşü” sunduğu, dünya hakkında yeni şeyler öğrettiği ve dünyanın başka sakinleriyle buluşturduğudur. Şüphecilikten vazgeçmeyen Samuel Johnson bile bir keresinde “Fransa’ya gidince kendi ülkemi daha çok sevmeyi öğrendim” demiş, seyahatin belli başlı cazibeleri olduğunu kabul etmişti. Çok sevdiği Boswell’e tavsiyede bulunan Johnson, çocuklarının iyiliği için ona Çin’e seyahat etmesini önermişti: “Yüzleri parlayacaktır. . . Çin Seddi’ni görmeye gitmiş bir adamın çocukları olarak görüleceklerdir.”
Seyahat etmek başarı olarak kabul edilir: ilgi çekici yerler görmek, ilgi çekici deneyimler yaşamak, ilgi çekici insanlara dönüşmek. Peki, gerçekten de öyle mi?
Pessoa, Emerson ve Chesterton, seyahatin bizi insanlarla temasa geçirmek şöyle dursun insanlardan kopardığına inanıyorlardı. Seyahat en iyi halimizde olduğumuzu düşündürürken bize en kötü halimizi gösterir. Buna “gezginin yanılsaması” diyebiliriz.
Bu yanılsamayı anlamak için “seyahat” derken neyi kastettiğimizle başlayalım. Sokrates, Peloponez Savaşı’na çağrıldığında Atina’da değildi, yine de gezgin sayılmazdı. Emerson’ın eleştirisi ise “zorunluluktan” veya “görev icabı” seyahat edenler hakkında değildi. “Sanat, çalışma veya hayırseverlik amacıyla” büyük mesafeler katetmeye hiçbir itirazı yoktu. Bir yerde bulunmak için gerçekten sebebiniz olduğunun bir işareti de kanıtlamaya ihtiyaç duymamanız, yani hatıra, fotoğraf veya hikaye biriktirme ihtiyacınızın olmamasıdır. Turizmi de (Emerson ve arkadaşları haklıysa) ilgi çekici olana yönelen ama onu ıskalayan seyahat türü olarak tanımlayalım.
“Turist, bir değişim yaşamak amacıyla evinden uzakta bir yeri gönüllü olarak ziyaret eden geçici kişidir.” Bu tanımı, turizm antropolojisi klasiği Hosts and Guests [Ev Sahipleri ve Misafirler] kitabının girişinden aldım. Tanımdaki “amaç” önemlidir: turistik seyahat değişim için vardır. Peki, tam olarak ne değişir? Aynı kitabın sonuç bölümünden açıklayıcı bir görüş daha: “Turistlerin ev sahibi olanlardan ödünç alma olasılığı, ev sahibi olanların turistlerden ödünç alma olasılığından düşüktür, dolayısıyla ev sahibi toplumda bir değişim zinciri başlatırlar.” Bir değişim yaşamak için seyahat ederiz ama sonunda başkalarına değişim yaşatırız.
[mailerlite_form form_id=10]
Örneğin, on yıl önce Abu Dabi’deyken şahin hastanesindeki rehberli bir tura katılmıştım. Kolumda bir şahinle fotoğraf çektirdim. Şahinciliğe veya şahinlere ilgim yok, hayvanlarla karşılaşmaktan da genelde hoşlanmıyorum. Ne var ki, şahin hastanesini ziyaret etmek “Abu Dabi’de ne yapılır?” sorusunun yanıtlarından biriydi. Ben de gittim işte. Şahin hastanesinin yerleşim planından misyon bildirgesine kadar her şeyin benim gibi insanların (biz değişmeden değiştirenler, yani turistler) ziyaretleriyle biçim değiştirdiğinden ve değişmeye devam edeceğinden şüpheleniyorum. (Fuayenin duvarında bir dizi “turizmde mükemmellik” ödülü gördüğümü hatırlıyorum. Buranın bir hayvan hastanesi olduğunu unutmayın.)
