Empatinin silahlaştırılması: İnsancıllık nasıl markalaştırıldı?

Empatinin silahlaştırılması: İnsancıllık nasıl markalaştırıldı?
bill-melinda-gates-empati

Krizlerin zaman çizelgelerini istila ettiği ve trajedilerin anında metalaştırıldığı çağımızda, empati bizi adalete ulaştıracak bir köprü değil sosyal etki, markalaşma ve daha fazla tüketim için bir araç, hatta bir para birimi haline gelmiştir. Genelde “empati ekonomisi” olarak adlandırılan bu olgu, başkalarının acılarıyla duygusal bağ kurmanın tıklama, satın alma ve siyasi sermaye sağlama için nasıl yeniden kullanıldığını ortaya koyar. Bir zamanlar acıyı hafifletmeye yönelik ahlaki bir dürtü olan şey, artık karmaşık bir kâr elde etme stratejileri ağına gömülmüş durumdadır. Bu piyasada keder estetize edilir, yardım dışarıdan temin edilir ve “hissetmek” çoğu zaman eylemin kendisinden daha fazla ödüllendirilen performatif bir jest haline gelir. Sara Ahmed'in belirttiği gibi, “Duygular bir şeyler yapar,” özellikle de değerleri dolaşıma sokmak, sistemleri meşrulaştırmak veya eşitsizlik yapılarını sürdürmek için harekete geçirildiğinde.

Bu, merhametin doğası gereği yozlaşmış olduğu anlamına gelmez, daha ziyade kurumsallaşmış biçimlerinin iktidarla giderek daha fazla iç içe geçtiği anlamına gelir. Empati, dönüştürücü özelliğinden arındırılarak şirketler, hükümetler ve medya eliyle şekillendirilen ve dağıtılan, yönetilen bir ürüne dönüşmüştür. Başkalarının acıları, markalaştırılacak, satılacak ya da ulusal çıkarlarla uyumlu hale getirilecek kadar iştah açıcı anlatılara dönüştürülmektedir. Slavoj Žižek bu dinamiği kışkırtıcı bir biçimde eleştirerek “hayırseverliğin ekonomik sömürünün yüzünü gizleyen insancıl bir maske” olduğunu savunur. "Vermek" ya da “önemsemek” eylemi çoğu zaman çözüm olmaktan ziyade statükoyu koruyan bir performans olarak işlev görür ve insan emeğini sömüren düzenin anlamlı bir reformdan kaçınırken "hayırsever" görünmesine olanak tanır.

Empati ekonomisi gösteri yoluyla işler. Açlıktan ölen çocukların, savaştan zarar gören mültecilerin ya da felaketlerden etkilenen kasabaların görüntüleri içgüdüsel tepkiler uyandırır, ancak bunlar genellikle sistemik bir değişim talep etmeksizin bağış -ya da tüketici eylemi- için yeterli rahatsızlığı ortaya çıkaracak şekilde düzenlenir. Böyle duygusal eylemler izleyicilere ahlaki bir kurtuluş, markalara da prestij sağlar. Susan Sontag'ın Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında uyardığı gibi, görüntüler aracılığıyla acıya tekrar tekrar maruz kalmak vicdanı uyandırmak yerine uyuşturabilir. Bu çarpık manzarada empati artık adalete giden bir yol değil satılan bir üründür.

İnsancıllıkta tarihsel değişim

İnsani yardımın kökenleri, insan acısını dindirmeye yönelik ahlaki ve çoğunlukla dini bir zorunluluğa dayanmaktadır; yardım etmek, ihtiyaç duyanlara karşı yerine getirilmesi gereken etik bir sorumluluk olarak görülmüştür. Uluslararası Kızıl Haç Komitesi'nin 1863'te kurulması veya Milletler Cemiyeti'nin 1920'lerdeki mülteci çalışmaları gibi ilk insani yardım çabaları, tarafsızlık ilkesiyle hareket etmiştir; amaç, siyasi müdahaleden uzak bir şekilde yardım sağlamaktır. Bu müdahaleler genellikle karmaşık ve kusurludur, ancak sömürgeci veya misyoner dünya görüşleriyle iç içe geçmiş olsa da büyük ölçüde samimi bir yardım etme anlayışıyla karakterize olmuşlardır. Ancak zaman içinde bu anlayış, görünürlük, halkla ilişkiler ve jeopolitik stratejiler tarafından yönlendirilen daha performatif bir dürtü tarafından gölgelenmeye başlamıştır.

