Dünden bugüne direnişin kalesi: ODTÜ

Dünden bugüne direnişin kalesi: ODTÜ
odtu-devrim

“ODTÜ, hazırlıktaki tek kollu sandalyede ürkek ürkek oturan senle bitirirken o DEVRİM yazan stadyumda mezuniyet töreni için yürüyen sen arasındaki mesafedir.”

Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri, okulun kurulduğu günden bu yana Türkiye’nin siyasi gündemlerinde hep öncü ve kilit bir rol üstlendiler. 19 Mart 2025 akşamı İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan öğrenci eylemlerinin bir kez daha ışık tuttuğu bu öncü ruh, ODTÜ’nün iktidar tarafından yıllardır kırılmaya çalışan ilerici kültürünün ve devrimci geleneğinin neredeyse ilk günkü gibi capcanlı durduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Henüz bir hafta önce, MEBİVA tarafından düzenlenen iftar yemeğinde kampüse dışarıdan getirilen cihatçı çetelerin tekbir sloganlarıyla şekillenen, ODTÜ’nün devrimci duruşunun sona erdiği iddiaları ise kısa süre içinde suya düşmüş oldu. Ne gençler arasında yükselen milliyetçi hezeyan ne de pandemiyle sekteye uğrayan kampüs yaşamı okulun köklerinde yatan direncin kırılması için yeterli oldu. ODTÜ, dün olduğu gibi bugün de ana muhalefete direniş dersi verecek, Türkiye’nin gözlerini üzerine çevirecek kadar ayakta.

Hikayeyi en başa saralım. Takvimler 1956 yılını gösterdiğinde ODTÜ, kaderin bir cilvesi gibi dönemin başbakanı Adnan Menderes hükümeti ve Birleşmiş Milletler’in ortaklığında alınan kararla, "Orta Doğu Yüksek Teknoloji Enstitüsü" adıyla kuruluyor. Eğitim dili tamamıyla İngilizce olan okula Mimarlık Fakültesi’nin ardından yıllar içinde yeni fakülteler ve bölümler ekleniyor. 27 Mayıs 1960 darbesiyle ODTÜ, Adnan Menderes’le ilişkilendirilerek kapatılmak istense de Milli Birlik Komitesi’nden Kurmay Albay Sami Küçük’ün ısrarıyla eğitim faaliyetine devam ediyor. Dönemin Amerikalı rektörü Edwin S. Burdell görevden alınıyor, yerine ilk Türk rektör olan Turhan Feyzioğlu getiriliyor.

Feyzioğlu, esasen arka planda ODTÜ’yü kapatmak için görevlendirilse de zamanla kendi deyimiyle okulun “bir numaralı savunucusu” oluyor ve görevde bulunduğu süre boyunca kapanmaması için büyük emekler veriyor. Öte yandan, Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen öğrencilerin İngilizce bilmedikleri için ODTÜ’de eğitim alamamasından ve okulun yalnızca kolej mezunlarıyla sınırlı kalmasından rahatsız olarak hazırlık bölümünün kurulması için de harekete geçiyor.

İlk öğrenci eylemi, henüz 1961 yılında, ODTÜ’nün Amerikan Üniversitesi adıyla Mısır ya da Kahire’ye taşınması gündeminin ardından gerçekleşiyor. Öğrenciler üç ay boyunca boykot örgütleyerek yetkililerin bu adımdan geri çekilmesini sağlıyorlar. Bu kıvılcım, ODTÜ’de yıllar boyu yanacak bir ateşi müjdeliyor.

1960’ların ikinci yarısına gelindiğinde üniversitelere özerklik sağlayan yeni anayasayla Türkiye’nin dört bir yanındaki okullarda ilerici düşünceler filizlenmeye başlıyor. Buna binaen ODTÜ Mimarlık ve Planlama bölümü öğrencileri de yurtsever geleneğin bir parçası olarak Çankırı Atkaracalar Köyü’nden Giresun Bektaş Yaylası’na kadar Anadolu’nun farklı bölgelerinde çeşitli gönüllü çalışmalar yürütüyorlar. Bu çalışmalarda yalnızca bina inşa etmekle kalmıyor, Türkiye halkını yakından tanıyor ve onlarla dayanışıyorlar. Akademide öğrenilen bilimsel bilgiyi ve meslek becerisini toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturmanın gerekliliği, henüz bu yıllarda okulun DNA’sına işleniyor. 6 Şubat depremlerinin ardından hızlıca örgütlenen ODTÜ Mezunlar Derneği’nin bütün ülkeye yayılan olağanüstü çabası da işte böyle bir geçmişin sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

22 Kasım 1961 günü, ODTÜ’nün efsane rektörü Kemal Kurdaş göreve geliyor. Göreve geldikten sadece bir gün sonra kampüs arazisi için geziye çıkıyor, 12 gün sonra da öğrencilerle birlikte yeni kampüs arazisine ilk ağaç dikiliyor ve ODTÜ Ormanı’nın temelleri atılıyor. Öğrencilerin, akademisyenlerin, personellerin, yurttaşların yıllar boyu, emek emek, kendi elleriyle diktikleri ağaçların bugün Ankara’ya nefes veren koca bir orman oluşu bile tek başına ODTÜ’yü anlatıyor.

