Dünyalarımız ayrı: Berlinale 2024

Dünyalarımız ayrı: Berlinale 2024
TWO REFUSALS(Would We Recognize Ourselves Unbroken?), Suneil Sanzgiri, 2024.

Suneil Sanzgiri’nin Two Refusals (Would We Recognize Ourselves Unbroken?) [İki Ret (Kırılmasak, Kendimizi Tanır Mıyız?)] filminde iki ekran, ince, siyah bir çizgiyle ayrılıyor. Çerçevelerden birine çarpan okyanus dalgaları diğerine taşıyor, Portekiz’in bir zamanlar kolonileştirdiği Hindistan ve Angola’nın geçmişteki isyanlarını bir araya getiriyor. Yarım saatten biraz daha uzun süren film, iki hikayeyi birlikte anlatıyor: Bir aktivistin 1961’e kadar Portekiz kolonisi olan Hindistan ili Goa’da emperyalistlerle savaşması ve Hint asıllı Angolalı devrimci Sita Valles’in bağımsızlığını yeni elde etmiş Angola devletindeki yolsuzluğa karşı Komünist Parti’yle birlikte savaşması, sonra da Agostinho Neto tarafından 1977’de idam edilmesi. Sömürgeciliğe de "post-" önekiyle oldu bittiye getirilenlere de karşı çıkan bir şair, 1498’de Hindistan’ı "keşfeden" Vasco de Gama’yı taşıyan gemi bir fırtına tarafından engellense ne olurdu sorusu üzerine düşünüyor.

Ne olabilirdi diye sormak, ütopyadan azıyla yetinmemek anlamına geliyor, durmadan direnmeyi, zafer kisvesi altındaki kırıntıları reddetmeyi kapsıyor. Sanzgiri de 19 Ocak’ta Two Refusals’ı Berlin Film Festivali’nin Forum Expanded bölümünden çekeceğini duyurdu, Strike Germany’yle dayanışma göstererek ilk kez çağrıldığı festivalin davetini reddetti. Strike Germany kampanyası, uluslararası kültür çalışanlarına çağrıda bulunmuş, Almanya’daki Filistin yanlısı söylemlerin bastırılmasına tepki göstermelerini, Alman kurumlardan emeklerini çekmelerini istemişti. Toronto’da yaşayan, Sotholara mensup Ganalı sinemacı Ayo Tsalithaba da Sanzgiri’nin izinden giderek Atmospheric Arrivals [Atmosferden Gelenler] adlı kısa filmini (diasporik aidiyete dair kafa yoran görüntülerden ve metinlerden oluşan heyecan verici bir kolaj) aynı bölümden çekti. Kısa filmini yarışmadan çeken bir diğer isim ise Kanadalı sinemacı John Greyson’dı. Greyson’ın filmi Death Mask [Ölüm Maskesi], öncü Alman seksolog Magnus Hirschfield ile Çinli yardımcısı ve hayat arkadaşı Li Shiu Tong arasındaki ilişkiyi anlatan metinlerden üretilen oyunbaz, lo-fi bir operaydı.

İlerleyen günlerde greve katılan başka sinemacılar da oldu. Maryam Tafakory, Sukhte-del adlı projesini festivalin proje geliştirme programlarının birinden çekti. Halbuki – bana attığı özel mesajda söylediğine göre – 2023’te çektiği ve büyük beğeni toplayan Mast-del’in ardından gelecek bu filmi tamamlamak için finansmana çok ihtiyacı vardı. Sanatçılar Lawrence Lek, Monica Sorelle ve Advik Beni de Berlinale Talents programının davetini reddetti. Tsalithaba, Sanzgiri ve Greyson dışında iki yüz filmlik festival programından çekilen başka sanatçı ise olmadı. Sanzgiri, filmini geri çekmeden Forum Expanded bölümünü (Berlin Film Festivali’nin bağımsız yan bölümlerinden, Arsenal Film ve Video Sanatı Enstitüsü tarafından düzenleniyor) hazırlayanlarla bir anlaşma yapmıştı: Onlar ateşkes çağrısı yaparlarsa, Sanzgiri filmin gösterilmesine izin verecekti. Ateşkes çağrısı geldi gelmesine, ama artık festivalin ikinci gününe girilmişti. Çekilen filmler Arsenal’in web sitesindeki birer satırlık nota dönüşmüştü. Muhtemelen grevciler de kendilerine şu soruyu soruyordu: Ne olabilirdi?