Yirminci yüzyılın sonuna doğru önemli bir dönüşüm yaşanır, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra insani yardım kurumsallaşır ve profesyonelleşir. Birleşmiş Milletler'in kurulması ve sivil toplum kuruluşlarının çoğalması, insani müdahalelerin artık sadece merhamet eylemleri değil, aynı zamanda bir tür "yumuşak güç" aracı olduğu genişleyen bir yardım endüstrisi yaratır. Hükümetler, siyasi çıkarlarını geliştirirken ahlaki otoriteyi yansıtmanın bir aracı olarak insani yardımın stratejik faydasını fark etmeye başlarlar. Arundhati Roy'un da belirttiği üzere sivil toplum kuruluşları “yeni dünya düzeninin misyonerleri haline gelerek” mücadelenin depolitize edilmesine ve acıların neoliberal ideolojilerle uyumlu bir şekilde sunulmasına yardımcı olur. Bu bağlamda, "yardım eden" kahraman olur ve yardımın görüntüsü çoğu zaman sonuçlarından daha önemli hale gelir.

Günümüzde insani yardım, azami medya etkisi için dikkatle sahnelenen bir gösteridir. Yardım kampanyaları viral olacak şekilde tasarlanır, yardım çabaları da markalaştırılır. Kriz müdahalesi genellikle kamu imajına ve bağışçı çekiciliğine bağlıdır. Vurgu, sistemik değişimden duygusal rezonansa -temel nedenlerin ele alınmasından algıların yönetilmesine- kaymıştır. Bir zamanlar etik bir hesaplaşma çağrısı olan acı, artık pazarlama mantığının süzgecinden geçmektedir: bağlamından koparılmış, estetize edilmiş ve tüketilmiştir. Geriye içi boşaltılmış bir insancıllık biçimi kalmıştır: yardıma işaret eden ama onu dönüştürücü kılmak için gerekli olan yapısal eleştiriye direnen bir insancıllık.

Ahlak yoluyla pazarlama

Çağdaş pazarda ahlak satar. Markalar kendilerini insani değerlerle -merhamet, adalet, kapsayıcılık- uyumlu hale getirmenin sadece rekabet avantajı değil aynı zamanda ahlaki bir kalkan da sağladığını keşfetmişlerdir. Genellikle “neden pazarlaması” olarak adlandırılan bu strateji, şirketlerin işlerini her zamanki gibi sürdürürken etik bir imaj çizmelerine olanak tanır. TOMS'un satın alınan her bir çift ayakkabı için bir çift ayakkabı bağışlamayı vaat eden “One for One” kampanyası ya da Starbucks'ın mültecileri işe alma girişimi gibi kampanyalar, tüketicilerin yaşam tarzlarına uyacaak kurumsal bir vicdan örneği olarak sterilize edilmiş bir iyilik yapma anlatısı sunar. Naomi Klein'ın No Logo'da yazdığı gibi, “Markalar ürünün ötesine geçip ideoloji alanına ulaştıklarında, artık ürün değil fikir, hatta ahlaki çerçeve satarlar.” Ancak bu iyilikseverlik imajının ardında genellikle karmaşık bir sömürü ve saptırma sistemi yatmaktadır.

Pazarlama ahlakına doğru bu kayma, kapitalizm ve duygulanım arasında daha derin bir iç içe geçmeyi temsil eder. Mark Fisher, “kapitalizmin tüm direniş biçimlerini yutabildiğini ve metalaştırabildiğini”, eleştiriyi bile içeriğe dönüştürdüğünü ileri sürer. Bir zamanlar politik bir eylem olarak hayal edilen etik tüketim, artık kişisel erdem olarak önceden paketlenmiş haldedir. Tüketici sistemik adaletsizliği sorgulamaya değil, satın aldıklarıyla ilgili daha iyi hissetmeye davet edilir. Başkalarının çektiği acılar bir tasarım öğesine, bir kampanya sloganına, sınırlı sayıda üretilen bir ürüne dönüştürülür. Bu anlatılar aracılığıyla markalar empatiyi bir iş modeline çevirir, küresel krizleri kendilerini insanileştirme fırsatı olarak araçsallaştırırken dikkatleri eşitsizliğin sürdürülmesindeki rollerinden uzaklaştırırlar. Bu kaygı sahnesinde, özen göstermenin estetiği hesap verebilirlik ihtiyacını gölgede bırakır.

