Eksiğin peşinden gidebilmek

Eksiğin peşinden gidebilmek
eksik-pesinden-gidebilmek

Bütün ülkenin haletiruhiyesinin aynı yere demirlendiği günden beri belki de en sık dilimizden dökülen ifade olarak “acı” sahici bir değerlendirmeyi hak ediyor. Anlamı kendinden menkul, içine sızan duygulanımların haddini ve hesabını tutmanın oldukça zor olduğu bir bağlamda acıyı ifade etmenin yeni yollarını arıyoruz. “Ne acı” dediğimiz birçok şeyden geriye, günbegün anlamından feragat eden yeni bağlamlar kalıyor. Acının ve öfkenin deyim yerindeyse yorulduğu bu ülkede, gelip geçen çoğu şey sıklıkla düzleşme eğiliminde.

Turgut Uyar, “Sulfata’ya” adlı şiirinde acısını “sessiz bir güneş batmasına” benzetirken, günbatımını da “eksik ve kötü bir güneş batması” olarak nitelendiriyor. Bir başka deyişle, acı hem sessiz hem de kötü bir güneş batması olarak tanımlanıyor. Güneş batmasının “eksik”, eksiğin de “kötü” diye betimlenmesi fazlasıyla analitik bir muhtevadan söz edebilmeyi sağlıyor.

Acının içine sızan “eksikliğe” göndermelerle bezeli bu şiirde, eksiğin sulfatayla (kinin sülfatı, tuzu) giderilmek istenmesi mevcut koşullarımıza dair pek çok deseni bulmayı mümkün hale getiriyor. Bu dizelerin açtığı kavramsal izlekte yol almak, ülkenin son çeyrek yüzyılına baktığımızda gördüğüm, yaşamlarımızın merkezinde bulunan, belki de içi doldurulamayan bir yapı olarak eksiğin güçlendirici bir varsayım olarak nasıl yorumlanabileceğinden söz edeceğim.

[mailerlite_form form_id=10]

Kavramsal bir izlek olarak “eksik”

Freud sonrası psikanalistlerin de araştırmalarında “psişik bir yapı” olarak tanımladığı “eksik”, özellike Lacan’ın üzerinde çokça durduğu bir kavram. İnsanın en küçük yapı birimi olarak bebeğin bir tür eksik’le dünyaya geldiği kabul ediliyor. Bebeğin ilk ötekisi olan annesinin gözlerinde doldurmaya çabaladığı bir düzlem alanı olarak tanımlanan bu eksik, gelişimsel içeriği de yansıtması bakımından güçlü temeller üzerinde yükseliyor.

Eksiğin bakımvereninin varoluşunda tamamlanamayacağının anlaşıldığı ilk evre olarak ergenlik, pek çok psikolog tarafından bu karşılaşma dolayısıyla “kriz” olarak tanımlanıyor. Genç insanlar eksiğin doldurulamayacağını, daha doğrusu bu eksiği bakımvereninin dolduramayacağını, yalnız ve yalnızca bu eksikle var olabileceklerini bu dönemde anlıyorlar. Genç insanı, yaşama yeni bir boyut kazandırmanın (anlam inşasının) yolu olarak boşluğu/eksiği doldurma fantezilerini seçmesiyle dalgalanmaya başlayan bu süreç, insanlaşma sürecinin fazlasıyla etkileyici bir dönemi bana kalırsa.

Eksik, epistemolojik olarak öteki’ne yaslanmayı gerektiren bir koşulda inşa edilir. Ötekinin mevcudiyeti, ihtiyacın ve arzunun varlığına dair eksiğin de ortadan kaldırılabileceği ümidini beraberinde taşır. Ne var ki, ötekinin -bir başka deyişle- muhatabın olmadığı bir diyalogda, eksik kendi kendini tamamlama eğiliminde olacağından (karşılıksızlık gereği) monoloğa dönüşecektir. Muhatabı olmayan bu monologda eksiğin doldurulamaması nihayetinde ızdırabı getirecek, hayal kırıklığı da dayanılmaz olacaktır.

Tıpkı genç insanın eksiğinin tamamlanamayacağını anladığı ergenlik evresinde olduğu gibi, uzun zamandır eksiklerimizin bir türlü dolmadığı bir ülke gerçekliğinde yaşıyoruz. Eksiğin doldurlamayacağını anladıktan sonraki ilk itiraz bayrağı olarak muştulanan Gezi’nin üzerinden 12 sene geçti. Bu süre zarfında acılarımıza su katılan bu coğrafyada payımıza “eksik ve kötü” günbatımları düştü. Ülkenin türlü eksikler ve boşluklar ülkesi olduğunu düşündüğümüzde, temelde acının öteki’den yoksun halde yaşandığını hatırlamak da yerinde olacaktır.

Devlet evvelden beri yokluğuyla ünlü değil mi?

Son çeyrek asrını soluduğumuz ülkenin yaşattığı ızdırabın ve dayanılmaz düzeydeki hayal kırıklıklarının, koca bir boşluk halinden ve boşluğun tamamlanamayışından beslendiği aşikar. Mevcut iktidar, kitlelerdeki eksik ve doyurulmamış arzuların (refah, güvenceli yaşam, ekonomik istikrar, toplumsal dayanışma vb.) sorumluluğunu muhatap (yani öteki) olmaktan kaçınarak besliyor. Ötekisi olmayan kitleler de yüzleşme ve hesap sorma pratiğini deneyimleyemedikleri için bireysel varoluşlarına (kendilerine) dönerek, içinde oldukları yapısal krizin faturasını genelde kendilerine kesme eğiliminde oluyor. Acı ve öfke gerçek muhatabını yitiriyor, varoluşsal bir sancı olarak deneyimleniyor (bunu yukarda sözünü ettiğim monoloğa benzetmek mümkün).