Berlin Film Festivali’nin ilk günlerinde düzenlenen bir basın toplantısında jüri üyesi Christian Petzold, festivalin Filistin’deki soykırıma karşı duruşu (daha doğrusu duruşu olmaması) ve açılış törenine sağcı AfD partisinin üyelerinin çağrılması (çağrı sonradan geri alındı) hakkındaki eleştirilere dair şunları söylemişti: "Sanatçılar basın toplantılarında Gazze’den, Ukrayna’dan, AfD üyelerinden bahsettiğinde, bizim burada olma sebebimiz film izlemek değil miydi diye düşünüyorum." Festivaldeki pek çok katılımcıdan benzer çekinceler duymak mümkündü, özellikle de geçen yıl Almanya Kültür Bakanlığı festival yönetimine dair bazı değişiklik önerileri sunmuş, Sanat Direktörü Carlo Chatrian 2024’ün son festivali olacağını açıklamış, sinema camiası da bütün bunların sonucunda kargaşaya sürüklenmişken. Katılımcılardan biri hal böyleyken "sinemaya yürekten inananların" savunulması gerektiğini iddia ediyordu, aksi takdirde devlet kazanırdı.

[mailerlite_form form_id=10]

Bu görüşler, sanatı ve sanat mekanlarını başlı başına kutsal gören, politik amaçlar uğruna araç haline getirilmek yerine sarılıp sarmalanarak korunmaları gerektiğini savunan bir inançtan doğuyor. Oysa böyle gelenekselleşmiş bir apolitizm filan yok. Bunu anlamak için uluslararası film festivallerinin tarihine şöyle bir göz atmak yeterli. Venedik Film Festivali Benito Mussolini’nin fikriydi, Cannes onun karşısında, daha ilerici bir yerde konumlanarak doğmuştu. Berlin Film Festivali ilk defa 1951’de, Berlin’de yaşayan Amerikalı subay Oscar Martay’in girişimiyle, "özgür dünyanın vitrini" olmak üzere düzenlendi. Bir yazarın deyimiyle "Marshall Planı’nın ihtişamlı yüzüydü", hem Berlin’deki savaş sonrası kültürel hayatı canlandırmak için Müttefik Kuvvetler’in el attığı bir girişimdi, hem de Hollywood’un Almanya’daki varlığını, piyasasını büyütmenin yoluydu. 1951’in haziranında ilk kez düzenlenen festivalin açılış filmi Rebecca’ydı (1940). Böylelikle II. Dünya Savaşı’nda müttefiklere açıktan destek veren yönetmen Alfred Hitchcock onurlandırılıyordu. Festivalin onur konuğu ise Joan Fontaine’di.

Ezcümle, Berlin Film Festivali’ni başlatan jeopolitik bir hamleydi. Nitekim jeopolitika, festival tarihi boyunca etkili olacaktı. Festivalin ilk direktörü sinema tarihçisi Alfred Bauer’di. Kendisi 1976’ya kadar görevde kaldı, 2020’de ise bir zamanlar Nazi olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine pek çok akademik yazı yazıldı, festival açıklamalar yayımladı. Festivalin ikinci yılında Orson Welles’in Othello’su programdan çıkarıldı, gerekçe olarak yönetmenin "Alman düşmanı ifadeleri" gösterildi. 1970’te George Stevens’ın başkanlık ettiği jüri, Michael Verhoeven’ın filmi o.k.’in "Amerikan karşıtlığıyla" ilgili tartışmaların ardından görevi bıraktı. ABD’nin Vietnam Savaşı’ndaki zulmünü anlatan filme hiçbir ödül verilmedi. 1979’da Michael Cimino’nun The Deer Hunter’ı [Avcı] programa eklenince, filmde Vietnamlıların yanlış temsil edildiğini, aşağılandığını gerekçe gösteren bazı sosyalist ülkeler kendi filmlerini geri çekti. Dünyada olup bitenler yalnızca festival seçkisini de etkilemiyordu. Geçen yıl festival yönetimi Ukrayna’ya net bir destek açıkladıktan sonra Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski açılış töreninde konuşmuştu.

