Erdoğan, Filistin’in dostu değil
Gazze’deki kıyım sürerken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’i "terör devleti" olarak adlandırmaktan tutun Netanyahu’nun savaş suçlusu olarak yargılanmasını talep etmeye dek keskin sözleriyle diğer dünya liderlerinden ayrılıyor. Ortadoğu’nun en büyük ülkelerinden Türkiye’nin İsrail’den uzaklaşması Filistinliler için önemli olabilirdi. Üstelik Erdoğan ilk kez bu kadar sert konuşmuyordu.
2010’da Gazze’ye yardım götüren bir gemide sekiz Türk vatandaşının öldürülmesini Erdoğan devlet terörü olarak nitelendirmiş, İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmiş, İsrail’in Uluslararası Ceza Divanı tarafından yargılanması çağrısında bulunmuştu. Bu sert çıkışlara rağmen iki ülke arasındaki ticaret hız kazandı. Birkaç yıl içinde her şey güllük gülistanlık oldu, İsrail ve Türkiye el ele Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arayışına çıktı.
Erdoğan tipik bir demagog. Müesses nizama meydan okurmuş gibi görünen sözler sarf ederken kendi statükosunu korumanın peşinde. Onun İsrail’e yönelik eleştirileri şiddetin arttığı dönemlere denk geliyor. Halkın tepkisi diner dinmez de ilişkilerine kaldığı yerden devam ediyor.
Gergin bir dostluk
Türkiye ile İsrail arasındaki gerginlik, İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği 1948’e dayanıyor. Ülkedeki Filistin destekçiliğinin yaygınlığı ve siyonizme karşı duran devletler ve gruplarla ilişkileri geliştirme isteği Türkiye’nin sıklıkla İsrail aleyhinde açıklamalar yapmasıyla sonuçlanıyordu. Bu söylemlere rağmen, Batı ülkelerinin bölgedeki etkisi İsrail ile Türkiye arasında yakın bir ortaklığın gelişmesini sağlamıştı.
Birleşmiş Milletler’in 1947’de kararlaştırdığı Filistin Paylaşım Planı’nı başlangıçta reddeden Türkiye, 1949’da, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında İsrail’in bağımsızlığını tanıyan ilk devlet oldu. Soğuk Savaş yıllarında Batı’nın yanında saf tutan Türkiye, NATO’ya katıldı. 1967’deki Altı Gün Savaşı boyunca İsrail’i kınasa da nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında İsrail’le diplomatik bağlarını kesmeyen tek devlet yine Türkiye’ydi. Ortadoğu’daki pek çok devlet ilişkilerini kesip İsraillilerin ülkeye girişini yasaklasa da Türkiye-İsrail arasındaki ticaret ve turizm gelişmeyi sürdürdü. Tabii bölgesel ve ulusal eleştirilerin önünü kesmek için Türkiye bu ilişkileri çoğunlukla gizli tuttu.
[mailerlite_form form_id=11]
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Ortadoğu’daki Batı etkisi arttı, Türkiye ile İsrail arasındaki gizli kapaklı ilişkiler ayyuka çıktı. Aralarındaki silah ticareti genişleyen iki devlet, 1990’larda ortak askeri tatbikatlar düzenledi.
Erdoğan’ın liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002’deki seçimleri kazandığında ve Erdoğan ertesi yıl başbakan olduğunda işler değişecek gibi görünüyordu. AKP, Türkiye’nin yerleşik seküler yapısına meydan okurken İslami politikalara yönelmenin İsrail’e karşı daha büyük itirazlarla sonuçlanacağına inananlar vardı.
Oysa Amerika’daki muhafazakarların savunduklarını iddia ettikleri Hıristiyanlığın temel ilkelerine ihanet etmeleri gibi, Erdoğan’ın İslam’ı siyasete taşıma iddiası da bu açıdan pek bir şey değiştirmedi. Kendisi başlangıçta İsrail Başbakanı Ariel Şaron’la görüşmeyi reddetti. İsrail’in İkinci İntifada’ya verdiği yanıtı “devlet terörü” olarak adlandırdı, Filistinlilerin durumunu İspanyol Engizisyonu sırasındaki Yahudilere benzetti. Fakat bu söylemlere rağmen İsrail’le askeri mühimmat alışverişi ve ortak askeri tatbikatlar durmadı. Beş yıl süren İkinci İntifada boyunca Türkiye’nin İsrail’e ihracatı iki kattan fazla arttı. İkinci İntifada biter bitmez de Erdoğan, bir grup işadamıyla birlikte Başbakan Şaron’u ziyaret etti.
