“Dolunay Katilleri” ve anlatıcının sorumluluğu

“Dolunay Katilleri” ve anlatıcının sorumluluğu
DOLUNAY KATİLLERİ (Martin Scorsese, 2023).

Geçenlerde Twitter’a şöyle Türkçeleştirebileceğimiz bir paylaşım düştü: "Böyle konumlanmak güvenli hale geldiğinde, bir şeyi olduğu gibi söylemenin artık kimseye zarar vermeyeceği fark edildiğinde, birilerini sorumlu tutmak için geç kalındığı anlaşıldığında, herkes buna başından beri karşı olduğunu iddia edecek." İsrail ordusunun saldırılarıyla yıkılmış Gazze görüntülerine eşlik eden bu sözler, bugünlerde insanlık olarak tabi tutulduğumuz son derece basit testi en berrak haliyle ifade ediyordu.

O sırada orada olsak, köleliği asla kabul etmezdik, insanların Nazilerin yaptıklarına seyirci kalmasını havsalamız almazdı, siyahların pek çok kamusal imkandan faydalanamaması ya da kadınların seçme ve seçilme hakkının tanınmaması gibi ilkellikleri tahayyül bile edemezdik. Biz böyle şahane insanlardık işte, felaketlere katkıda bulunmaz, aksine onları açığa çıkarmak için kitaplar yazar, filmler çeker, bunları bizzat yapamıyorsak bile birilerinin yarattığı eserleri mutlaka okur ya da izlerdik. Peki, kimdi bu birileri?

Martin Scorsese’nin geçen ay vizyona giren yeni filmi Dolunay Katilleri (Killers of the Flower Moon), ele aldığı meseleler itibarıyla benzer tartışmalara konu oldu. 20. yüzyılın başlarında geçen film, ABD’deki Osage yerlilerinin bir günde petrol zengini olmalarını, birilerinin tüm kasabayı yok eden cinayetler aracılığıyla bu servete “çökmesini” anlatıyor.

Filmi izlemeyen kimsenin buraya kadar okuduğunu sanmıyorum, ama bu paragrafı bir "spoiler" uyarısı kabul edebilirsiniz. Birazdan filmin sonundan bahsedeceğim, hatta filmle ilgili tek bahsedeceğim şey bu olacak. Nitekim Dolunay Katilleri’nin finali, yazının başında bahsettiğim paylaşımın yaşayan en büyük sinemacı tarafından filme alınmış hali gibi.

Bu servet gaspını adım adım gösteren film, hikayenin sonunda tiyatro sahnesine dönüyor. O âna kadar tüm izlediklerimizin bir radyo tiyatrosu bölümü kapsamında sunulmasına şahit oluyoruz. Estetik 20. yüzyılın ortalarını çağrıştırsa da sahneyi günümüzün "true crime" (gerçek suç) saplantısıyla birlikte okumak mümkün. "Filanca markanın sunduğu suç hikayelerini dinlediniz," geçişinin ardından biyografi filmlerinde siyah ekran üzerine beyaz yazıyla görmeye alıştığımız "Sonra ne yaptılar?" ya da "Şimdi neredeler?" bilgileri verilmeye başlıyor. Son söz ise birden sahnede zuhur eden Scorsese’nin kendisine ait.

Elbette burada biyografi filmlerinin son bölümüne özgün bir yaklaşım getirmekten fazlası var. Scorsese’nin "Böyle konumlanmak artık güvenli, bu cinayetlerden bahsetmenin artık bir zararı yok, sorumluları yakalamak için artık çok geç, o yüzden bütün bunlarla nasıl da şahane yüzleştiğimizi evirip çevirip size geri satabiliriz, satıyoruz, satıyoruz, sattık," deme yolu bu. Bir meta olarak filmin kendisinin de bu gösteriye dahil olduğunu kabul eden, son sözü bizzat söyleyerek sorumluluğu da almaya çalışan bir yaklaşım. Nitekim Londra Film Festivali’nde Edgar Wright’ın moderatörlüğünü üstlendiği –Londra’nın lalekartlıları yüzünden kapısına dahi yaklaşamadığımız– söyleşide bu konu hakkında geçmişten bu yana çekilen filmleri hatırlatan Scorsese, petrol bulmuş yerlinin popüler kültürde görece yaygın bir imge olduğunu vurguluyor. Herkesin bildiği, kimsenin vakitlice üzerine konuşmadığı bir konu. Cinayeti işleyenden yüzleşmenin hikayesini anlatana dek uzanan bir suç ortaklığı.