Tarihin doğruladığı şey "sanatın her türlüsü politiktir" şiarı değil, bu zaten herkesin malumu. Ancak sanatın üretim, fon bulma ve gösterim biçimleri dünya siyasetine sıkı sıkıya bağlı. Strike Germany de bu bakış açısıyla yola çıkarak sorumluluğu sanatın kendisinden sanatçıya kaydırıyor, sanatçının bir işçi ve politik bir aktör olduğunu, bu aktörlüğünün de emeğine dayandığını hatırlatıyor. Ocak ayında başlatılan kampanya, kamu fonlarının Almanya’nın sanat dünyasına ne denli hakim olduğunun altını çiziyor, bunun sonucunda kültürel alanda Filistin yanlısı seslerin nasıl sansürlendiğini, özellikle de Uluslararası Holokost Anma Birliği’nin [IHRA] resmi açıklamasında İsrail’e yönelik eleştirileri antisemitizmle bir tutmasını hatırlatarak vurguluyor. (Berlin Senatosu, şehirden fon alan herkesin IHRA tanımını kabul etmesini zorunlu kılan bir maddeyi aralıkta duyurmuş, bir sonraki ay ise "yasal kaygılar" nedeniyle vazgeçtiğini açıklamıştı.) Bu yazı yayına girdiğinde Strike Germany kampanyasının iki bine yakın imzacısı bulunuyordu.

Örgütçülerden –anonim kalmak isteyen– birinin bana söylediğine göre, grev "yeni bir model" olarak tasarlanmıştı, soykırım ve baskı karşısında başka türlü mücadeleler sönük kalırdı. Çağrı açıktı, geçimlerini sağlamak için Almanya’nın kamu fonlarına ihtiyaç duymayan uluslararası sanatçılardan destek bekleniyordu. Strike Germany grev kırıcıları ayıplamayı ya da grev hattı kurmayı reddediyor, daha ziyade pek çok direniş taktiğinden biri olmayı, yüksek tutulan bir ahlaki çıta işlevi görmeyi hedefliyordu. Örgütçü, "Berlin Film Festivali’nin başlamasıyla netleşti ki filmlerini geri çekecek kişiler festivalin çeperlerinde yer alanlar olacaktı. Hem içerik hem de üretim araçları açısından açıkça politik filmlere daha çok yer veren Forum Expanded bölümündekiler buna bir örnekti," diye konuştu. "Genel grev dinamiklerinin de burada kristalleştiğini gördük. Maddi gücün yetiyorsa grev yapmalısın gibi bir düşünce var. Oysa nihayetinde maddi gücü zaten yetersiz olanlar, eserlerinin içeriğinden dolayı daha büyük bütçelere ve ekonomilere zaten erişemeyenler grev yapıyor."

