Erdoğan nereye koşuyor?

Erdoğan nereye koşuyor?
Saraçhane, 24 Mart 2025. Fotoğraf: Erdem Şahin, EPA Images.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, Türkiye’de geniş ölçekli protestolara yol açtı. Bu kitle gösterileri, esasen, çok kutuplu ve çok kimlikli Türkiye toplumunun seküler, cumhuriyetçi ve milliyetçi profilini yansıtıyor. Türkiye, Erdoğan’ın yaklaşık 25 yıllık iktidarında bu içerikte üç kitle dalgasına sahne oldu. Birincisi, 2007 Cumhuriyet Mitingleri, ikincisi 2013 Gezi Direnişi, üçüncüsü de içinde bulunduğumuz süreç. Bunlar, cumhuriyetin kurucu doktriniyle uyumlu, imparatorluk mirasının sembol ve kurumlarına mesafeli, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, bilhassa Erdoğan alerjisiyle karakterize olmuş kitle hareketleridir.

2007’de Cumhuriyet Mitingleri’yle başlayan ilk kitlesel dalga, iktidara henüz yerleşememiş Erdoğan cephesine karşı Kemalist bloğun erken dönem ideolojik bir reaksiyonuydu. Cumhuriyetin kurucu doktrini (ve onun askeri elitte ifadesini bulan egemenlik aygıtları) hâlâ yürürlükteydi. Dolayısıyla Erdoğan bu reaksiyona karşı uysal olmak, savunmada kalmak, öncelikle uluslararası ilişkilerde meşruiyet elde etmek zorundaydı. Cumhuriyet Mitingleri, 1923’ten bu yana kendini devletin ve sistemin sahibi olarak görmüş Kemalist-Laik kimliğin İslamcı-Osmanlıcı olarak algıladığı Erdoğan kimliğine karşı açık bir hoşgörüsüzlüğü olmaktan ileri gidemedi ve kısa sürede sönümlendi.

2013’e geldiğimizde Türkiye’de çok şey değişmişti. Erdoğan’ın yaygın ve derin toplumsal temelleri açığa çıkmış, bu arada iktidarını sürdürebilme potansiyeli görülmüştü. Erdoğan, paralel devlet biçiminde örgütlenmiş olan Gülen Cemaati’yle yaptığı işbirliği sayesinde Kemalist Ordu’nun iradesini kırmış, iç politikada monarşik ve teokratik mirasın değer yargılarını canlandırmayı başarmıştı. Bununla birlikte NATO ve AB ile ilişkilerde karşılıklı hoşnutsuzluklar ve belirsizlikler söz konusuydu. Üstelik Gülen Cemaati’yle ittifak dağılmak üzereydi. Bu koşullarda ortaya çıkan Gezi Direnişi, Erdoğan cephesi tarafından uluslararası bağlantılara sahip radikal bir tehdit olarak algılandı ve sert bir şekilde bastırıldı. Gezi Direnişi, Tayyip Erdoğan’ın totaliter ve muhafazakar dayatmalarına karşı gençliğin sürüklediği ama burjuvazinin de desteklediği orta sınıf-seküler bir toplumsal hareketti. Birden çok toplumdan oluşan Türkiye’nin modern yüzünü yansıtmaktaydı. Erdoğan iktidarı, bu toplumsal muhalefeti otokratik bir rejime doğru yol almanın bahanesi olarak kullandı ve kendi kitle tabanını konsolide etmek amacıyla kriminal bir heyulaya dönüştürdü. Sonraki birkaç yıl içinde Gülen Cemaati’ni de tasfiye ederek Putinleşme yolunda elini güçlendirdi.