Filmin uyarlandığı Dolunay Katilleri: Osage Cinayetleri ve FBI’ın Doğuşu (Çev: Uğur Gülsün) adlı kitabın başkarakterinin bir FBI ajanı olduğu, Scorsese’nin ise cinayetlere karışan isimlerden Ernest Burkhart’ı (Leonardo DiCaprio) merkeze almaya karar verdiği biliniyor. Mollie Kyle (Lily Gladstone) adlı bir yerli kadınla evlenen Ernest, konumu itibarıyla bu suç şebekesinin kilit isimlerinden biri haline geliyor. Scorsese’ye getirilen en büyük eleştirilerden biri de Osage perspektifini yeterince anlatmaması ya da filmin odak noktasını zaten değiştirmişken yine suçlulara odaklanmaya karar vermesi. Oysa bu kararı filmin son sahnesiyle birlikte okuduğumuzda, yönetmenin böyle bir değişikliği yapacak haddi kendinde bulmadığını dahi söyleyebiliriz. O yalnızca kendi payını da kabul ettiği kadarını anlatıp sorumluluk almayı deniyor. Zaten filmin en çarpıcı yönlerinden biri, Ernest’ın meseleye dahlini hiçbir zaman sorgulamamamız. Hikayeye imzasını "Ben yalnızca bu kadarını anlatabilirim," vurgusuyla atan yönetmen, kimsenin Ernest’ı ikna etmekle uğraşmamasına da dikkat çekiyor. O zaten kasabaya adımını attığından beri işin içinde.

Kurmacanın sorunlarından biri, herkesin kendi bakış açısından okumasına imkan tanıması. Kahraman hikayelerinin içerikleri itibarıyla başlı başına statükocu, hatta gerici olduğunu iddia edebilirsiniz, ama en büyük tehlikelerinden biri en büyük insanlık düşmanlarının dahi "kötülerle mücadele eden", "şeytani güçleri defeden" başkarakterlerle özdeşleşebilmesi. Gündelik hayatınızda siyasi yelpazenin neresinde durursanız durun, Yüzüklerin Efendisi’nde Orkları, Yıldız Savaşları’nda imparatorluğu desteklemezsiniz. Benzer bir mantıkla kurmacanın meseleleri meşrulaştırmanın aracına dönüştüğünü söylemek de mümkün. Wall Street’i bankerlerin başına yıkmak Batman’in düşmanında somutlaşan bir fikirse, servetin, statükonun yanında konumlanmak kolaylaşıyor. "Kamu malına zarar" ile tetiklenenler, Batman sağ olsun derin bir nefes alıyor. Sicili en az ABD'nin kendisi kadar kabarık Hollywood’un içinden bir adım geriye atan, bütün bunlarda benim de payım var mı diye soran bir ses tam da bu yüzden değerli.

Scorsese’nin son dönemde çektiği filmlere bakarsak, kimlik meseleleri ve ayıklığa dair de söyleyecek sözü olduğunu görüyoruz. İşaret ettiği ve etmediğiyle kameranın hegemonyasını reddetmeyen, ama meseleyi temsilin dar kadrajından çıkaran bir yaklaşım bu. Örneğin bir önceki filmi The Irishman’deki (2019) Peggy Sheeran (Anna Paquin), normal şartlarda anlatılan mafya/suç evreninde asla var olamayacak kadar güçlü bir kadın. Scorsese bunu sağlarken "Aynı filmin bir de kadınlısı yapalım," soytarılıklarına bulaşmıyor, Netflix’in bu yılın başında yayımladığı Fair Play (Chloe Domont, 2023) gibi sosyopatlığı ya da Bihter’de (Caner Alper ve Mehmet Binay, 2023) her ne yapmaya çalışıyorlardıysa onu güçlü kadın imgesiyle karıştırmıyor. Yani anlattığı dünyanın doğasına aykırı gelecek hamleleri değil, sessizliği kullanıyor. Film boyunca 10 dakika görünen ve ağzından altı sözcük dökülen Peggy, kameranın dilinin yeterince net olduğunu, kadının kendini anlatmak için fazladan bir eylemde bulunmasına, hatta bir şey söylemesine bile gerek olmadığını bilen bir yönetmen aracılığıyla, dahil olduğu evrenin doğasıyla da örtüşecek şekilde, en güçlü haliyle var oluyor. Mesele temsilse, bundan iyisini bulmak zor.

Dolunay Katilleri’nin konusundan bahsederken "birilerinin" yerlilerin servetine çökmesini anlatıyor demiştik. Bugünün ABD'sinin (dilerseniz bunu Batısı’nın diyerek genişletebiliriz) bu tür suç ortaklıkları üzerine kurulduğunu söylemenin keşif değeri yok. Yine de çektiği filmin sonunda hem gerçek hem de metaforik anlamıyla sahneye çıkan bir yönetmen, seyirciye hem bu birilerinin kim olduğunu hem de hikaye anlatıcılığının sorumluluğunu hatırlatabiliyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.