Muhatabı olmayan öznenin içe dönme ve acıdan beslenme dinamiği, insanın gelişim evresindeki diyaloğa da aşina görünüyor. Yaşama henüz gözlerini açmış bebeğin, ilk ötekisi olan bakımvereniyle karşılaşmasının yarattığı eksikliğin yaşam boyu doldurulamaması bireyin yaşamla kurduğu ilişkinin kaderini belirleyici bir etkiye sahip. Kendisini annesinin bakışında gören bebeğin, annesinin de bir varoluşu olduğunu deneyimlemesinin yarattığı hayal kırıklığı yaşam boyu bir “tamamlanma” arayışıyla perçinleniyor. Yani eksik yoksa arayış da yok, arayışın olmadığı bir yaşam deseninde varoluşun dayanak bulduğu zeminin bir parça statik olması kaçınılmaz bu yüzden. Eksik varsa, arzu var; eksik yoksa, talep de yok.

Peki, yurttaşların taleplerini karşılamayan bir iktidar kitlelere ne anlatır? Dahası karşılanmamış beklentiler ve ihtiyaçlar nasıl bir enerji üretir? Bu enerjinin yarattığı atmosferde kitlelerin ruhsallığı kimler tarafından karşılanır? Peşi sıra gömlek değiştirir gibi gündem değiştiren ülkemizde, devletin evvelden beri yokluğuyla belirmesi tesadüf müdür?

Nerede bu devlet?” sorusuna vereceğimiz cevabın “işte burada” olduğu noktada, itirazın yer değiştirmesi kaçınılmaz. Faili meçhullerde, kadın-çocuk-işçi kayıplarında, yangınlarda, depremlerde, yani devletin müdahil olması gerektiğini düşündüğümüz hallerde, devlet bu yok haliyle vatandaşlarına esaslı bir hikaye anlatıyor: Eksiğin kim tarafından doldurulduğu, talebin kimler tarafından yükseltildiği veya bizatihi bastırıldığı devlet mekanizması tarafından belirlendiği gibi, kitlelere de örgütlenme zemininin bu eksik üzerinde yükselerek olabileceğini muştuluyor.

[mailerlite_form form_id=11]

Eksik bize ne anlatıyor?

Kapitalist paradigmanın Avrupa menşeli sacayaklarında kendini “eksiksiz” var etme deneyimi, yurttaşlarının ruhsallığında benmerkezci bir yapılanma yaratıyor. Her şeyin kusursuz olduğu, sorumluların hesap verdiği, düzenin ve istikrarın egemen olduğu, kısacası eksiğin olmadığı bu zemin yeterince parlak görünse de talep yükseltme olanağını bertaraf edici bir olasılıkta varlık gösteriyor. Bu kusursuz gibi görünen günbatımlarının gerisinde, pasifize edilmiş bir acı ve öfke örgütlenmesi hakim.

Türkiye ve benzer sosyoekonomik koşullara sahip ülkelerin kaostan beslenmesi ve eksiğin bir türlü doldurulamaması, devrimci dinamizmi de içerisinde taşıma ümidi bakımından özgün bana kalırsa. Bu sebeplerden ötürü ülkenin bir eksiklikler kanyonunda yüzmesi, diyalektik anlamda olumsuz bir sonuç gibi görünse de pozitif bir olasılığı umut verici bir biçimde yansıtıyor (talebin eksiğin varlığında yol alabildiğinden bahsetmiştik). Yani ülke atmosferinin tamamına sirayet eden eksiğin özünde yaratıcı ihtimaller gizli. Faşizmin, eksiğin bağrında yükseldiğini ve aynı eksiğin varlığında karşılık bularak bertaraf edilebileceğini söylemek de mümkün. Kısacası eksik, itiraz potansiyelini içinde barındırdığı için devingen bir öze sahip. Eksik varsa, itiraz kaçınılmaz.

Eksiğin yarattığı acının ve travmaların sıklıkla vurgulanması, “normalleşmeme” çağrılarının el yükseltmesi ve “unutma” özgürlüğünün yüceltilmesi bu belirlemeyi geri dönülmez biçimde koşulluyor. Oysa acı toplumsal kurgudan besleniyorsa elbette politiktir. Eksiğin eksik yokmuş gibi gösterilmesi itirazın da paketlenmesi anlamına geliyor. Toplumsal kurgunun değişmediği bir enerjide, ilaç sektörünün acıyı susturma girişimleri giderek daha fazla gerçekçi görünmeye başlıyor.

Acının ve öfkenin her türden sulfatayla paketlenmesi politiktir. Öfke, toplumsal tahribatla örgütlendiği bir zeminde, ancak kolektif bir ayağa kalkışla sahici şekilde düzenlenebilir. Eksiğin yarattığı öfke politiktir. Muhataplarla yüzleşmenin engellenmesi politiktir. Politik tahribat ancak ve ancak eksiğin kolektif inşasının yüreklendirilmesi yoluyla bertaraf edilebilir. Eksiğinin peşine düşen bir toplum gerçeği, yitirdiğimiz renkleri yeniden görmemizi sağlayabilir.

“Eksik ve kötü gemilerin geçici olarak gitmesini” sağlayan tüm sulfatalardan özgürleşmelere, eksiğinin peşinden uyuşmadan gidebilenlere…

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.