Bugün yaşamakta olduğumuz üçüncü protesto dalgası, pek çok bakımdan bir dönüm noktasına denk düşüyor. Bu defa, kitle hareketi, ana muhalefet partisi CHP’yi sokaklarda aktif savunmaya sürükleyecek kadar etkili görünüyor. Sokak hareketi, CHP’yi geleneksel sınırlarını aşmaya, farklı muhalif kimlikleri kapsamaya zorluyor. İmamoğlu, bu toplumsal muhalefetin karizmasını parlattığı, adeta partiler-üstü bir ulusal figüre dönüşmüş durumda. Tayyip Erdoğan da benzer süreçlerden geçmişti: Önce İstanbul Belediye Başkanı olmuş, sonra tutuklanmış, seçimlere girmesi yasaklanmış, derken siyaset sahnesinin ana aktörü haline gelmişti.

Halihazırda devam eden protestolar, Gezi Direnişi’yle benzer motivasyonlara sahip olmakla birlikte Erdoğan’ın İmamoğlu’na karşı kaybedebileceği umudundan besleniyor ve daha kalıcı dinamikler sergiliyor. Muhalefet, son seçimlerde kazanmış olduğu yerel yönetimlerin rüzgarını da arkasına alarak geniş paydalı bir kitle hareketiyle buluşma şansı yakalamış durumda. Ancak Cumhuriyet’in kurucu doktrini ve devletin resmi ideolojisiyle şekillenmiş CHP’nin bu olanağı değerlendirip değerlendiremeyeceği henüz belli değil. Bir yandan zamanın ruhu ve sokakta yükselen kitle hareketi, Türkiye toplumunun katı kimliklerini çözülmeye ve daha çoğulcu, daha demokratik bir politik-kültürel eksende yapılanmaya zorluyor. Diğer yandan CHP’nin hizip mücadeleleriyle yoğrulmuş bürokratik ve statükocu mirası, onu AKP-Erdoğan cephesinin manipülasyonları karşısında zayıf bırakıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Erdoğan’ın toplumsal tabanı daralıyor, meşruiyeti de sarsılmış durumda. Zaten muhalefete yönelik “darbe” niteliğindeki operasyonların nedenlerinden biri bu. Öte yandan Arap sermayesiyle şeffaf olmayan ilişkiler başta olmak üzere çeşitli finansal ve lojistik sebeplerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ihtiyaç duyduğunu, İstanbul’un yerel yönetimini acilen (o ya da bu şekilde) ele geçirmek istediğini de unutmamak gerekir.

Siyasal gözlemciler, Erdoğan’ın tam da Öcalan’la görüşmelerin yeniden başladığı ve Kürt sorunuyla ilgili olumlu beklentilerin oluştuğu bir konjonktürde muhalefete saldırmasına (bir çelişki olarak) yeterince dikkat çektiler. Gözden kaçan olgu, aynı süreçte, Gezi Dosyası’nın tekrar açılmış olmasıdır. Bu dava, Erdoğan iktidarının elinde, tıpkı 1930’ların Sovyet Rusyası’nda veya 1940’ların McCarthyci Amerikası’nda olduğu gibi, muhalefeti yargı terörüyle ezen sihirli bir sopa işlevi görüyor. Kemalist askeri ve sivil elit, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla tasfiye edildikten sonra, bu sopa Gülen’in elinden Erdoğan’ın eline geçti. Erdoğan cephesi, finali 15 Temmuz Darbesi olan birkaç perdelik kanlı bir ritüelle söz konusu yargı sopasını bu defa Fethullah Gülen örgütüne karşı kullandı. Gezi Direnişi’nden itibaren her türlü aykırı sese karşı, hatta tanımlanamayan “risk faktörlerine karşı” bu enstrüman devrede tutuluyor. Osman Kavala, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen, skandal bir şekilde, halen Gezi Davası’ndan tutuklu bulunuyor.

Dosyanın yeniden güncellenmesi, Erdoğan iktidarının geniş çaplı bir kriminalizasyon ve tutuklama furyasına, İmamoğlu operasyonundan da önce karar verdiği anlamına geliyor. Öcalan’la görüşmelerin de aynı zaman dilimine isabet etmesi bir çelişki değil. Çünkü bu diyalog girişimi (başarılı olması halinde nesnel olarak yaratacağı her türlü kayda değer sonuçtan bağımsız olarak), Kürt meselesinde Türk devletinin yaşadığı zihinsel bir dönüşüme yaslanmıyor. Erdoğan iktidarı, (aralarında Ermeni Soykırımı ve Alevi Meselesi’nin de bulunduğu) bu türden yapısal sorunları birkaç defa sömürüp dejenere etmesine rağmen Türk devletinin tarihsel bakış açısını ilkesel olarak terk edebilecek kapasiteye ulaşamadı.