Grev belki festivalde yeterince karşılık bulmadı, ama sinema ve sanat işçilerinin birer aktöre dönüşmeleri önündeki krizi açığa çıkardı. Hayatta kalmak için (ister devlet, ister şirketler olsun) kurumlara bağımlıysak, işimizin ne kadarı bize aittir ki? Bu kriz özellikle son yirmi yılda çok derinleşti, müsebbibi de eleştirmen Negar Azimi’nin deyimiyle "politik sanat denen, zafer kazanılmış hissi uyandırsa da fazlasıyla müphem yeni bir sanat formunun yükselişi." İdeolojik mücadeleyi estetikle verebileceğini düşünmek, sanatçılar ve kurumların "Hem pastam dursun hem karnım doysun," demesiyle eşdeğer. İlerlemeyi sağlayacak maddi eylemlere karışmadan davalara destek açıklamak kolay. 1968’de düzenlenen Berlin Film Festivali’nde yaşananlar bunun en iyi örneği. Protestolar o yılki Cannes Film Festivali’ni kesintiye uğratınca endişelenen organizatörler, programa alelacele öğrenci hareketleriyle ilgili "podyum tartışmaları" eklemişti.

[mailerlite_form form_id=11]

Günümüz festivallerinin çalışma tarzı budur işte, tüm politik yatırımlarını "şeffaf diyalog" yalanına yapar, harekete geçmekten kaçınır, adına da "demokrasi" derler. Berlin Film Festivali’ndeki "Tiny House" [Küçük Ev] bu durumun en iyi örneklerinden biriydi. Potzdamer Platz’da yol kenarına, bir Five Guys şubesinin yanına yerleştirilmiş ahşap bir yapıdan bahsediyorum. 17-19 Şubat arasında günde dört saat açıktı, dileyen içine girip – Tiny House projesinin yaratıcısı, İsrail asıllı Alman-Yahudi sanatçı – Shai Hoffman ile Filistinli eğitimci Ahmad Dakhnous’un yönettiği tartışmalara katılabiliyordu. Tiny House’u ziyaret ettiğimde içeride ona yakın kişi sıkış tıkıştı, kamusal alanın bu denli bölündüğü bir dönemde diyalog kurmaya imkân veren samimi alanların öneminden – ve rahatlığından – bahsediyorlardı. Dostane görünen bir ortamda sorular sormak ve fikrini belirtmek bazısı için kuşkusuz rahatlatıcıydı, ama düşünmeden edemedim, amaç neydi? Mahrem konuşmalar bizi besleyebilir, hatta eğitebilir, ama gerçek değişim istiyorsak, güçlüyü muhatap almamız gerekir. Hukuk, sermaye, hakim söylem gibi iktidar alanlarına değinmeden tartışmaya girmek, yalnızca vicdanları rahatlatmaya hizmet eder.

Bağımsız bir küratöre sahip Panorama bölümünün seçkisinde yer alan No Other Land’in [Gidecek Yer Yok] galası ise diyalog ve işbirliğinin neye benzeyebileceğine dair çok daha enerjik bir örnek sundu. Filistinli ve İsrailli sanatçılardan oluşan, gazeteciler Basel Adra ve Yuval Abraham’ın da dahil olduğu bir kolektifin yönettiği film, 2019’dan 2023’e dek çekilmiş görüntülerle İsrail Savunma Güçleri tarafından Batı Şeria’dan zorla sürülen Masafer Yatta halkını gözler önüne seriyordu. Görüntüler apaçık, sert, inkar edilemezdi. Buldozerlerin ve silahlı askerlerinin kıymetsiz görerek tahrip ettiği evleri ve yaşamları izlemek, görüntülerin bugünlerde sosyal medyada gördüklerimize ne kadar benzediğini fark etmek can yakıcıydı. Tabii son birkaç ay bize bir şey öğrettiyse, o da şiddet görüntülerinin değişimi umduğumuz ölçüde tetiklemediğiydi. Daha 1980’de John Berger, Vietnam’daki savaş suçlarını gösteren fotoğrafların izleyiciyi sadece resmettikleriyle değil, "kişisel ahlaki yetersizlikleriyle" ilgili ortaya çıkardıklarıyla da şok ettiğini ileri sürmüştü. Nitekim bunun kefareti de bireysel ve ahlaki dürtülerle oluyor, en iyi ihtimalle yardımseverlikle somutlaşıyordu.