Sonuç, ahlakın lüks bir aksesuara dönüştüğü, sadece zevkin değil ahlaki üstünlüğün de göstergesi olduğu bir manzaradır. Sosyal bilince sahip bir ürün satın almak, imaj takıntılı bir kültürde erdemli bir kimlik oluşturmanın, iyilik yapmanın bir yolu haline gelmektedir. bell hooks'un uyardığı gibi, “Farklılığın metalaştırılması, temelde sömürgecilik karşıtı olan varoluş alışkanlıklarının fark edilmesini zorlaştıran tüketim paradigmalarını teşvik eder.” Buradaki tehlike sadece empatinin bir pazarlama aracına dönüşmesi değil, aynı zamanda ahlaki bağlılığın marka sadakatine indirgenmesidir. Bu sistemde sorun asla sistemin kendisi değildir, sorun sadece ilgilenmek için doğru logoyu seçme meselesidir.

[mailerlite_form form_id=10]

İnsani yardım temsilcileri olarak hükümetler

Hükümetler uzun zamandır insani yardım söylemlerinin kamuoyu algısını şekillendirme, askeri eylemleri meşrulaştırma ve ulusal kimliği pekiştirme gücünün farkındadır. Devletler kendilerini küresel kurtarıcılar olarak konumlandırarak, jeopolitik amaçlarını gizleyen ahlaki bir kurgu yaratırlar. Ortadoğu'da “özgürleştirme” bayrağı altında yapılan müdahalelerden merhamet eylemleri olarak çerçevelenen seçici sığınma politikalarına kadar, devletler insancıllık dilini bir anlatı kalkanı olarak kullanmaktadır. Michel Foucault'nun bize hatırlattığı gibi, iktidar yalnızca baskı yoluyla değil bilgi ve söylem üretimi yoluyla da işler. Hükümetler, kendilerini hayırsever aktörler olarak senaryolaştırarak, karmaşık küresel krizleri basitleştirilmiş iyi niyet ve kahramanca müdahale hikayelerine dönüştürürken, ele aldıklarını iddia ettikleri koşulların yaratılması ya da daha da kötüleştirilmesindeki rollerini gizlerler.

Bu hikaye anlatımı en çok mülteci ve göç anlatılarının silah haline getirilmesinde görülmektedir. Hükümetler, askerileştirilmiş sınırları, seçici yardımları ya da insani olmayan dış politika kararlarını meşrulaştırmak için sıklıkla yerinden edilmiş çocukların ya da savaş mağdurlarının duygusal görüntülerini dolaşıma sokar. Acı çekmenin görüntüsü dikkatlice düzenlenir: bazı bedenler görünür, yas tutulabilir ve kurtarılmaya değer kılınırken, diğerleri tehdit edici veya gözden çıkarılabilir hale getirilir. Judith Butler'ın “yas tutulabilir hayat” kavramı bu bağlamda öğreticidir, devletin stratejik çıkarlarına bağlı olarak yalnızca belirli hayatlar empati ve korumaya değer olarak çerçevelenir. Böylelikle insancıllık, hem iç kamuoyunu hem de uluslararası meşruiyeti yönetmeye hizmet eden bir yardım aracı değil kontrol aracı haline gelir.

Bu retorik aygıt acımasız bir paradoksu mümkün kılmaktadır: hükümetler sistematik olarak yapısal sorumluluktan kaçınırken ahlaki üstünlük sergilemektedir. Yerinden edilme, yoksulluk ve savaş, küresel eşitsizliklerin, silah ticareti politikalarının ya da güçlü devletlerin derinden suç ortağı olduğu çıkarcı ekonomik sistemlerin sonuçları olarak değil yönetilmesi gereken sapmalar olarak ele alınmaktadır. Makul bir inkar edilebilirliği sürdürmek için insani yardım görevlerini dışarıdan temin eden devlet aktörleri, STK’ları misyonerleri olarak kullanır. Yardım diplomasiye, sığınma markalaşmaya ve dayanışma seçiciliğe dönüşür. İnsani hikaye anlatıcısı olarak devlet, adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışmaz, adaletsizlik üzerinden hikaye anlatmaya çalışır, dışlama ve stratejik amnezi yoluyla yönetirken özenli bir imaj çizer.