Nitekim bu kez Ortadoğu’da (bilhassa Suriye nedeniyle) ortaya çıkan yeni fırsatlara konsantre olmuş durumda. Ortadoğu’da etkili bir NATO gücü olarak öncelikle sınır güvenliğini güvenceye alacak şekilde PKK ile ilişkilerini yeniden yapılandırmak, bu arada bölgede İsrail’le birlikte kalıcı bir nüfuz alanı oluşturmak istiyor. Erdoğan cephesi, uluslararası değişimlerin Türk devleti lehine yeni imkanlar sunduğunu görüyor ve devletin jeopolitik avantajlarını kendi hanedanlığını güçlendirme fırsatına çevirmeye çalışıyor. Ortadoğu’da adeta Soğuk Savaş dönemindekine benzer bir konumlanma içindedir ve İran’a yönelik muhtemel operasyonlarda ABD ve İsrail’in çıkarlarını korumaya gönüllüdür. Bununla birlikte olası bir Rusya-Ukrayna ateşkesi sonrasında bölgede bazı ev ödevleri almaya da hazırdır. Aynı şekilde Avrupa’yla ilişkiler, göçmen politikaları nedeniyle bir müddet daha sürdürülebilir bir pazarlığa müsaittir. Kaldı ki, Avrupa’nın muhtemel askeri konsorsiyumlar için tarih boyunca Batının ucuz insan gücü ihtiyacını tatmin etmiş Türk ordusundan beklentileri vardır.

Erdoğan, iç politikada yeni bir sindirme ve tasfiye operasyonuna girişirken rol modeli Putin’dir ama asıl olarak ABD’nin ve Avrupa’nın ona açtığına inandığı bu kredilere güveniyor. İçeride beklenmedik bir kitle muhalefetiyle karşılaşması, onu otokratik yöneliminden saptırmayacaktır, ta ki toplumsal muhalefet onu tamamen durdurmaya muktedir oluncaya dek veya çılgınca bir hamleyle kendisi trajik bir çöküş yoluna girinceye dek. Bu protesto dalgasını atlattıktan sonra patolojik bir hırsla siyasal operasyonlarını devasa boyutlarda finansal operasyonlarla (döviz ve borsa oyunları, kamulaştırmalar dahil) birleştirecektir.

Muhalif partilerin kazandığı belediyelere el koymak, bazı bankaların ve büyük holdinglerin varlıklarını bloke etmek, CHP yöneticilerini ve üyelerini tutuklamak, protesto gösterilerine katılan kişilere yönelik cadı avı başlatmak, zaten cılız durumdaki muhalif medya organlarını tasfiye etmek, Erdoğan iktidarının ajandasında mevcuttur. Bu süreçte gerekirse sıkıyönetim ilan etmekten kaçınmayacaktır ve sokak inisiyatifini dengelemek amacıyla kendi kitle gücünü seferber etme kozunu yedekte tutacaktır. Ama eşzamanlı olarak örneğin Selahattin Demirtaş davası gibi konularda kafa karıştırıcı, ezber bozucu, yeni ittifaklara kapı aralayan veya karşısındaki cephenin ittifakını bozan hamleler yapması da şaşırtıcı olmaz. Bu türden çapraz hareketlerle sürdürülebilir bir kriz sirkülasyonu imal etmek, onun tarz-ı siyasetidir ve bu açıdan İttihat ve Terakki zihniyetine oldukça yakındır.