Bir yerin oraya gönüllü olarak değişim yaşamak amacıyla seyahat eden insanların elinde yeni bir biçim kazanmasının nesi kötü olabilir? Yanıt: Böyle insanlar ne yaptıklarını bilmemekle kalmayıp öğrenmeye tenezzül bile etmezler. Beni düşünün. Şahinciliğe böylesine tutku duymak ve bu tutkuyla Abu Dabi’ye kadar gitmek bir şeydir, fakat hayatınızı yeni bir doğrultuda geliştirmek umuduyla bu ziyarete heves etmek başka bir şeydir. Ben her iki durumda da değildim. Abu Dabi öncesi hayatımda şahincilik ne kadar varsa Abu Dabi sonrası hayatımda da o kadar olacağını, yani hiç olmayacağını bilerek hastaneye gittim. Değer vermediğiniz ya da değer vermeyi arzulamadığınız bir şeyi görmeye gidiyorsanız, bir yerden bir yere hareket etmekten başkaca bir şey yapmıyorsunuz demektir.
Turizm, bir oraya bir buraya giden lokomotif benzeri karakteriyle dikkat çeker: “Fransa'ya gittim.” Peki, orada ne yaptın? “Louvre Müzesi’ne gittim.” Tamam, ama orada ne yaptın? “Mona Lisa’yı görmeye gittim.” Yani, hızlıca geçip gitmeden önce diyorsun. Görünüşe bakılırsa, birçokları Mona Lisa’ya bakmak için en fazla on beş saniye harcıyor. Nereden baksan, bir oraya bir buraya koşturmaktan ibaret.
Turistlerin tuhaf rasyonalitesi, hem bir yerde yapmaları gereken şeyi yapma arzusuyla hem de yapmaları gereken şeyden kaçınma arzusuyla hareket etmelerini sağlar. Paris’e ilk seyahatimde hem Mona Lisa’dan hem de Louvre Müzesi’nden böyle kaçındım. Ne var ki, bir oraya bir buraya hareket etmekten kaçınamadım. Şehrin bir ucundan diğer ucuna farklı güzergahlarda defalarca yürüdüm, yürüyüşlerimi bir harita üzerinde işaretleseydiniz devasa bir yıldız işareti oluştururdu. Yaşadığım ve çalıştığım büyük şehirlerde bütün günümü yürüyerek geçirmeyi hiç düşünmem. Seyahat ettiğinizde, nasıl daha iyi zaman geçireceğinize ilişkin olağan standartlarınızı askıya alırsınız. Diğer standartlarınızı da askıya alırsınız; yemek, sanat veya eğlence zevkinizin sizi kısıtlamasını istemezsiniz. Ne de olsa, dersiniz kendi kendinize, seyahat etmenin yegane amacı günlük yaşamın sınırlarını aşmaktır. Genelde müzelerden uzak duruyorsanız ve ani bir değişim yaşamak amacıyla müze gezmek isterseniz, tablolara bakıp ne anlayacaksınız ki? Siz de kendinizi şahinlerle dolu bir odada olabilirsiniz.
Turistin nasıl kendi kendini baltaladığını biraz daha yakından inceleyelim. Walker Percy’nin “Varlığın Kaybı” [The Loss of the Creature] adlı denemesinden iki örnekle bunu izah etmeye çalışayım.
İlki, Büyük Kanyon’u ziyaret eden bir gezgin. Seyahatinden önce zihninde kanyona dair bir “sembolik yapı” fikri vardır. Kanyon, gördüğü resimlere veya kartpostallara benziyorsa mutlu olur, hatta kanyonu “kartpostal gibi güzel” diye tanımlayabilir. Ancak ziyareti esnasında güneş ışığının açısı farklıysa, renkler ve gölgeler beklediği gibi değilse, kendini aldatılmış hisseder: yanlış bir günde gelmiştir. Kanyona doğrudan bakamayan, sadece zihnindeki görüntüye uyup uymadığına karar vermek zorunda kalan gezgin “düpedüz sıkılmış veya yaşadığı zorluğun bilincinde olabilir: ayaklarının dibinde genişleyen büyük şey her nasılsa ondan kaçıyor olabilir.”