Acının estetize edilmesi

Dijital çağda, acı sadece görünür değil aynı zamanda stilize hale gelmiştir; acıyı tüketilebilir kılan filtreler, film müzikleri ve sinematografik çerçeveleme yoluyla işlenmiştir. Acının estetize edilmesi, onu siyasi ağırlığından arındırarak duygusal bir metaya dönüştürmektedir. Savaş, kıtlık ya da yerinden edilme görüntüleri kitlesel dolaşıma sokulmak üzere paketlenmekte, çoğu zaman etkileyici bir müzik ya da doğru ölçüde kalp kırıklığı yaratmak üzere tasarlanmış duygu yüklü bir anlatım eşliğinde sunulmaktadır. Susan Sontag’ın uyardığı üzere, bu tür temsiller tehlikeli bir paradoksa yol açabilir: “Görüntü, yalnızca bakmak için bir davet olabilir. Anlamadan, bağlamdan yoksun bir şekilde ve müdahale etme hakkı olmadan bakmak için.” Acının görüntüsü, eylem ya da yapısal değişim talebinden ziyade pasif bir deneyim -gördüğümüz, paylaştığımız ve unuttuğumuz bir şey- haline gelir.

Bu süreç, özellikle insani yardım reklamlarında, STK kampanyalarında ve sosyal medya aktivizminde yaygındır. “Acı çeken öteki”nin ikonografisi -bir deri bir kemik kalmış bedenler, ağlayan çocuklar, felakete maruz kalmış coğrafyalar- bağış veya tıklama istemek için tekrar tekrar kullanılmakta, ancak çoğu zaman resmedilen bireyleri acıma nesnelerine dönüştürmektedir. Bunu yaparken, bu temsiller güçlendirilmiş izleyici ile güçsüzleştirilmiş özne arasındaki hiyerarşileri pekiştirir. Teju Cole'un "The White Savior Industrial Complex" adlı makalesinde eleştirel bir şekilde gözlemlediği gibi, bu görsel empati ekonomisi sıklıkla “yardım edenin” duygularını ve eylemlerini merkeze alırken, yardım edilenlerin eylemliliklerini ve seslerini marjinalleştirir. Sonuç, ahlaki angajmanın estetik tüketimle ikame edildiği bir tür duygusal röntgenciliktir, duygulanırız ama nadiren değişiriz.

Dahası, travmanın stilize edilmesi bir kopukluk, hatta yorgunluk hissini besleyebilir. İzleyiciler olarak defalarca küratörlü acılara maruz kalırız ve bu tekrarlama vicdanı keskinleştirmek yerine uyuşturma riski taşır. Acı ne kadar hoş, sindirilebilir terimlerle çerçevelenirse, rahatsızlık duymadan tüketmek o kadar kolay hale gelir. John Berger'in yazdığı gibi, “Ölüleri ve ölmekte olanları ne kadar sık görürsek, onları o kadar az görürüz.” Böylece acının estetize edilmesi yalnızca politik aciliyetini nötralize etmekle kalmaz, aynı zamanda onu sürekli kaydıran bir dünya için arka plan gürültüsüne dönüştürür. Bu sistemde empati derinleşmek yerine körelir ve başkalarının acıları, adalet çağrısından arındırılmış, uzak bir estetiğe dönüşür.

Empati bir performansa dönüştüğünde

Kişisel erdemin giderek daha fazla kamusal görünürlükle ölçüldüğü bir dünyada, empati bir bağlantı eylemi olmaktan çıkıp bir kimlik performansı haline gelmiştir. “Önemsiyor” görünmek -hashtag'ler, vaatler veya küratörlü öfke yoluyla- genellikle önemsemenin kendisinden daha fazla sosyal değere sahiptir. Ahlaki duruşun estetize edildiği, beğeni ve onay ile ödüllendirildiği platformlarda empati dışsallaştırılır, sahnelenir ve paraya dönüştürülür. Erving Goffman'ın deyimiyle, bireylerin (ve kurumların) izleyicilerinin beklentilerine göre şekillenen roller üstlendiği bir "sahne önü oyunu" haline gelir. Bu bağlamda empati performansı derinlik ya da anlayış gerektirmez; görsellik gerektirir — doğru kelimeler, doğru görüntüler ve en önemlisi doğru izleyici.