ODTÜ, 1967.

Bu yıllarda bütün dünya 68 kuşağının eylemleriyle çalkalanırken Türkiye’deki üniversitelerde de devrimci bir duruş hakim. Ancak ODTÜ’nün bu hakim duruşu kalıcı bir kültüre dönüştürebilmesinin ardında yatan iki temel etken var. İlki topluluklarından bölümlerine, profesörlerinden personeline hatta rektörüne yayılan eşitlikçi bakış açısı. Bu bakış açısı, herkesin birbirinden öğrenebileceği fikriyle ortaya çıkan “hocam” hitabıyla doğrudan dile de yansıyor. İkincisi de okulun zaman içinde bizzat öğrencilerin kendi ellerinde yükselmesiyle birlikte güçlenen dayanışma bilinci. Kendi kampüslerinin her köşesinde emeği olan öğrenciler, yüksek eğitime erişmiş olmalarının ülkelerine borçlu oldukları anlamına geldiğinin bilincinde, hiçbir zaman kendilerini halktan azade, ayrıcalıklı bir grup olarak görmüyorlar. Bu iki insani duygu, dönemin gençliğinin hâkim ideolojisiyle de buluşunca tıpkı ODTÜ Ormanı gibi kök salıyor.

1968 yılının Ekim ayının bir gece yarısı, bir avuç ODTÜ’lü öğrenci halatları, Japon malı trafik boyaları ve cam asitleriyle ODTÜ Stadyumu’nda buluşuyorlar. Sonradan kimyasal yapısı sebebiyle hiçbir zaman silinemediği rivayetlerine konu olan, güneşle açan, karla ortaya çıkan 33 metre yüksekliğindeki "DEVRİM" yazısı işte böyle yazılıyor. Yazıyı yazanlardan Taylan Özgür, 1969’da İstanbul’da; Alpaslan Özdoğan, 1971’de bir başka ODTÜ’lü Sinan Cemgil ile birlikte Adıyaman, Nurhak’ta; Hüseyin İnan ise 1972’de Ulucanlar Cezaevi’nde darağacına yürüyerek hayatını kaybediyor. Adı artık “Devrim Stadyumu” olan stadyumdaki yazı da, ne tribünlerden ne de ODTÜ’lülerin gönüllerinden siliniyor. 90’lı yıllardan bugüne her Bahar Şenliği’nde öğrencilerin mumlarla DEVRİM yazdıkları gelenek de bu hatıraya saygı niteliğinde hâlâ devam ediyor.

6 Ocak 1969 günü, ODTÜ öğrencileri kampüslerine adım atan ve “Vietnam Kasabı” olarak anılan ABD Büyükelçisi Robert Kommer’in makam aracını ters çevirip ateşe veriyorlar. Olayın ardından tutuklanan yedi öğrenci, diğer öğrencilerin kendilerinin de orada olduklarını söylediği 3000’den fazla dilekçenin baskısıyla serbest bırakılıyor. Rektör Kemal Kurdaş ise o gün dahi İçişleri Bakanlığı’nın baskısına direnerek kampüse polisin girmesine kesinlikle izin vermemesiyle tarihe geçiyor.

ODTÜ, 1969.

1970 yılının Eylül ayında ise 1. yurdun 201 ve 202 numaralı odalarında kalan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Hüseyin İnan; Mahir Çayan, Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli’nin de ODTÜ’de kendilerine katılmalarıyla birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu kuruyor. İlerleyen aylarda gerçekleşen gerilla eylemlerinin sonucunda 5 Mart 1971’de ODTÜ’ye tüm yurtların aranması için kapsamlı bir baskın yapılıyor. Yaşanan çatışmanın ardından ODTÜ, Mütevelli Heyeti’nin kararıyla süresiz olarak kapatılıyor. Bir hafta sonra gelen 12 Mart Muhtırası’nın ise baş sebebi haline geliyor.

Bu iki tarihi olayın ardından ODTÜ iktidar çevreleri için hâlâ süregelen “bir numaralı düşman” olarak konumlandırılıyor. 1977’de “profesörlüğü sadece Türkiye’de geçerli olan ve ‘psikolojinin işkence aracı olarak kullanılması gerektiği’ kararıyla tanınan” Hasan Tan rektörlüğe getiriliyor. Bugün yerini farklı isimlerle doldurduğumuz “… ODTÜ’ye rektör olamaz” sloganı ilk kez Hasan Tan için kullanılıyor. Takip eden süreçte, Hasan Tan’ın görevden alınması için uzun soluklu bir boykot örgütleniyor. Sözcülüğünü Cahit Arf’ın yaptığı ODTÜ Akademik Konsey Üyeleri bir basın toplantısı düzenleyerek Hasan Tan ile işbirliği yapmayacaklarını bildiriyor, okuldaki tüm dekan ve bölüm başkanları istifa ediyorlar. Günümüzde rektörlük binası ile kafeterya arasında bulunan dokuz sarı direkli anıt, işte bu dönem örgütlenen dokuz aylık boykotu temsil ediyor.