İkinci örnek, Iowa’dan yola çıkıp Meksika’yı dolaşan bir çift. Yolculuktan keyif alırlar ama her zamanki manzaralara biraz burun kıvırırlar. Sonra kaybolurlar, kayalık bir dağ yolunda saatlerce ilerlerler, “haritada bile görülmeyen küçük bir vadide” dini kutlamaların yapıldığı bir köye rastlarlar. Köylülerin dansını izleyen turistler nihayet “otantik, büyüleyici, tuhaf, pitoresk, bozulmamış bir manzaraya” kavuşurlar. Yine de bir miktar memnuniyetsizlik hissederler. Iowa’daki evlerine döndüklerinde, etnolog bir arkadaşlarına bu deneyimden övgüyle bahsederler: Orada olmalıydın! Birlikte yeniden gitmeliyiz! Etnolog gerçekten de onlarla birlikte gittiğinde, “çift olup bitenleri izlemek yerine etnoloğu izler. En büyük umutları arkadaşlarının gördüğü dansları ilgi çekici bulmasıdır.” “Deneyimlerinin gerçek olduğunu onaylaması” için arkadaşlarına ihtiyaçları vardır.
Turist, hürmetkar bir karakterdir. Deneyimlerinin geçerliliğini etnologlara, kartpostallara, bir yerde ne yapmanız veya yapmamanız gerektiğine dair geleneksel bilgeliğe havale eder. Bu hürmet, yani “deneyime açıklık” turisti deneyimden aciz kılan şeyin ta kendisidir. Emerson şöyle bir itirafta bulunmuştur: “Vatikan’ı ve saraylarını arıyorum. Gördüklerimle ve bana önerilenlerle sarhoş olmak istiyorum ama sarhoş değilim.” Emerson, bir anıtın, tablonun veya şahinin önünde durmuş ve bir şeyler hissetmeyi talep etmiş turistler adına konuşur. Emerson ve Percy bu talebin neden mantıksız olduğunu anlamamıza yardımcı olur: turist, kişinin kendi hislerinin önemli olmadığına çoktan karar vermiştir, Bir deneyimin esasen X olup olmadığı, X’in ne olduğundan bihaber biri olarak sizin asla karar veremeyeceğiniz bir şeydir.
Benzer bir argüman, turistin insanlığın büyük topraklarını onurlandırma dürtüsü için de geçerlidir. Percy ve Emerson estetiğe odaklanarak bize gezginlerin aradıkları duyusal deneyimleri edinmelerinin ne kadar zor olduğunu gösterirken, Pessoa ve Chesterton etikle ilgilenir. Gezginlerin neden başka insanlarla hakiki bağlar kuramadıklarını araştırırlar. Paris'teki gezintilerim sırasında insanlara bakar, kıyafetlerini, tavırlarını, etkileşimlerini dikkatle incelerdim. Etrafımdaki Fransızların Fransızlığını görmeye çalışıyordum. Bu, arkadaş edinmenin yollarından biri değildir.
Pessoa yalnızca bir tane “ruhu olan gerçek gezgin” tanıdığını söylemişti: takıntılı bir şekilde broşür toplayan, gazetelerdeki haritaları yırtıp saklayan ve uzak mesafeler arasındaki tren tarifelerini ezberleyen bir büro elemanı. Bu çocuk, dünyanın dört bir yanındaki yelken rotalarını bir bir sayabilirdi ama Lizbon’dan hiç ayrılmamıştı. Chesterton da bulunduğu yerden ayrılmayan gezginleri onaylıyordu. “Evinde oturduğu yerden Laponları sevebilecek, Çinlileri kucaklayabilecek, Hampstead ya da Surbiton'da Patagonyalıları bağrına basabilecekken, gidip neye benzediklerini görmek için körlemesine ve intihara meyilli bir dürtüye kapılan düşüncesiz” turistin “dokunaklı, hatta trajik bir varlık” olduğunu yazmıştı.
Asıl mesele, başka yerler veya başka yerleri görmek isteyen insanlar değil insanı bir seyirci olarak ilişki kurmaya zorlandığı başka insanların arasına iten seyahatin insanlıktan çıkaran etkisiydi. Chesterton, uzakta olanı makul biçimde sevmenin, yani uzaktan sevmenin daha evrensel bağlar kurmayı sağladığına inanıyordu. Hampstead’deki adam yabancıları “genel anlamda ...çalışan, çocuklarını seven ve ölen insanlar olarak düşündüğünde onlar hakkındaki temel gerçeği kavrayabiliyordu.” Chesterton “Evindeyken hissettiği insani bağlar yanılsama değildir,” diye yazmıştı. “Daha ziyade içsel hakikatidir.” Seyahat ise yakın olmak için büyük mesafeler katettiğimiz kişilerin varlığını duyumsamamızı engeller.