Bu olgu bireylerle sınırlı kalmayıp ünlülerin, fenomenlerin, hatta şirketlerin küresel acılarla dayanışmalarını ifade etme biçimlerine de yerleşmiş durumdadır. Derin bir ahlaki angajman olması gereken şey, medya uzmanı Illana Gershon'un “medya ideolojisi” olarak adlandırdığı, mesajın özünden ziyade platformun dönüştürücü gücüne duyulan inançla düzleştirilmektedir. “Yanınızdayız...” veya “ Kalbimiz ve dualarımız...” gibi ifadeler genellikle duygusal yer tutucular olarak işlev görür: hesap verebilirlik veya değişim talep etmeden vicdanı rahatlatan jestlerdir. Hannah Arendt'in dikkat çektiği üzere, duygusallık ahlaki sorumluluğun yerine geçebilir. Bu yeni duygusal ekonomide empati, ezilenlerle dayanışmadan ziyade gözlemciye sunduğu ahlaki değerle ilgilidir.

Daha da vahimi, empati performansı çoğu zaman gerçek adalet işinin yerini almaktadır. Vurgu önemsiyor görünmeye yapıldığında, acıyı yapısal olarak üreten sistemleri ortadan kaldırmaya daha az önem verilir. Öteki giderek bir aynaya, kişinin kendi egosunun bir yansıma yüzeyine indirgenir. Empati böylece narsisistik bir egzersiz, adaletsizliğe meydan okumak yerine kişinin kendi iyiliğini onaylamasının bir yolu haline gelir. Bu performans, iyi niyetli veya duygusal olarak samimi olsa da, nihayetinde yapısal eleştiri yerine sembolik eylemleri tercih eder. Böyle bir ortamda sessizlik ahlaksızca görünebilir, ancak yüksek sesle, alenen ve güzelce konuşmak bir tür günah çıkarma, kendi içinde bir amaç haline gelir. Bu süreçte empati dönüştürücü gücünü yitirerek, özenle inşa edilmiş benliklerin dünyasında bir kimlik göstergesine indirgenir.

[mailerlite_form form_id=11]

Yardım illüzyonu

Metalaştırılmış empatinin temelinde çok önemli bir aldatmaca yatmaktadır: etik olarak hissetmenin, bağış yapmanın veya satın almanın yeterli olduğu yanılsaması. STK'lar, şirketler, medya ve devletlerin iç içe geçmişliğini tanımlamak için kullanılan bir terim olan "insani yardım-endüstriyel kompleksi", acıların sistemik reformlar yerine sembolik jestlerle hafifletilebileceği inancını sürdürmektedir. Tüketicilerden “geri vermelerini” isteyen kampanyalar genellikle adaletsizliği kasıtlı politikaların, tarihsel sömürünün veya yapısal şiddetin sonucu olarak değil talihsiz bir kaza olarak çerçeveler. Frederick Jameson'ın bir zamanlar belirttiği gibi, “Dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten çok daha kolaydır.” Başka bir deyişle, eşitsizliği üreten makro yapılara dokunulmazken, krizlere mikro müdahalelerle yanıt vermek üzere eğitiliriz.

Bu el çabukluğu adaleti hayırseverliğe, aktivizmi de tüketime dönüştürmektedir. Empati ekonomisi yoksulluğun, yerinden edilmenin veya çevresel çöküşün nedenlerini ele almak yerine, statükoya hizmet eden parçalı, iyi hissettiren çözümleri teşvik eder. Yeniden kullanılabilir su şişeleri, adil-ticaret çikolataları ve markalı aktivizm ürünlerinin hepsi etik yatıştırıcılar olarak işlev görür, iktidara meydan okumadan ahlaki kaygıyı yatıştırır. Siyaset teorisyeni Lauren Berlant'ın Zalim İyimserlik’te gözlemlediği gibi, bu küçük jestlere olan bağlılığımız çoğu zaman değiştirmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz sistemlerle yüzleşmemizi engeller. Tüketim kültürü içindeki bireysel eylemlerin köklü yapısal sorunları çözebileceği fantezisine tutunuruz —kurumların, hükümetlerin ve kurumsal aktörlerin rahatlıkla paçayı kurtarmasını sağlayan bir fantezi.