1980 darbesinin ardından kurulan YÖK, üniversitelerin idari ve akademik özerkliğini bütünüyle yok ediyor. YÖK Başkanı olarak atanan İhsan Doğramacı, nitelikli akademisyenleri tasfiye etme tehdidiyle üniversitelerde baskı kurarken, kurucusu olduğu Türkiye’nin ilk özel üniversitesi Bilkent, ODTÜ arazisinin bir bölümüne inşa ediliyor ve birçok ODTÜ öğretim üyesini bünyesine katıyor. Öğrenci Temsilcileri Konseyi ve öğrenci toplulukları kapatılıyor. Birçok öğrenci üniversitelerinden atılıyor, hapse giriyor. Üniversitenin hem araştırma hem de idari bütçeleri kısılıyor. Tüm bu engellere rağmen ODTÜ böylesine zor bir dönemde dahi 12 Eylül cuntasına karşılık vermeyi başarabiliyor. ODTÜ akademisyenleri ihraç edilen meslektaşları için geniş bir dayanışma ağı kuruyor. 1982 Anayasası referandumunda Türkiye genelinde yüzde 92 oranın “evet” oyu çıkarken, ODTÜ sandığından ise yaklaşık yüzde 70 oranında “hayır” oyu çıkıyor.

ODTÜ, 90’ların apolitize edilmiş ve sindirilmiş ikliminde dahi devrimci köklerinden hiçbir zaman tamamıyla sıyrılmıyor. Çarşı’da açılan McDonald’s şubesinin kapatılmasına yönelik eylemler ve kampüsü ziyaret eden Mihail Gorbaçov’un taş ve yumurtalarla protesto edilmesi, ülkenin geri kalanına hakim olan sessizliği delen gündemler olarak tarihteki yerini alıyor. Sermayesiz ve sponsorsuz, tamamen öğrenciler tarafından, öğrenci topluluklarının dayanışmasıyla yapılan Geleneksel Bahar Şenlikleri ve aynı kapsamda düzenlenen Devrim Yürüyüşleri unutulmaz anlara sahne oluyor. Her yıl Devrim Stadyumu’nda yapılan mezuniyet töreninde açılan birbirinden politik pankartlar, yıllardır tüm Türkiye’nin gözlerini bu adıyla müsemma stada çeviriyor.

Günümüze yaklaştığımızda, 2012’de ODTÜ öğrencilerinin dönemin başbakanı Erdoğan’ın kampüse gelişini protesto ettikleri “ODTÜ Ayakta” eylemleri, birkaç ay sonra gerçekleşecek Gezi Direnişi’nin ayak sesleri oluyor. Öyle ki Duman’ın direnişin marşı haline gelen “Eyvallah” şarkısı bile aslında bu eylemler için yazılıyor. Bu dönemde ülke gençliğinin büyük bir kısmının Gezi’yle tanıştığı tartışma ve protesto kültürü ODTÜ için yeni değil. Bu yüzden direnişin Ankara’daki yansımalarında da ODTÜ’lüler yine tarihi rol oynuyorlar. ODTÜ’nün yakın tarihteki eylem karnesi, Verşan Kök protestoları, Kavaklık direnişi, yasaklanan şenlik eylemleri, Onur Yürüyüşü, kayyumsuz mezuniyet gibi çeşitli önemli gündemlerle kabararak Mart 2025’e kadar geliyor.

Niyetim “bu ülkenin pırıl pırıl evlatları…” ile başlayan cümleler kurarak, akademik başarısıyla öne çıkan ODTÜ öğrencilerini diğer üniversitelerdeki devrimci öğrencilerden daha ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmek değil. Nitekim baskıya, zulme ve geleceksizliğe direnenlerin hepimize güç olan dayanışmasını, 20 Mart günü Hacettepe kortejinin ODTÜ kortejiyle kavuştuğu o umutlu anda da İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin barikatı delen öfkesinde de görmek mümkün. Ancak polisin günlerdir ODTÜ’lülere yaşattığı ağır abluka ve müdahalenin arkasında yatan 60 yılı aşkın kini tanımak, bu öğrencilerin uğruna geleceklerini tehlikeye attıkları halkın gözünde vatan haini ilan edilmelerine izin vermemek de bir o kadar değerli.

Sinan Cemgil’in annesi Nazife Cemgil’in bundan tam 54 sene önce evladının cenazesinin başında da dediği gibi: "Bu, oğlum Sinan, bunlar da onun arkadaşları Kadir ve Alpaslan, kardeşleri, onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar, bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı, her biri üstün zekâlı güzel insandı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı, birer milyoner olurlardı ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar, onlar, eşkıya değildi."


*Bu yazıda aktarılan ODTÜ tarihi, yazhocam.com’daki çeşitli yazılardan derlenmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.