Turizmle ilgili en önemli gerçek şudur: Döndüğümüzde nasıl biri olacağımızı zaten biliriz. Tatil yapmak yabancı bir ülkeye göç etmeye, üniversiteye girmeye, yeni bir işe başlamaya veya âşık olmaya benzemez. Bu türden arayışlara, bir tünele girip dışarı çıktığında kim olacağını bilmeyenlerin endişesiyle gireriz. Seyahat edenler ise gittikleri yerden aynı ilgi alanları, siyasi inançlar ve yaşam biçimleriyle geri döneceklerinden emin olarak yola çıkar. Seyahat bumeranga benzer, sizi başladığınız yere döndürür.
Bunun sizin için geçerli olmadığını düşünüyorsanız, yani seyahatlerinizin büyülü olduğunu ve içinize işlediğini, değerlerinizi güçlendiren, ufkunuzu genişleten, sizi gerçekten dünya vatandaşı yapan etkileri olduğunu düşünüyorsanız bu olguyu ilk elden değerlendiremeyeceğinizi unutmayın. Pessoa, Chesterton, Percy ve Emerson gezginlerin kendilerine değiştiklerini söylediklerinin farkındaydı ama bir yanılsamayı tespit edebilmek için iç gözlemlerinize güvenemezsiniz. Bunun yerine dikkatinizi, yakında yeni yaz maceralarına atılacak arkadaşlarınıza yöneltin. Döndüklerinde onları ne durumda bulmayı beklersiniz? Seyahatlerinden fazlasıyla dönüştürücü, “hayatta bir kez yaşanacak” bir deneyimmiş gibi bahsedebilirler ama onların davranışlarında, inançlarında, ahlaki pusulalarında bir fark görebilir misiniz? En ufacık bir fark olur mu?
Elbette seyahatler eğlencelidir, seyahat etmeyi sevmemiz pek tabii anlaşılır. Anlaşılmaz olan, seyahat etmeye neden bu kadar önem verdiğimiz, onu neden "erdem" olarak gördüğümüzdür. Tatil yapmak olmayacak bir değişimin peşinde koşmak ve yeni hiçbir şeyi benimsememekse, neden seyahatin büyük anlamlar taşıdığı konusunda bu kadar ısrar ediyoruz?
İnsan hiçbir şey yapmamanın belki de o kadar kolay olmayacağı sonucuna varıyor, bu da bilmecenin yanıtıymış gibi görünüyor. Bir daha asla seyahat edemeyeceğinizi öğrendiğinizde hayatınızın nasıl olacağını hayal edin. Hayatınızda büyük bir değişiklik yapmayı planlamıyorsanız, bu ihtimal korkutucu bir şekilde “Daha fazla seyahat etmeliyim, sonra öleceğim” diye belirir. Seyahat, bu geniş zaman dilimini “seyahatten önce ve sonra” olmak üzere ikiye ayırarak ölümün kaçınılmazlığını gizler. Bunu da mümkün olan en akıllıca biçimde yapar: size tadımlık vererek. Bir gün hiçbir şey yapamayacağınız, hiç kimse olamayacağınız ihtimalini düşünmek istemezsiniz. Böyle bir deneyimin önizlemesini ancak bunu nasıl heyecan verici ve öğretici şeyler yaptığınıza dair bir hikayeyle gizleyebildiğinizde kabul edersiniz: Deneyimlemiş, bağlanmış, dönüşüyorsunuzdur. Üstelik tüm bunları kanıtlayacak hediyelik eşyalarınız ve fotoğraflarınız da vardır.
Sokrates, felsefenin ölüme hazırlanmak olduğunu söylemişti. Seyahat, bunu yapamayanlar için vardır.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Agnes Callard’ın The New Yorker’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()