2007’deki birinci dalgada Erdoğan taze, mağdur ve yıpranmamış bir politik aktördü, çevreden merkeze doğru yürüyordu ve henüz bir “bilinmeyen” idi. Kemalist sistemin tepeden inmeci, kibirli, bürokratik, silahlı kurumlarına karşı sadece kitle tabanı ve Cumhuriyet’in baskıcı tarihinden getirdiği siyasi meşruiyeti vardı. 2013’teki ikinci dalgada kitle tabanının yanı sıra artık politik kurumsallaşması da mevcuttu, karşı kutbun mevzilerini ele geçirmişti ve merkezdeydi. Şimdi 2025’teki üçüncü dalgada, yolculuğun başındakinin tam tersi yerde bulunuyor: Bütün devlet mekanizmasını ele geçirmiş ama kitle desteğini önemli ölçüde yitirmiş durumda. Üstelik devlet mekanizmasını hasımlarına karşı daha sert ve ilkesizce kullanıyor. Olağan koşullar altında seçim kazanma ihtimalini ilk defa açıkça riskli görüyor. İktidarını seçimle (aynı anlama gelmek üzere halk desteğiyle) koruyacağı şartları tekrar oluşturamazsa ancak ve sadece devlet zoruyla ayakta kalabilir. Peki, mevcut dünya ve Türkiye koşullarında bunu ne kadar sürdürebilir?

Geride bıraktığımız yıllarda kendisine Saddam veya Kaddafi hatırlatması yapanlara Erdoğan ateş püskürüyor, bu çağrışımları haklı olarak yakışıksız buluyordu. Eğer daha zarif olacaksa Ortadoğu dışında da -örneğin Latin Amerika’da veya İtalya, İspanya gibi Avrupa ülkelerinde- çıplak diktatörlük tecrübelerinin sonu hatırlatılabilir. Tayyip Erdoğan’a gelinceye kadar Türk devletinin siyaset sınıfı, güçler ayrımını esasen benimseyen, devlet gücünü paylaşmaya açık, generallerle ve burjuvalarla uyumu önemseyen politika geleneğine sadıktı. Tayyip Erdoğan’la birlikte bu zincirin halkaları kopmuştur. Erdoğan burjuvaları gözü kara bir şekilde sindirmeyi ve kendisiyle beraber yakınlarını birer burjuvaya değilse de Karun kadar zengin tiplere dönüştürmeyi başardı. Kemalist generalleri tasfiye etti. Devletin ideolojik aygıtlarını ve üretim araçlarının mülkiyetini kademeli olarak yeniden düzenledi. Parlamentonun ve siyasal partilerin etkisini zayıflattı. Bu arada devlet mekanizmasının ve siyaset sınıfının düzeyini epey gerilere çekti.

Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan şahsında, ilk defa belirli bir ideolojik değer yargısı veya belirgin politik ilkeleri olmayan, herhangi bir rejim veya sistem tercihi bulunmayan, verili imkanları pragmatik şekilde kullanan, kurnaz, oynak ufuklu, tehditleri kişiselleştirmeye ziyadesiyle yatkın, bu açıdan Türk toplum vasatını temsil etme kabiliyeti yüksek bir devlet başkanı gördü. Uluslararası ilişkilerde son derecede temkinli ve makro açıdan uyumlu olabilen bu karakter, çocukluğundan itibaren içselleştirdiği dinsel coşkuları ve milliyetçi mitosları iç politikada patolojik bir ihtirasla servis etmeye devam ediyor. Buraya gelinceye kadar uzlaşma köprülerini yaka yaka yol aldı. Kendisinin ve ailesinin güvenliğini ancak iktidar vasıtasıyla sağlayabileceği devlet operasyonları gerçekleştirdi. Bütün stratejisini ömür boyu iktidarda kalacak şekilde kurdu ve kendine bir “kaçış koridoru” bırakmadı. Bu nedenle iç politikada, dramatik bir çöküşe doğru gitme ihtimaline aldırmadan, daha da sertleşmesi kaçınılmazdır. Açık diktatörlüğe doğru yaptığı bu yolculuk, onu güç zehirlenmesinin son durağına sürükleyebilir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.