İkiyüzlü diplomasi
Erdoğan İsrail’le ilişkileri geliştirirken Suriye’yle kopan bağlarını da onarıyordu. Bir zamanlar düşman geçinen Türkiye ve Suriye, 2004’te bir serbest ticaret anlaşması imzaladı. Erdoğan’ın umudu İsrail’le yakınlaşmasının, birbirine rakip olan İsrail ile Suriye arasında Türkiye’yi arabulucu konumuna getirmesi, Ortadoğu’da lider olarak konumlandırmasıydı.
İsrail 2006’da Lübnan’ı işgal edip 2008 ve 2009’da Gazze’yi kuşatma altına aldığında bu umutlar da sona erdi. İsrail’le kurulan sıkı fıkı ilişkiler bir kez daha sert söylemler eşliğinde rafa kaldırıldı. Erdoğan’ı en çok rahatsız eden ise ölüm ve yıkım değil Türkiye’nin sarsılan diplomatik imajıydı. Olayın ardından, bu saldırının Türkiye'ye ve Suriye ile İsrail arasındaki barış girişimlerine yönelik bir saygısızlık olduğunu belirtmişti. Buna rağmen Türkiye ve İsrail arasındaki ticari ilişkiler, hiçbir şey olmamışçasına gelişti.
Değişim ihtimali taşıyan bir yıl vardıysa, o da 2010’du. Mayıs ayında insani yardım taşıyan altı sivil gemiden oluşan Gazze Özgürlük Filosu, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmaya çalıştı. Hedeflerine ulaşamadan İsrail donanması gemilere saldırdı, on kişiyi öldürdü. Ölenlerden sekizi Türk vatandaşı, biri Türk asıllı Amerikalıydı.
Erdoğan çok öfkelenmiş, Gazze’ye insani yardım götüren gemilerde katliam yapan İsrail’in her türlü lanetlenmeyi hak ettiğini söylemişti. İsrail’in cezasız kalmaması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Türkiye tarihte ilk kez İsrail büyükelçilerini sınırdışı etti, İsrail’i karşılık vermeye mecbur bıraktı.
Türkiye diğer Ortadoğu ülkeleriyle el ele vererek İsrail’i yalnız bırakabilirmiş gibi görünüyordu. Ancak filoya yapılan saldırıyı takip eden yılda İsrail’in Türkiye’ye ihracatı yüzde 50 oranında arttı. Erdoğan’ın söylemi sertleştikçe, iki ülke arasındaki ticari ilişkiler de güçlendi. Erdoğan 2013’te siyonizmi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak nitelendirdi. O yıl, o zamana kadarki ikili ticaret zirve noktasındaydı. Bu açıklamadan bir ay sonra İsrail ve Türkiye ilişkilerini normalleştirme sürecini başlattı. Başbakan Binyamin Netanyahu, filodaki Türk vatandaşlarının ölümünden dolayı özür diledi. Ardından diplomatik ilişkiler de gelişmeyi sürdürdü.
2016’da etkilenen ailelerin zararını tazmin etmek ve ilişkileri onarmak için bir anlaşmaya varıldı. Filistin için zafer sayılabilecek bu anlaşma, aynı zamanda Türkiye’nin Gazze ve Batı Şeria’ya insani yardım ve altyapı yatırımı yapmasına da olanak sağladı. Ancak bu, Türkiye ve İsrail arasındaki milyarlarca dolarlık ticaretin yanında solda sıfır kalıyordu. 2016’da Türkiye, İsrail’in en çok ihracat yaptığı dokuzuncu ülkeydi.
Anlaşmazlıklar devam etti. 2018’de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İsrail’in Uluslararası Ceza Divanı’nda yargılanması gerektiğini savundu, Erdoğan ise İstanbul’da Filistin’e destek mitingleri düzenledi. Ancak bu mitinglerin hiçbir şeyi değiştirmediğini Muharrem İnce bile fark ediyordu: "İsrail mallarını boykot edecek misin? Hayır. Anlaşmaları iptal edecek misin? Hayır."