No Other Land’in derdi ise kendini acındırmak ya da seyirciyi şoke etmek değil. Filmin sonlarına doğru dış ses olarak giren Adra’nın söylediği gibi "güçle ilgili bir hikâye" bu. Savaşı bir olay değil yapı olarak ele alan film, birbirinden 30 dakika uzakta yaşayan aynı yaştaki iki adam arasındaki dostluğun zarif, çoğu zaman şiirsel bir portresini çiziyor. Bir apartheid devleti altında bambaşka siyasi özneler olmaya mecbur bırakılmış iki dost, İsrail namlularına, bedenlerini önlerine attıkları tanklara karşı ikisi de güçsüz. Film benzersiz bir dehşet karşısında yetersiz hissettirmiyor, şiddetin gücün ele geçirilmesi anlamına geldiğini, adaletin de yalnızca bu gücün geri alınmasıyla sağlanabileceğini hatırlatıyor. Ayakta alkışlanan gala gösteriminde Adra ve Abraham bazı gerçeklerden bahsetmek için sahneye çıktı: Adra ateşkes çağrısı yapmayan Berlin Film Festivali’ni, Gazze’de İsrail’i silahlandırmaya devam eden Alman devletini eleştirdi, Abraham ise ortak yönetmenler olarak sahneye çıksalar da dünyanın gözünde eşit olmadıklarını vurguladı. 24 Şubat’ta En İyi Belgesel Film Ödülü’nü kazandıkları törende tekrarlayacakları bir konuşmaydı bu. Vermek istedikleri mesaj da Almanya Kültür Bakanı Claudia Roth yalnızca Abraham’ı alkışladığını açıklayan bir bildiri yayımlayınca trajikomik bir şekilde pekişti.

"Ödül seçimleri ile sistemin idari yüzünün resmi söylemi arasındaki ikiliğe şahit olmak ilginçti," diyor röportaj yaptığım Strike Germany örgütçüsü. "Hem içeriden hem de dışarıdan gelen çabalar, çelişkileri üretken bir şekilde artırıyor." Gerçekten de bu yılki festival henüz bitmeden çatlaklar ortaya çıkmaya başladı: Grevle başlayan süreç, zincirleme protestoları, failliği kurumdan geri alma girişimlerini tetikledi. Festival çalışanlarının bir kısmı mektup yayımlayarak yönetimden Gazze’de ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulunmasını talep etti. Geçmişte Forum Expanded programındaki filmlere yer veren SAVVY Contemporary ve genellikle European Film Market’ta [Avrupa Film Marketi – EFM] yer alan Filistin Film Enstitüsü festivale katılmadı, bağımsız programlar düzenledi. Bu programlar kapsamında Filistinli yönetmen Carol Mansour’un çektiği, Berlin Film Festivali’nin reddettiği Aida Returns de gösterildi. Bir noktada sinema emekçileri ve aktivistler, çeşitli ülkelerin bayraklarıyla birlikte "Lights, Camera, Genocide" [Işık, Kamera, Soykırım] yazısını içeren siyah bir bez açarak EFM’yi kesintiye uğrattı. Abraham ve Adra, Mati Diop (Dahomey) ya da Ben Russell ve Guillaume Cailleou (Direct Action) gibi politik açıdan keskin, sömürgecilik karşıtı mesajlara sahip filmleriyle ödüllendirilen yönetmenler Filistin’le dayanışma içinde olduklarını belirten açıklamalar yaptı. Buna karşılık Berlin Film Festivali İcra Direktörü Mariëtte Rissenbeek’ten sıradışı bir tepki geldi. Ona göre kazananların "daha farklı açıklamalar" yapmaları "daha uygun" olurdu.

Başka hiçbir anlamı olmasa bile, kurum ile sanatçılar arasındaki anlaşmaların yıpranmaya başladığının işaretiydi bu. Reddetme olasılığı baş göstermişti bir kere.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Devika Girish’in Film Comment’te yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.