Bu arada, sistemik şiddetten en çok etkilenenlere bu anlatılarda nadiren temsiliyet verilir. “Yardım edilenler” yalnızca yardım edenin ahlaki üstünlüğünü teyit etmek için görünür kılınır ve mücadeleleri genellikle ayrıcalıklıların iyi niyetiyle çözülebilir olarak çerçevelenir. Bu da dikkatleri radikal yeniden dağıtım, dekolonizasyon ya da baskıcı sistemlerin ortadan kaldırılması ihtiyacından uzaklaştırır. Audre Lorde'nin meşhur sözünde olduğu gibi, “Ustanın aletleri asla ustanın evini yıkmayacaktır.” Ancak yardım illüzyonu aksinde ısrar eder —doğru ürünler, platformlar ya da politikalar aracılığıyla empati yapıldığında bunun yeterli olduğunu düşünür. Bunu yaparak sadece halkı yatıştırmakla kalmaz, aynı zamanda adaletsizlik yapılarının rahatça bozulmadan kalmasını sağlar.

Kapatırken…

Empatinin metalaştırılmasından kurtulmak için yardımı bir performans veya marka duruşu olarak değil, hesap verebilirlik, yapısal farkındalık ve karşılıklı sorumluluğa dayanan radikal bir siyasi etik olarak yeniden hayal etmeliyiz. Bu değişim, geçici duygusal tepkilerin ötesine geçerek acı üreten koşullarla sürekli bir ilişki kurmamızı gerektirir. Joan Tronto'nun Moral Boundaries adlı kitabında tanımladığı gibi, yardım “içinde mümkün olduğunca iyi yaşayabilmemiz için ‘dünyamızı’ korumak, devam ettirmek ve onarmak amacıyla yaptığımız her şeyi içeren bir faaliyet türüdür.” Bu yardım anlayışı duygusal değildir; zahmetlidir, yerleşiktir ve son derece politiktir. Gösterişe direnir ve bunun yerine yakınlıkta, katılımda ve gücün yeniden dağıtılmasında ısrar eder.

Radikal bir yardım etiği, yardım edeni merkeze alan ve yardım edileni susturan depolitize insancıllığa meydan okur. Sistemik şiddetten en çok etkilenenler adına konuşmak yerine onları dinlemeyi talep eder. bell hooks'un da belirttiği gibi, "Dayanışma destekle aynı şey değildir. Dayanışmayı deneyimlemek için, özgürleşme konusunda bir çıkarlar, ortak inançlar ve hedefler topluluğuna sahip olmalıyız." Bu, küresel krizleri izole trajediler olarak değil, çıkar ekonomilerinin, sömürgeci mirasların ve sosyal hiyerarşilerin birbirine bağlı semptomları olarak yeniden çerçevelendirmek anlamına gelir. Bu aynı zamanda, bağımlılığı ve tahakkümü pekiştiren tepeden inme çözümler dayatmak yerine, kaynakların ve karar alma gücünün tarihsel olarak ötekileştirilenlere yeniden dağıtılması anlamına gelmektedir.

En önemlisi, radikal bir yardım etiği sabır ve rahatsızlık gerektirir. Ne viral bir kampanyanın duygusal tatminini sunar ne de bir bağış makbuzunun temiz ve net ahlaki çözümünü. Bunun yerine, kendi suç ortaklığımızla yüzleşmemizi, kurtarıcı olma arzularımızı sorgulamamızı ve asla görünürlük ya da ödül getirmeyecek dayanışma biçimlerine katılmamızı talep eder. María Puig de la Bellacasa’nın yazdığı gibi, “Yardım, huzursuz edici bir meseledir.” İşte bu huzursuzlukta onun dönüştürücü potansiyeli yatar —empatinin tüketilmediği, aksine hayata geçirildiği, estetikleştirilmediği, bedende karşılık bulduğu bir dünya yaratma olasılığı. Böyle bir özen ne gösterişli ne de kârlıdır, ancak adaletin gerçek anlamda gerektirdiği şey belki de tam olarak budur.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.