İlerleyen yıllarda Türkiye ABD’yi büyükelçiliğini Kudüs’e aldığı için kınadı, İsrail de Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyini işgal etmekle suçladı. Bu iki ülke, bir türlü ayrılamayan çiftler gibi sürekli didişirken karşılıklı bağımlılıklarını da artırdı. Türkiye, İsrail’in ithalatının üçte birini oluşturan çelik gibi hammaddeler için kaynak haline geldi. Erdoğan siyonizmi kınarken, İsrail’in silahları ve yerleşim yerleri için kritik malzemeyi Türkiye sağlıyordu.
[mailerlite_form form_id=10]
Askeri ortaklık 2008’de resmen sonlandırıldıysa da Türkiye İsrail’in askeri ihracatından faydalanmayı sürdürdü. 2020’de Türkiye’nin müttefiki Azerbaycan, Ermenilerin çoğunlukta olduğu Dağlık Karabağ’ın etnik temizliği için askeri operasyonlara başladı. Erdoğan İsrail’i Ortadoğu’daki istikrarı bozmakla suçluyor, bir yandan da İsrail’in Ermenilerin katledilmesinde kullanılacak silahların sevkiyatını yapmak üzere Türk hava sahasını kullanmasına müsaade ediyordu.
2022’de adeta hafıza kaybı baş gösterdi. Erdoğan, siyonizmi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak damgalayan, İsrail'in Uluslararası Ceza Divanı’nda yargılanmasını savunan geçmiş açıklamalarını unutmuş görünüyordu. Eylül 2022’de İsrailli ve Türk liderler on dört yılın ardından ilk kez bir araya gelerek istihbarat paylaşımı da dahil olmak üzere savunma işbirliklerini tekrar canlandırdılar. Bu yakınlaşmanın nedenleri tartışmaya açıksa da muhtemel tetikleyici unsurlardan biri Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgazdan faydalanmaya duyulan ortak ilgiydi. Belli ki Erdoğan için mali çıkarlar, ilkelerden önde geliyordu.
İşler ne kadar değişirse değişsin…
Erdoğan'ın İsrail politikası değişmedi. Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısının ardından Erdoğan'ın ilk tepkisi İsrail'i orantılı davranması konusunda uyarmak değil Hamas liderlerini Türkiye'den kovmaya çalışmak oldu. İsrail'in Gazze’yi kuşatmasına karşı tepkiler yükseldiğinde Erdoğan bir kez daha İsrail'i kınayarak terörist bir devlet olarak damgaladı, savaş suçlarının soruşturulması çağrısında bulundu. Bu durum hem İsrail hem de Türkiye'nin büyükelçilerini geri çağırmasıyla sonuçlandı.
Gazze'deki kriz İsrail’le uzlaşmayı durdurmuşsa da ekonomik ilişkiler sona ermedi. Ticaret devam ediyor, üstelik bu sefer Erdoğan bundan kişisel olarak da faydalanıyor gibi görünüyor. [Gazeteci Metin Cihan tarafından] yakın zamanda yayımlanan bir araştırmaya göre İsrail'e sevkiyat yapan gemilerin sahibi Erdoğan'ın oğlu Burak Erdoğan. Eski başbakan Binali Yıldırım'ın oğlu gibi AKP'ye yakın diğer isimlerin de bu ticaretten faydalandığı ortaya çıktı.
Medyaya yansıyanların aksine, Türkiye-İsrail ilişkileri tam olarak bitmiş değil. France 24'ün bir manşetinde durum şöyle ifade ediliyordu: "Erdoğan'ın konuşması nedeniyle Türkiye-İsrail ilişkileri paramparça". Al Jazeera'nın manşeti ise şöyleydi: "Gazze’deki savaş, çalkantılı İsrail-Türkiye ilişkilerini 'derin dondurucuya' itti".
Tarih bize gösteriyor ki Erdoğan'ın statükoyu değiştirmeye niyeti yok. Resmi diplomatik ilişkiler inişli çıkışlı olsa da iki ülke arasındaki ticaret artmaya devam ediyor. Erdoğan Filistin'in sadık bir savunucusu olmak yerine, siyonist işgalin devamı için gerekli malzemeleri sağlayarak İsrail'in refahına katkıda bulunuyor. Bu yüzden de tıpkı daha önce olduğu gibi, İsrail'in Gazze'ye yönelik bombardımanı sona erdiğinde, Türkiye’nin ilişkileri düzeltme çabalarına yeniden başlaması kimseyi şaşırtmasın.
*Bu yazı, Can Koçak tarafından Aidan Simardone’nin Jacobin’de yayımlanan yazısından çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()