Duygularımızı kaybettik, yeniden satın alıyoruz

Duygularımızı kaybettik, yeniden satın alıyoruz
duygularimizi-kaybettik

En son ne zaman bir duyguyu dibine kadar hissettiniz, biriyle paylaştınız? Veya en son ne zaman hakkıyla empati yapabildiğinizi düşündünüz? Duyguların ifade edilmesi gitgide geri plana itiliyor. İş dünyasında “duygularını gösterme, profesyonel ol, güçlü görün” anlayışının yaygınlaşması, romantik ilişkilerde yıllardır süregelen “kaçan kovalanır, hislerini belli etme” taktiklerinin kabullenilmesi derken, duygular ya bastırılıyor ya da hızla tüketiliyor.

Sosyal medyanın algoritmik akışı da hepimizi sürekli en iyi, en komik, en eğlenceli ve en güçlü yanlarımızı paylaşmaya teşvik ediyor, durmadan başkalarının özenle düzenlenmiş, kusursuz hayatlarına tanık oluyoruz. Eskiden uzun uzun yazdığımız mesajların yerini alan emoji'ler, gif'ler, sticker'lar hissetmek yerine hissedermiş gibi yapmak, anlamak yerine geçiştirmek için en fazla kullandığımız araçlar haline geldi.

Meselenin daha şaşırtıcı yanı da bazılarının romantik mesajlarını bile yapay zekaya yazdırdığını, hatta çoğu zaman bu mesajlara yine yapay zeka tarafından yanıt verildiğine şahit olmak. Yapay zekayla yazdırdığınız romantik bir mesajı sevgilinize gönderiyorsunuz. Onun size kendi duygularıyla cevap verdiğini sanıyorsunuz, ama o da yapay zekaya "bu mesaja uygun romantik bir cevap yaz" diye komut verip size geri dönüyor. Bir anlamda, farkında olmadan kişiselleştirilmiş dil modellerimizin birbirleriyle flört etmesini sağlıyoruz. İnsanlar değil algoritmalar hissetmeye kalkışıyor, biz de bunları kendi duygularımız sanıyoruz.

Bunların hepsi kimilerine zararsız görünse de bizi giderek “aleksitimik" bireyler haline getiriyor. Aleksitimi (Alexithymia) Yunanca “a” (olmayan) + “lexis” (kelime) + “thymos” (duygu) kelimelerinden türemiş, "bireyin kendi duygularını anlayamaması ve ifade edememesi" anlamına geliyor. Yani bir tür “duygu körlüğü” diyebiliriz. Aleksitimik bireyler, kendi duygularını tanımakta ve ifade etmekte zorlanıyor, duygularının yerine mantık ve rasyonaliteyi önplana çıkarıyor, empati yapamıyor ve sosyal ilişkilerinde mesafeli olabiliyor. Yani hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını fark etmek konusunda sınıfta kalabiliyorlar.

[mailerlite_form form_id=10]

Modern toplumsal koşullarda elbette daha az hissediyor ve duygularımızı daha az ifade ediyoruz. İş dünyası, sosyal medya, fazlasıyla bireyselleşen yaşam tarzımız ve dijitalleşme bizi "duygusal açıdan nötr" bir hale getirmek için elinden geleni ardına koymuyor, duygusal boşluklar da hepimiz için kaçınılmaz hale geliyor. Bu esnada "Nasıl daha iyi hissedersin?" sorusuna yanıt olarak pazarlanan “well-being” endüstrisi devreye giriyor. Her sabah "Bugün nasıl hissediyorsun?" diye soran uygulamalar satın almamız, sabahları mesela meditasyon yapmamız, duygularımızı takip etmek için özel bir uygulama kullanmamız, iyi hissetmek için önerilen kimi rutinleri derhal kişisel hayatımıza entegre etmemiz söyleniyor. Kaybettiğimiz duygularımızı yeniden hissedebilmek için başkalarıyla etkileşim kurmak yerine yapay zeka destekli "iyi hissetme koçları" kullanabileceğimiz, duygularımızı yaşamak yerine onları "denetlemek" ve "iyileştirmek" üzerine kurulmuş bir dijital sisteme hapsediliyoruz.

Bu iyi hissetme araçları, bize kusursuz hayatlar yaşadığı iddia edilen influencer'lar tarafından pazarlanıyor. Sabah gözlerini açtıkları anda "üretken ve dengeli" bir güne başladıklarını gösteren videolar paylaşıyorlar mesala. Önce yatağını toplayıp bir tik atıyor, sonra yüzünü yıkıyor, evi temizliyor, spor yapıyor, meditasyon yapıyor, hepsini uygulamada işaretleyerek iyi hissettiğini söylüyor. Bu rutinler, hayatın ancak tamamen kontrol altında tutulduğunda iyi hissedilebileceği fikrini dayatıyor.

Oysa gerçek duygular, spontane, karmaşık ve kontrol edilemezdir. Duygular, tek başına bir uygulamaya tik atarak başarılan görevler değil, başkalarıyla yaşanarak anlam kazanan deneyimlerdir. Ama modern dünya bize sürekli iyi hissetmeyi nihai bir hedef gibi sunuyor, her şeyi birer performansa dönüştürüyor. Peki, gerçekten iyi hissetmek bu kadar mekanik bir süreç mi? Ya da sürekli iyi hissetmek zorunda mıyız?

Mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin salgılattığını bildiğimiz bir çikolatayı yutmadan ne kadar uzun süre ağzınızda tutabilirsiniz? İlk ısırıkta gelen keyif, bir süre sonra azalır, ardından tadı değişmeye başlar, sonunda çikolata giderek acılaşır, dayanılmaz bir hale gelir. Sürekli iyi hissetme çabası da tam olarak böyle bir illüzyondur. Duygular sürekli aynı yoğunlukta kalamaz. Hep mutlu olmayı beklemek, doğal bir döngüyü reddetmektir. İnsan psikolojisi yalnızca mutluluk üzerine kurulu değildir; üzülmek, hayal kırıklığı yaşamak, öfkelenmek, huzur bulmak, özlem duymak ve heyecanlanmak gibi farklı duyguların tamamı bizi biz yapar.

Tüm duygularımızı fark ederek yaşadığımızda, tekrar empati yaptığımızda ve gerçek insani etkileşimler kurduğumuzda duygularımızı yeniden hissedebiliriz. Çünkü gerçekten iyi hissetmenin yolu, sadece mutlu olmaktan değil tüm duygularımızı kabullenmekten ve paylaşmaktan geçer.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.